Translate

10 Şubat 2016 Çarşamba

Çipras Tahran’dayken Rama Uykuda mı?

Gürkan BİÇEN

İran ile Yunanistan’ın tarihinin uzun süre birlikte aktığı malumdur ama yine de bu eksik bir anlatımdır. Tarihin bir döneminde İran ile sadece Yunanlılar değil, Balkan halklarının başka kesimlerinin de bir şekilde yolu birleşmiştir. Roma’nın ve Makedonların olduğu kadar, her ikisinde üstün hizmetler veren Arnavutlar da bu birlikteliği paylaşmıştır. İran’la yüzyıllara varan savaşında Roma bugünün Arnavutlarının ataları olan İliryalı asker ve komutanlara yer vermiş, İran’da iki yüzyıl süren hâkimiyeti ile Büyük İskender’in ordusu sadece Makedonlara değil Arnavutların atalarına da dayanmıştır. Savaş ve barış dönemleri, anlaşmalar, ticaret, kültürel alışverişler ve daha birçok unsur İran ile Balkan halkları arasında bugün su yüzüne çıkmasa da derinden akan bir irtibatı sağlamıştır. Arnavutlar açısından ortak nokta sadece bu da değildir. Arnavutça ve Farsçanın aynı dil ailesinde yer alması ve hatta bu iki kavmin benzer anatomik özellikler göstermesi de söz konusudur. Buna rağmen bugün Arnavutlar ile İranlılar sanki iki ayrı gezegende yaşar gibidirler. Bu durum iki halkın tabiatlarından değil, geçici siyasi tutumlarından kaynaklanmaktadır.
1979 yılında İran İslam İnkılâbı gerçekleştiğinde Arnavutluk Enver Hoxha yönetimindedir ve İran’ın yeni rejimi ile bir problemi olmadığını ilan etmiştir. Öyle ki, Arnavutluk’un Birleşmiş Milletler’deki elçisi Abdi Baleta 1980 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurul’unda yaptığı Filistin konulu bir konuşmada tıpkı İranlılar gibi Siyonizm’i ve Siyonist İsrail rejimini ağır bir dille eleştirmiştir.
Arnavutluk’un Amerika’nın etki alanına girmesinin ardından İran ile Arnavutluk ilişkileri sıcaklığını kaybetmiş ve neredeyse donma noktasına gelmiştir. Arnavut siyasi eliti İran’dan uzak durmanın (ülkenin olmasa bile) kendi menfaatlerine daha uygun olduğunu düşünmüştür. Bu dönemde Arnavutluk Amerika’ya yaklaştıkça İran’dan uzaklaşmış, İran’a yönelik bağımsız bir politika izleme kabiliyetini kaybetmiştir. Bu durumun açık göstergeleri olduğu gibi istihbarat belgelerine yansıyan delilleri de mevcuttur. Örneğin, Amerika’nın baskısıyla Arnavutluk, uluslararası tüm platformlarda İran aleyhine tavır sergilemiştir. Yine Wikileaks belgelerinden anlaşılacağı üzere, İran ile Arnavutluk arasında yapılması öngörülen “Tahran ile Tiran arasında doğrudan uçuş”, “Öğrenci değişimi” ve “Turizm” anlaşmaları sırf dönemin Amerikan dış işleri bakanı Hillary Clinton razı olmadığı için hayata geçme imkânı bulamamıştır.
İran ile Batılı güçler arasındaki mücadele bugün için bir denge noktasına gelmiş haldedir. Batı İran’ın bölgesel gücünü kabul ederken, İran da Batı’ya ticari imkânlarının bir kısmını açma yönünde iyi niyet göstermektedir. Böyle olduğu için “Nükleer Anlaşma”nın hemen ardından Batılı devlet adamları ticari heyetler eşliğinde İran’a gelmiş ve İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de bazı Batılı ülkeleri ziyaret ederek milyarca dolarlık anlaşmalara dair mutabakat zemini oluşturmuştur. İran’ın imkânlarından faydalanmak isteyen sadece gelişmiş Batılı devletler değildir. Bugün ekonomik kriz içinde bulunan Yunanistan da İran’ı kendisine nefes aldırabilecek bir kapı olarak görmüştür. Bu sebeple Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras hiç zaman kaybetmeksizin Tahran’ın kapısını çalmıştır.
Çipras’ın ziyareti çerçevesinde yapılan haber ve analizlerden, İran ile Yunanistan arasındaki ticari ilişkilerin geliştirilme potansiyelini öğreniyoruz. Çipras İran ile deniz taşımacılığı, enerji, turizm ve kültürel alanlar başta olmak üzere birçok alanda işbirliği yapabileceklerini dile getirmiş, bu ifadeler İran tarafınca da olumlu karşılanmıştır. Çipras Tahran’da üst düzeyde karşılanır, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve İran İslam İnkılâbı Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei ile görüşürken, Çipras gibi Sosyalist bloktan gelen Arnavutluk Cumhuriyeti Başbakanı Edi Rama nerededir?
Arnavutluk ve Arnavutlar milli menfaatlerini Batılı güçlerin gölgesinde kalmaya bağlamış iseler bilinmelidir ki, bu yanlış bir yoldur. Batılıların İran ile işbirliğine yöneldiği bir dönemde bu işbirliği çabasının en ön sırasında yer alması gereken halk Arnavutlardır. Zira Arnavut halkı Balkanlardaki tüm diğerlerinden farklı olarak, kendi içinde dini harmoniyi sağlamış, ekseriyetle Müslüman bir halktır. Nüfusu ve hâkim olduğu toprakların büyüklüğü ile de Balkan bölgesinde Müslümanları temsil kapasitesine sahiptir. Arnavutluk ve Arnavutlar yaygın sufi cemaatleri yoluyla Ehli Beyt’e hürmet gösterir ve bu yönüyle İranlılