Translate

1 Haziran 2013 Cumartesi

Sizin gücünüz Hizbullah’a yetmez!

Gürkan BİÇEN

Kendi yayınlarından başkasına gözlerini, kendi ağabeylerinden başkasına kulaklarını kapamış bir grup insan Fatih Camii’nde toplanıp Lübnan Hizbullah’ına lanet etmişler. Kendilerine “Suriye Halkıyla Dayanışma Platformu” diyen ve okudukları metin içinde “Türkiyeli Müslümanlar” olduklarını söyleyen bu grubun ağzına bakarsanız Hizbullah Suriye’de ümmete ihanet etmiş.  

Her şeyden evvel şunu belirtmek gerekir ki, “Suriye Halkıyla Dayanışma Platformu” imzalı açıklamada başkaca bir ayrıntı yer almadığından bu platformu hangi kurumların oluşturduğunu halkımızın (şayet açıklamanın muhatabı halk ise) anlaması mümkün görünmüyor. Bu haliyle “Suriye Halkıyla Dayanışma Platformu” kendi isimlerini “Ne olur ne olmaz” kaygısıyla açığa vermek istemeyen, yaptıkları işin sorumluluğunu doğrudan yüklenmekten kaçınan bir grup köylü kurnazının icat ettiği bir paravana dönüşüyor.

 Öte yandan, açıklamada yer aldığı haliyle, Türkiye’de ne sivil ne de siyasi düzlemde bir grup olarak kabul edilebilecek “Türkiyeli Müslümanlar”, diye bir şey vardır. Bu gruba göre, yaptıkları açıklamada yer alan hususlara katılmayanlar Türkiye’de yaşasa bile “Türkiyeli Müslüman” olamıyor.  O halde kim bu “Türkiyeli Müslümanlar” Bu isim de, tıpkı “platform” gibi, bir “vurdu-kaçtı” için öne sürülmüş olmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Böyle de olsa, biz bu grubun kimlerden müteşekkil olduğunu, hangi tezgâhın ipi olduğunu biliyoruz. Bu bilgimize istinaden açıkça diyoruz ki, “Sizin gücünüz Hizbullah’a yetmez!”

Hizbullah bir kurgunun değil pratik bir zorunluluğun neticesi olarak varlık sahnesinde vücut bulmuştur. Hizbullah, Veliyyi Fakih’in (O dönemde İmam Humeyni idi) İslam Dünyası’nın azılı düşmanları Amerika ve Siyonizm’e verdiği cevabın mücessem halidir. Bu nedenle Hizbullah İslam’ın ve Müslümanların maslahatını belirleyen tüm kararlarda önceliği Veliyyi Fakih’e bırakır. Türkiye’deki İslamcı eskitmesi çevrelerden farklı olarak belirli bir nihai hedefe sahiptir. Bu hedefe ulaşmak için izlediği uzun ve meşakkatli yolu aydınlatan liderleri hareketin teorisi ile pratiğini kendi hayatlarında bir araya getirmiş şahsiyetlerdir. Öyle ki, Seyyid Abbas Musavi ve İmad Mugniye örneğinde olduğu gibi Hizbullah’ın birçok üst düzey yetkilisi düşman saldırılarında şehit olmuştur. Bunun için sadıkların efendisi Seyyid Hasan Nasrallah, “Her şey Direnişin hizmetindedir; Seyyid Abbas, ulema, yiğitlikler, şecaatler, siyaset, kurum, mal ve propaganda; tamamı Direnişin hizmetindedir. Direniş siyasetin, kurumların, kişilerin ve dünya malının hizmetinde değildir. Direniş Allah’ın kuludur ve zafer peşindedir. Bu yüzdendir ki Lübnan’da Direniş zafere ulaşmıştır.”, demektedir.

Hizbullah’ı, Fatih’teki bürolarında, AKP’nin kendilerine tahsis ettiği tarihi mahallerde, nargile höpürdettikleri çay bahçelerinde anlatageldikleri hikâyelerle tasavvur edenler, onu kendileri gibi rüzgârın önünde savrulan bir yaprak sananlar hamdolsun ki yanılıyorlar. Onların sayıklamalarının aksine Hizbullah engin bir gönlün, derin bir bakışın, sonsuz bir sabrın ve ilahi aşkın mahsulüdür. Bire yüz veren bir başaktır Hizbullah. Nasrallah Hizbullah’ın 2006’daki zaferini açıklarken, “Bu zaferin sebepleri akılla, planlamayla, koordinasyonla, eğitimle, silahla izah edilebilir. Biz dağınık ve düzensiz bir direniş değiliz ki çakılıp kalalım. Biz karman çorman bir direniş değiliz. Takvası, aşkı, irfanı, bilinci ve adaleti olan eğitimli bir direnişiz ve zaferimizin sırrı budur.”, diyordu.

Yine Hizbullah İran İslam Cumhuriyeti’nde mücessem hale gelen Velayet-i Fakih inancına sadık bir harekettir ve Veliyyi Fakih’in basiretinin gölgesindedir. Hizbullah’ın/ Nasrallah’ın sözleri blöf değil, Allah’ın izniyle düşmanın yüzleşeceği hakikattir. Sizlerin sırtınızı dayadığınız pragmatist politikacıların Obama’ya iman etmelerinin hilafına Nasrallah Allah’a ve O’nun hükümlerinin icrasına memur olan ve yanında hikmeti ve izzeti bulunduran Fakih’e itibar eder.

Bütün Batı Dünyasını ve işbirlikçilerini arkasına almasına rağmen Siyonistlerin gücü Hizbullah’a yetmedi. 2000 yılında süklüm püklüm terk ettikleri Lübnan’a 2006 yılında bir kez daha girme hayalleri kursaklarında kaldı. Patronunuz Davutoğlu ne 2000’i ne 2006’yı ne 2009’u ne de 2011’i doğru okuyabildi. Oryantalist bakış açısıyla malul bu patron 2013’ü de yanlış okuyor ve sizi de bu yanlışın ardından sürüklüyor.  Dikkat edin! Bush’un gücü Hizbullah’a yetmedi. Obama’nın gücü Hizbullah’a yetmedi. Hal böyleyken, gözleri ve kulakları Obama’nın dudaklarına kilitlenmiş patronunuzun Hizbullah’a güç yetirebileceğini mi sanıyorsunuz?

Sizin gücünüz Hizbullah’a yetmez… Boyunuzu aşan laflarla doldurulmuş pankartlarla caminin bahçesini kirletmeden, patronunuz üzerinize “For Sale” etiketi yapıştırmadan ofislerinize dönünüz. Sonra, Namık Kemal’in “Muini zalimin dünyada erbâb-ı denâettir/ Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insafa hizmetten”, dizelerini mırıldanıp patronunuzun Mavi Marmara şehitlerinin üzerine yapıştırdığı “For Sale” etiketini düşününüz.


27 Mayıs 2013 Pazartesi

Nasrallah’ın bahsettiği tekfirciler

Gürkan BİÇEN



Suriye üzerinden Orta Doğu’ya musallat edilen bela Lübnan sınırlarına dayandı ve beklendiği üzere Hizbullah duruma müdahale etme gereği duydu. Doğrusu Nasrallah’ın açıklamalarından birkaç gün evvel Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım Hizbullah’ın bu bela ile baş edebilecek güçte olduğunu ve bunun için İmam Hamanei’nin emrini beklediğini ilan etmişti. Bu bela İslam Dünyası’nda yayılan bir veba, bedeni ele geçiren bir kanser hücresi olan tekfircilerden başkası değil.

Istılahi anlamıyla tekfir bir başkasını İslam dininden çıkmış olarak kabul ve ilan etmektir. Siyasi yüzüyle tekfircilik İmam Ali döneminde baş gösteren Haricilere kadar uzanan bir algı bozukluğudur. Tekfircinin mantığı bir başkasının yanlışlığı üzerinden kendi doğruluğunu ispata dayanır. Yani tekfirci için doğru olmanın/ Müslüman olmanın ölçütü kendisinin sözlerinin sıhhatinden ziyade, bir başkasının kendisiyle aynı şeyi söylememesi sebebiyle dinin dışına çıktığı kanaatinde olmasıdır.  

Müslüman Dünya’nın iki ana akımı Sünni ve Şii ekollerinin birbirlerine yönelik tutumunun da incelendiği uluslararası bir araştırmada Şiileri Müslüman kabul etmeyen Sünnilerin oranı Irak’ta %14, Lübnan’da %21, Tunus’ta %41, Ürdün’de %43, Mısır’da %53, Filistin’de %40 ve Fas’ta %50 olarak gösteriliyordu (Bakınız: The World's Muslims: Unity and Diversity –Pew Research Center). Bu rakamlar Şer Ekseni Amerika ve müttefikleri tarafından Suriye’de oynanan oyuna katılmak için ülkelerini terk eden binlerce Tunuslu, Mısırlı, Ürdünlü ve hatta Filistinli tekfircinin kaynağını göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Türk halkı tekfirci mantığın icraatlarına genel olarak yabancıdır, diyebiliriz. Yaşanan bazı hadiselerin medyatik boyutu dışında bu kişilerin bakış açılarına dair kayda değer bir bilgi kamuoyu ile paylaşılmış değildir. Bu kişilerin Türkiye’deki sıradan halka bakışlarını yansıtması açısından mesleki tecrübemden kaynaklanan iki örneği zikretmeyi gerekli görüyorum. Bunlardan birincisi Türkiye’de yapılanmaya çalışan El Kaide unsurlarından iki hücrenin emniyetin teknik takibine yakalanan telefon görüşmesidir. Bu görüşmede bir hücrenin lideri diğerini arar ve şunları söyler: “Duydum ki, siz çocuğunu okula gönderene kâfir demeyene kâfir demiyormuşsunuz.”

Görüldüğü üzere iki hücre lideri açısından Türkiye’de çocuğunu okula gönderen kişinin kâfir olduğuna dair bir şüphe bulunmuyor. İhtilafa düştükleri husus çocuğunu okula yollayana kâfir demeyenin durumu. Telefonun ucundaki şahıs cevap veriyor: “Olur mu öyle şey! Biz de kafir diyoruz.”

Tekfirci zihniyetin Türk halkına bakış açısı böyle olduğu için, yıllar evvel İstanbul’da yaşanan, onlarca kişinin hayatını kaybettiği bir bombalamanın ardından yakalanan kişilere meselenin hakikatini anlayabilmek için soruyoruz: Bunu niçin yaptınız, yaparken ne düşündünüz, sivilleri düşünmediniz mi?

Aldığımız cevapla irkiliyoruz: Niçin dert ediyorsunuz ki? Şayet onlar (ölenler) kâfir ise onlar için üzülmenize gerek yok. Onlar Müslüman ise Allah onları cennetine koyacaktır.
Yıllar sonra, tekfirci mantık için bundan ötesi olmadığını Katar’ın emir kulu Yusuf Kardavi’nin Suriye’deki âlimlerin, memurların ve sivillerin ayrım yapılmaksızın öldürülmesi gerektiği, masum olanların hakkını Allah’ın alacağı yönündeki kan donduran sözlerini işitince bir kez daha fark ediyorum. Bilinmelidir ki, bu güruh sadece sakal bırakmayı değil,  okul önlerine, ana caddelere koydukları bombalı araçlarla masum çocukları, sivilleri öldürmeyi de dinin rüknü kabul ediyor ve bu cinayetleri işlerken Allah’tan sevap umuyor. Yine bu güruh sakalları sebebiyle kendilerine Müslümanca yaklaşanların ekseriyetini Müslüman olarak görmüyor ve onlara ancak tahammül ettiğini düşünüyor. Kendileri gibi düşünmeyen kişilerin namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor olması onların gözünde bu kişileri Müslüman kılmaya yetmiyor.

Dinin cahili olan bu güruh umulur ki ıslah olur. Lakin görünen o ki, bu güruh dinin hadimi ve hamisi Hizbullah’ı hedefe koymakla Allah’ın takdir ettiğini düşündüğümüz yola, helake kapı aralamış haldedir. Bize düşen ise bu güruhun fasid yüzünü açıklamak ve Hizbullah’ın eliyle tedip edilmeleri için dua etmektir.



12 Mayıs 2013 Pazar

Utanmaz Adam

Gürkan BİÇEN


Bizim kuşak bilir, Oğuz Aral’ın Gırgır’a kazandırdığı, her türlü dalaverenin içinde yer alan, her maceradan sıyrılmasını bilen, herkesle tokalaşıp herkese tezgâh açabilen, her şeye rağmen sempatik görünmeyi beceren, gerektiğinde gözlük takıp tıpkı bir akademisyen gibi kürsüden hitap eden,  siyah saçlı, kısa boylu, kuvvetle muhtemel Konyalı bir tiptir, Utanmaz Adam. Aral’ın “Utanmaz Adam”ı nihai tahlilde, bu maceralar ile verir mesajını bizlere;  kimseye gerçek bir zarar vermeksizin gönlünce dolanır durur mizah âleminde. Oğuz Aral “Utanmaz Adam”ın bir gün ete kemiğe bürünmekle kalmayıp kurnazlıktan şeytanlığa terfi edeceğini ve Türkiye’yi beladan belaya sürükleyeceğini hiç tasavvur etmiş midir? Sanmıyorum…

Son on yıldır Türk dış politikası Utanmaz Adam’ın maceralarını çağrıştırır tezgâhlarda dokunuyor. Güce tapan bir anlayış Müslüman halklara karşı mütekebbir, Batı karşısında ise itaatkâr bir tavırla kendisine gelecek arıyor. Bunun sebebi hakkında bir çıkarımda bulunan İsrael Shamir Türk dış politikasının görünürdeki mimarı Ahmet Davuoğlu’nun “Türklerin yeniden başarmak için yapmaları gereken nedir?”, sorusuna 20 yıl evvel kaleme aldığı bir makalede cevap verdiğini anlatır. Shamir’e göre, Suriye’deki Türk müdahalesinin baş destekçisi Ahmet Davutoğlu, “Eğer ihtiyacımız varsa şeytanla bir anlaşma yapabiliriz ve yapmalıyız.”, diyordu.  Davutoğlu’nun sözlerini ve ruh halini yansıtan Shamir şöyle devam eder: “Onun (Davutoğlu’nun) bakış açısıyla, Yavuz Sultan Selim’in yönetimi altındaki İmparatorlukta uygulanan Sünni İslam sadece doğru inanç değil, müspet sonuçların garantisi olan bir demir yastıktır. Onun yönlendirdiği bir devlet yanlış yapmaz. Böyle bir devlette şeytanca işler bile Her şeye Kadir olan tarafından müspet sonuçlara çevrilecektir. Bu sebeple, İmparatorluk 600 yıl yaşadı ve başardı. Genç Davutoğlu partnerlerin iyi veya kötü olmasına bakmaksızın, İslamcı Türkiye’nin güçlü partnerlerle kurulacağını bunun için yazdı. Bu, inancımız ve Kadir-i Mutlak’ın yardımıyla kazanacağımız zafer için Şeytanla bile bir anlaşma (Faust Paktı) yapabiliriz, anlamına gelir. Amerika birçok Müslüman için olduğu kadar Davutoğlu için de bir şeytandır ama onun belirsiz felsefesiyle silahlanmakla o, Türkiye’nin gelecekteki zaferi için şeytana katılmaya hazırlanıyor. Sonra onun belirsiz teolojisini belirsiz politikasına dönüştürme vakti geldi. Amerika ondan militanları Suriye’ye getirmesini istedi ve o da böyle yaptı. Türk arkadaşlarım Erdoğan’ın kişisel olarak böyle teolojik inançları olmadığını ama pratik kabulleri takip ettiğini söylediler. Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ile ittifak meselesi Erdoğan ile onun bir zamanlar hocası olan Necmettin Erbakan’ı ayırdı. Erbakan buna karşıydı; Erdoğan bunu kabul edilebilir buldu. Erdoğan bir günde Erbakan’ın takipçilerini reformist oluşum Ak Parti’ye taşıdı ve on yıl önce iktidara geldi ve genel olarak başarılı oldu. Azınlık, mevcut etkisini sürdürse de seçimlerde başarılı olamayan Saadet Partisi, muhalefet oldu.” Shamir, Davutoğlu’nun saptığı bu yanlış yolu şöyle yorumlar: Geleneksel inançlara sahip insanlar biliyorlar ki, her kim Şeytan ile anlaşırsa er ya da geç kahrolur; onunla birlikte içmek için yeteri kadar uzun bir kaşık yoktur.

Stratejik Derinlik isimli çer çöp tezin sahibi Davutoğlu “Büyük Şeytan”a karşı mücadele etmek yerine, “Büyük Şeytan”la birlikte, onun gayrı meşru yönetimler üzerindeki gücünü kullanarak, Türklere (Müslümanlara değil) tarihte yeni bir sayfa açmak üzere halklara karşı bir mücadeleyi tavsiye etti. 400 yılı aşkın bir süredir gerilemeye devam eden İslam Dünyası için o, yabancı işgallerin her türünü meşrulaştıracak bir yol önerdi. Ne rasyonel ne de ahlaki olan bu rol Türk kavmiyetçiliği ile malul İslamcı eskitmesi çevreler ile muhafazakârlar tarafından severek kabullenildi. Davutoğlu’nun fantezilerine eklemlenen, Davutoğlu tarafından bürokrasinin çeşitli kademelerine taşınarak doğrudan ve dolaylı olarak istihbarat servislerine ve Amerikan menfaatlerine eklemlenen unsurlar hakikati gölgelemede en az Davutoğlu kadar arzulu oldular. Böyle bile olsa, hakikat tümüyle karartılamayacak bir nurdur. Ağızlarıyla bu nuru söndürme çabasında olanlar, halklarına yalan söyleyenler, halklarını batıl davalarının peşinde sürükleme gayretinde olanlar hakikat nurunun onları da faş edeceğini bilmenin korkusunu yaşamaktadırlar.

Hakikat çok ama çok açıktır. Davutoğlu İslam’a, Müslümanlara itibar etmemektedir. O güce tapmaktadır. Obama’ya Clinton’a, Kerry’e kulak verip İmam Hamanei’ye, Salihi’ye burun kıvırmak ve hatta köpeklerini onların üzerine salmak ne İslami ne de ahlakidir.  Türkiye Davutoğlu’nun ayakları yere basmayan, bu sebeple bir proje değil bir fantezi olan, Müslüman halkların aleyhine işleyen politikasının kurbanıdır. Türkiye’yi kurbanlık koyun haline getiren bu zat maalesef siyasi ahlaktan da yoksundur. Asgari medeni ve siyasi ahlaka sahip bir kişinin öngörülerinin yanlış çıkması halinde yapması gerekeni, istifa etmeyi düşünmek yerine hiçbir şey yokmuş gibi davranmayı tercih etmek Oğuz Aral’ın “Utanmaz Adam”ının bile yüzünü kızartacak bir davranıştır.

Davutoğlu, senden bıktık. Senin halkımızı aldatmandan, senin halkların düşmanı şeytanlarla kol kola fotoğraflarını görmekten, senin Müslümanlara karşı mütekebbir dilinden, senin ülkemizi kana boyayan, bizleri katillere çeviren politikalarından, senin “Utanmaz Adam”ı bile utandıran pişkinliğinden gerçekten bıktık.

Davutoğlu! Bir karikatürist gelip “Utanmaz Adam”ın yeni versiyonunda seni figür olarak kullanmayı düşünmeden evvel istifa etmek gibi yaratıcı bir fikir üretmeyi becer ve düş milletin yakasından.


Not: Reyhanlı’da hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, acılı ailelerine ve halkımıza sabır, yaralılarımıza şifalar diliyorum. Bizi bu noktaya taşıyan Davutoğlu ve Erdoğan’ı da şiddetle kınıyor, Kahhar olan Allah’a havale ediyorum.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Mavi Marmara Şehitleri: Canın bedeli candır


Gürkan BİÇEN

Allah başımızdan Necati Şaşmaz’ı (Polat Alemdar) eksik etmesin. Ülkemizin onurunu kurtarmak adına gösterdiği hassasiyeti görmezden gelmek mümkün mü? Amerikalıların başlarına çuval geçirdiği Türk askerlerinin intikamını aldığı “Kurtlar Vadisi Irak” filminden sonra Mavi Marmara Şehitleri’nin kanını yerde bırakmayan “Kurtlar Vadisi Filistin”i çekmemiş olsaydı Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın içmemiz için uzattığı bir bardak soğuk suya razı olmak zorunda kalacaktık. İyi ki varsın Şaşmaz…

Mavi Marmara davasında müşteki vekili sıfatıyla yer alan bir avukat olarak, Bülent Arınç’ın sözcülüğünde ortaya çıkan hükümet tutumunu, hükümetin ne yapmaya çalıştığını anlamak için samimi bir gayret sarf ediyorum. Bu davada, şehit Çetin Topçuoğlu’nun eşinin vekiliyim ve bilindiği üzere müvekkilem de Mavi Marmara gazisi bir müşteki/ mağdurdur. O da, tıpkı diğer şehit aileleri gibi, Filistin’in özgürlüğü yolunda ödediği bu bedelin karşılığının hesap gününde fazlasıyla karşılanacağına inanmaktadır. Biliyoruz ki, şehitler Allah katında rızıklanırken, yeryüzünde mücadele devam etmekte.

Filistin’in özgürlüğü yolunda sürdürülen mücadelenin bir parçası olarak Mavi Marmara, Akdeniz’de seyreden bir gemi olmaktan çıkmış, tam anlamıyla bir “mana”ya dönüşmüştür. Mavi Marmara ve Mavi Marmara Şehitleri Filistin isminden çıkarılamaz, Filistin’den ayrı düşünülemez, Filistin’in Müslümanlar için ifade ettiği anlam ve değerden bağımsız telakki edilemez haldedir. Mavi Marmara Filistin’in kendisi, Mavi Marmara Şehitleri Filistinli şehitlerin, canların, tutsakların ta kendisidir artık. Türk halkı bunu böyle bilirken Türk hükümetinin Mavi Marmara Şehitleri’ni terazinin bir küfesine ve yeşil boyalı kâğıtları da diğer küfesine koymasını anlamak mümkün müdür?

Hukuki açıdan, bir haksız fiil sebebiyle oluşan zararın tazmini elbette gerekir ve bu iki yolla olur. Birincisi hesaplanabilir olan “maddi tazminat” ve ikincisi hesaplanamaz olan “manevi tazminat” Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Siyonist heyet ile yaptığı görüşmenin ardından bu meseleyi şöyle açıklıyor: "İsrailli yetkililer ve Türk tarafının görüşmesi olumlu geçti. Tazminat miktarı konuşulmadı. Ödenecek miktar konusunda meblağın hesaplanmasında yönelik ilke ve parametreler belirlendi.” Arınç’a göre bundan sonraki toplantıda parametreler çerçevesinde tazminat miktarında tam mutabakat sağlanacak ve bu miktar her iki tarafın yetkili makamlarınca onaylandığında mesele bitmiş sayılacak. Bundan sonrası içinse Arınç’ın bir de müjdesi (!) var, "Diplomatik ilişkilerimizin tam temsil düzeyine yükseltilmesinde önemli bir aşama geçilmiş olacaktır." 

Mavi Marmara Şehitleri’nin aileleri 20 Mayıs 2013 tarihinde bir açıklama yaparak Bülent Arınç’ı bu süreçte görmek istemediklerini 2 Nisan 2013 günü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ev sahipliğinde Bülent Arınç’ın da katılımıyla gerçekleştirilen toplantıya atıfta bulunarak şu ifadelerle ortaya koymuşlardı:  "Bu toplantıda bizlerin tazminatla ilgili görüşülmesi rahatsızlığımızı bildirmemize rağmen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç başkanlığındaki heyetin apar topar bu görüşmeleri planlaması, süreç hakkında rahatsız edici beyanatlarda bulunulması, davalardan vazgeçileceği beyanatlarının tamamı bizim dışımızda olup karşı olduğumuz rahatsız edici ifadelerdir. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın bu sürece olumlu bir katkı sağlayacağını düşünmüyoruz."
Mavi Marmara Şehitleri’nin ailelerinin süreçteki amacı Mavi Marmara’nın amacı ile birebir örtüşmekte: Filistin’i özgürleştirmek. Bunu sağlamak için şehit aileleri hükümetten tazminatın değil, Filistin’i sevince boğacak bir meselenin üzerine düşmesini istemekte: Filistinli tüm esirlerin, tutuklu ve mahkûmların serbest bırakılması.

Bülent Arınç bir terazi kurdu. Mavi Marmara Şehitleri’nin aileleri de uğranılan zulmü tartacak bir terazi kurdular ve bu terazinin dengesinin küfelere ancak aynı değerin konulması ile sağlanacağını gördüler: Cana can… Mavi Marmara’da şehit olan 9 insanımızın kanını dengeleyecek tek şey bütün Filistinli canların/ esirlerin serbest bırakılmasıdır. Şehit ailelerinin maddi zararının karşılanmasından evvel manen tatmin olmaları gerçekten isteniyorsa, hükümetin yapması gereken şey çok basittir; Diplomatik ilişkiyi tüm esirlerin serbest bırakılması şartına bağlamak.

Müvekkilemin istediği şey tam olarak budur: Filistinli esirlere özgürlük… Mavi Marmara Akdeniz’de onurlu bir şekilde yüzmeye ancak bu halde devam edebilir.

16 Nisan 2013 Salı

Beşinci Kol’un adamı: Hakan Albayrak


Gürkan BİÇEN

Bir üstad, Hakan Albayrak’ı kast ederek, “Vaktiyle kimlere değer vermiş, ümit bağlamış, yükseltmişiz”, mealinde bir serzenişte bulununca aklıma yönetmenliğini Özer Kızıltan’ın yaptığı, senaryosu Önder Çakar tarafından kaleme alınan “Takva” isimli film geldi. Filmde sıradan bir mürit iken ruhi anlamda yükseldiğine kanaat getirilen Muharrem’e bir kısım sorumluluklar yüklenmesinin, dünya işlerine bulaşmasının ardından geçirdiği dönüşüm ele alınıyor ve bu süreçte muhafazakâr camiadaki bazı yanlışlara da dikkat çekiliyordu. Muharrem, akçalı işlerle ilgilenmeye başladıktan sonra samimiyetinin de sorgulanmasını gerektirecek bir sürecin kurbanı haline geliyordu. Filmin sonuna doğru “Şeyh” onun bu durumunu izah ederken, yükselişin, seyr-i sülukun makamları olduğundan, nihai noktaya geldikten sonra dünyaya, halkın arasına irşada dönmenin de bir adabı bulunduğundan lakin kimi zaman yükselmeyi başaranların inmeyi başaramadığından bahseder.

Hakan Albayrak’ı kendi halinde bırakmamız, oynadığı oyunla oyalanmasını izlemekle yetinmemiz, şahit olduğumuz şeyleri “kırık kol-yen” düzleminde tutmamız onu Müslümanlar arasında bir konuma getiren insanları hayal kırıklığına uğratmakla kalmayıp İslam İnkılâbı Rehberi İmam Hamanei’ye yönelik boyunu aşan sözleri sarf etmeseydi, mümkün olabilirdi. Ne var ki, o, sadece kendi adına konuşan birisi değil ve bu yazımızda onun benim için değersiz şahsını aşar nitelikte.

Yeni Şafak’tan ayrılıp “askerlik hizmeti”ni Ankara’da tamamladıktan sonra atandığı Star Gazetesi’nde yayımlanan “Karşı Devrim Rehberi Hamaney” yazısıyla İran İslam İnkılâbı Rehberi ve İnkılab’ın Suriye konusundaki tutumuna “Yezidi siyaset” diyen, AKP Hükümeti’nin İsrail ile kavga ettiğini ileri süren Hakan Albayrak, Mehmet Bekaroğlu’nun kendisini “NATO askeri”ne benzetmesi üzerine kaleme aldığı “ABD’ye girişim yasak. Ya sizi?” başlıklı yazı ile de Siyonistlerin kendisinin “İsrail”e girişine yasak koyduklarını, ABD’ye de giremediğini ve bunun göğsündeki bir madalya olduğunu anlatmış. Mavi Marmara gemisinde yer alan Hakan Albayrak’ın bugün kurduğu cümlelerin ne kadarı hakikati eğip büküyor görmek gerekiyor.

Bilindiği üzere Mavi Marmara’nın Akdeniz sularında seyri esnasında Türk hükümet ricali Türkiye’de değillerdi. Başbakan da dışişleri bakanı da yurtdışında idi. Saldırının vuku bulmasını takiben Türkiye siyaseti ve bürokrasisi neredeyse kilitlenmiş, bu ikisinin yurda dönüşüne kadar anlamlı bir icraat gerçekleştirilmemişti. Hatta Bülent Arınç örneğinde olduğu gibi, “Hiç kimse bizden İsrail’e savaş açmamızı beklemesin”, türünden postu baştan yere seren açıklamalar yapılmış, Mavi Marmara saldırısının hesabının uluslararası kurumlar önünde sorulacağı tekrarlanmaya başlanmıştı. Kamuoyu Türkiye’nin iç hukukta yapması gerekenleri tartışmaktan bilinçli bir şekilde uzaklaştırılıyordu. Halbuki Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş       2 Haziran 2010 tarihinde yazdığı, Ahmet Davutoğlu ile Hillary Clinton arasında Mavi Marmara ile ilgili olarak geçen diyalogu aktardığı yazısında Davutoğlu’nun (ve tabii ki Türk yetkililerin) siyasileri dahil olmak üzere Siyonistleri Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde yargılayabileceklerini bildiklerini ortaya koyuyordu. Bu yazıya göre Davutoğlu ile Clinton arasında şunlar konuşulmuştu:

Davutoğlu: (Gazze’deki sorun ve Mavi Marmara baskınının hukuksuzluğunu anlattıktan sonra) Siz de annesiniz. Bunu anlamanız lazım. Biz yüzyıllar boyu Rusya ile hasmane ilişkiler, yıllar boyu Yunanistan’la sıkıntılar yaşadık. Ama ne Rusya, ne Yunanistan o en sıkıntılı dönemlerde bile bunu yapmadı. İlk kez iradi olarak bir ülke vatandaşımızı öldürüyor.
Clinton: Duygusal olmanızı anlıyorum. Ama önemli olan bu noktada bir diplomatik çözüm bulabilmek. Şimdi ne yapabiliriz?
Davutoğlu: Taleplerimiz var. Öncelikle tutukluların derhal teslim edilmesini istiyoruz. 24 saat içinde ve kimse kalmayacak şekilde. Ayrıca olayla ilgili bağımsız bir soruşturma talebimiz var. Aileler ve mağdurların tazminat taleplerinin de önü kesilmemeli (İsrail gözaltına alınanlara bu talepten feragat edildiğine dair bir belge imzalattı.)
Clinton: Peki bu talepleriniz karşılanmadığı takdirde ne olacak?
Davutoğlu: Bunlar bizim için hayati konular. İlişkilerimizi tamamen gözden geçireceğiz. Buna İsrail’deki büyükelçiliği kapatıp diplomatik ilişkimizi tamamen kesmek dahil. Ayrıca Cumhurbaşkanı ve Başbakan’dan başlayarak bu olayda sorumluluğu olan tüm İsrailli yetkilileri Türk mahkemelerinde yargılayabiliriz. Adımlarımız ağır ama cüretkâr olacak.
Clinton: Anlıyorum.

Yine TBMM tarafından yayımlanan deklarasyonda, “Türkiye, İsrail'e karşı milli ve uluslararası yargı yollarına başvurmalıdır.”, ifadesine yer verilmesi bunun mümkünlüğünü ortaya koymaktaydı.

Bu dönemde Siyonistlerin Türk mahkemelerinde yargılanmasının zorunlu olduğunu düşünen birkaç kişinin kaleme aldığı ancak ana akım medyada yer almaması sebebiyle etkisi olmayan yazıların ardından ricamız üzerine Müslüman camiadan önde gelen bir isim Hakan Albayrak’a telefonla ulaştı ve kendisinden Mavi Marmara için Türkiye’de ceza davası açılabileceğine dair, hükümeti bu yöne sevk edici yazılar yazmasını istedi. Hakan Albayrak telefondaki muhatabına verdiği cevap ile Mavi Marmara davasının neresinde yer aldığını ortaya koyuyordu: “Türkiye’de dava açılmasına karşı Clinton ilk günden Davutoğlu’nu tehdit etti. Ben Davutoğlu’nu zora sokacak hiçbir şey yapmam, yazmam; Siz yazın.”

Anlaşılan o ki, Aslı Aydıntaşbaş’ın aktardığı gibi Clinton Davutoğlu’na “anlıyorum”, demekle kalmamış, Siyonistlerin Türkiye’de yargılanma ihtimaline binaen tehdit de etmişti. Hakan Albayrak ise Mavi Marmara şehitleri üzerinden Filistin davasını öncelemek yerine Ahmet Davutoğlu’nun siyasi ikbalini sağlama almayı tercih etmiş ve Mavi Marmara üzerinden hamaset üreten yazıların dışında kalem oynatmamıştı.

Bunun üzerine “Kayıkçının Küreği” başlığıyla kaleme aldığım bir yazıda;

 “Mavi Marmara saldırısının akabinde Türkiyeli siyasiler ve diplomatlar ‘uluslararası hukuk’ söylemine bir can simidi olarak sarıldılar. Kamuoyu bilinçli ve sistemli bir şekilde Türkiye’de işletilmesi gereken hukuki süreç hakkında bilgilendirilmekten mahrum bırakıldı. Siyasilerin bu sürecin neticelerinden korkmasını anlayabilsek de, gemisinde dokuz insanımızın hayatını kaybettiği İHH’nın ve bu kafileye fiilen destek veren başta MAZLUMDER olmak üzere birçok STK’nın Türkiye’de işlemesi gereken hukuki sürece gözlerini kapatmasını, bu süreçle ilgili hiçbir açıklama yapmamalarını, bu sürecin işletilmesini isteyen Mavi Marmara şehitlerinin ve gazilerinin ailelerinin seslerine kulaklarını tıkamalarını anlayamıyoruz.

Mavi Marmara’yı geçmişlerin hikâyelerinden bir hikâyeye dönüştürme gayretinde olan Siyonist cephe siyaset cephesinden yürüttüğü saldırının meyvelerini sessiz kalan sivil toplum kuruluşlarında, görmezden gelen medyada, nanenin ondalığını veren hahamlara emsal dini çevrelerde topluyor. Mavi Marmara ile yola çıkan kafilenin içinde bulunan Hakan Albayrak, Ahmet Varol gibi yazarların Türkiye’deki hukuki süreci gündeme getirmekten imtina etmeleri nasıl açıklanabilir? On binlerce okura hitap eden bu insanlar Mavi Marmara’yı bir hikâyeler kitabına dönüştürmekten utanmazlar mı? Yine her konuda kalem oynatan Mustafa İslamoğlu, Hayrettin Karaman gibi âlim şahsiyetler Siyonistlerden Türkiye’de alınması gereken hakkın sorgusunu yapmazlar mı?”, ifadelerine yer verdim. Bu yazımdan kısa bir süre sonra, Mavi Marmara Soruşturması’nda aktif bir şekilde çalışan MAZLUMDER İstanbul Şubesi Hukuk Komitesi bir açıklama yaparak sürecin ağırdan alınmasını eleştirdi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Gelinen süreçte soruşturmanın ulusal ve uluslararası siyasi mülahazalarla geciktirilmesi ve kamuoyunun hukuki ve cezai yargılamanın bir an önce başlatılması yönündeki beklentilerinin karşılanmaması, ulusal ve uluslararası siyasetin hukuk üzerinde etkinlik kurma çabalarının maalesef bir sonucu gibi görünmektedir.

Soruşturma dosyası tekemmül ettiği halde halen kovuşturma aşamasına geçilmemiş olmasına ilişkin olarak gönüllü avukatlarımızın ortak kanaati, soruşturmanın ‘siyasi nedenlerle’ geciktirildiğidir. Bu husustaki kaygılarımız daha önce de basın yoluyla kamuoyuna tarafımızdan duyurulmuştur. Ancak bu tarihten sonra da herhangi bir ilerleme olmamıştır.”

MAZLUMDER’in bu açıklamayı yaptığı tarih itibariyle Hakan Albayrak soruşturma savcısını ve avukatları peşinden koşturmaktan bıkmamış, birçok kez davet edilmesine rağmen Mavi Marmara saldırısı sebebiyle Siyonistlere yönelik şikâyetini arz etmek üzere savcılığa gitmeye yanaşmamıştı. “Kırık kol-Yen” düzlemi burada da işlemiş, Hakan Albayrak ve siyasetçilere yakın birkaç kişinin bu tutumları açıklamalara yansımamıştı.

Bugün, 1 Haziran 2010 tarihi itibariyle “İsrail”e girişinin yasaklandığını bir övünç vesilesi yapan Albayrak, Mavi Marmara’da yer alanların hepsinin aynı konumda olduğundan neden bahsetmez? Albayrak’ın yazısını okuyan herhangi birisi, “Cengâver adam, bunun gibi on tane olsa ‘İsrail’in dumanını attırırız.”, diye düşünebilir, yaklaşık 600 kişinin aynı konumda olduğunu bilmeksizin. Hâlbuki Mavi Marmara davası iddianamesinde durum son derece açık bir biçimde ortaya konuluyor:

"İşlemler sırasında bütün yolculara imzalamaları için resmî evraklar verilmiştir. Bu evrakların İngilizce, Türkçe ve Arapça gibi muhtelif dillere yapılmış tercümeleri bulunmasına rağmen yolcuların çoğu kendilerine İbranice bir nüsha verildiğini ve söz konusu metnin içeriğiyle ilgili bir açıklama yapılmadığını söylemiştir. Bu evrakları anlayabilenlerin aktardığına göre, evrakları imzalayan kişiler İsrail’e illegal bir şekilde girmiş olduklarını kabul ile sınır dışı edilmeye ve 10 yıl boyunca İsrail’e girme yasağına muvafakat gösterdiklerini kabul ve beyan etmekteydiler."

Görüldüğü üzere Mavi Marmara’da yer alan herkes “İsrail”e giriş yasaklısıdır. Bu durumda Albayrak’ın ajitasyonu ne anlam ifade eder ki? Hakan Albayrak’ı kahraman yapacak şey “İsrail”e giriş yasağı ile övünmek değil, Davutoğlu’nun Clinton’a Siyonist Cumhurbaşkanı ve Başbakanı niçin iddianamenin dışında tuttuklarını sorması olacaktır. Bir başka ifadeyle zaten düşman olan Siyonist varlığın işgal ettiği bölgeye sınır kapısından girememekle iftihar duymak değil, bir köşe yazarı olarak, kendi ülkendeki siyasileri yapılması gereken için zorlamaktır kahramanlık. Ama bunu yapabilmek için siyasilerle ilişkiyi belli bir düzeyde tutmak icap eder. Albayrak’ın ilişkisi öyle mi?

Mavi Marmara yolcularının yakınlarının bir haber alabilmek için İHH’yı, dışişleri bakanlığını, elçilikleri ve sair yerleri aradıkları bir anda Hakan Albayrak’ın eşi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na doğrudan ulaşıyor ve doğal olarak Hakan’ın akıbetini soruyor. Davutoğlu aradan geçen üç yıldan sonra olayı şöyle aktarıyor:

“Gece 2-3 gibi Hakan Albayrak’ın eşi aradı. Nerede Hakan diye sordu? Sağ mı ölü mü? Ertesi gün Clinton’la baş başa görüşmede ‘Size bana gelen bir telefonu anlatayım’ dedim: ‘Boşnak bir hanım tüm ailesini Bosna’da kaybetmiş. Şimdi eşi gazeteci ve ne durumda olduğunu bilmiyor. Biz de bilmiyoruz. Ne cevap verirdiniz buna?’ ‘Acınızı çok iyi anlıyorum’ dedi.”

Ahmet Davutoğlu’nun Clinton’a örnek gösterdiği Boşnak Hanım, eşi Hakan Albayrak’ın bu olaydan bir yıl sonra, Genç Boşnaklar’ın yardım talebini, “Şimdi Suriye ile uğraşıyorum sizinle ilgilenemem”, sözleriyle reddettiğini bilseydi ne hissederdi acaba? Albayrak iki yılı aşkın bir zamandır Suriye ile uğraşıyor, onun gündeminde artık hanımının memleketi, Bosna yok. O, mütevellisi olduğu İHH’yı da kullanarak Suriye’deki Müslüman halkla savaşmakla meşgul. Bir yardım kuruluşunun mütevellisi savaş çığırtkanlığı yapsın, görülmemiş şey. Bu meseleye “Yazık olmuş İHH’ya” başlıklı bir yazı ile, Suriye’ye göndermek üzere oldukları iki Arnavut’u vazgeçirmemi zikretmeksizin, değinmiştim.

Matbuat âlemindeki bir dostuma, “Bu Albayrak meselesi nedir? Yeni Şafak’tan niye ayrıldı durduk yerde?”, diyorum. “Ankara’da şu an… Eğitimci olarak…”, diye cevaplıyor. “Sence ne buluyorlar onda?”, diyorum. “Devşiriyor”, diyor. Uzun konuşmamızın sonunda Albayrak’ın Müslümanlar içinde bir beşinci kol işlevi gördüğüne kanaat getiriyoruz.

Takva filminin Muharrem’inden farklı olarak Albayrak, üstatların iteklemesiyle çıktı merdivenleri. Öyle olunca inişi de gürültülü oluyor.  Şimdi o, sabah bir dine girip, bir hizbe hayranlık duyup akşam o dinden, o hizipten çıkıyor. Çıkmakla kalmayıp suçluyor, karalıyor, hakaret ediyor. Kaderini siyasi ikballerini korumak için göğsünü siper ettiklerinin kaderine bağlı hissettiğinden, onların her yenilgisi Albayrak’ı daha da hırçın hale getiriyor. Biz kendisine nasihat makamında değiliz. Nush ile uslanmayacağı da aşikâr. İşi Allah’a kalmış. Sataştığı, hakaret ettiği İmam Hamanei’n de bir Sahibi var; Fil Ordusunu helak eden Kâbe’nin Sahibi.

Bir sözüm de Hakan Albayrak’ı delillerle ikna etme umudundaki Nurettin Şirin’e… Hakan Albayrak ve benzerleri sizin delillerinize bakmayacaklar. Onun Suriye’de kaybolan bir devşirmesini kurtarmak için canhıraş bir şekilde çırpındınız ve kurtardınız da. Dönüp bir teşekkür mü ettiler? Bir bakın, o devşirmeler nerelerde, neler yazıyorlar. Bir haddini bilmeze itibar edip dostlarınızı incitmeyiniz. Onlar size dost olmayacaklar ve siz dostlarınızdan olacaksınız.

Açıkça yazıyorum zira açıkça yazmaktan yana birisiyim. Muhatabım sadece atılanı değil atanı da görsün. Calut’un, beynini dağıtan taşı atanı gördüğü gibi…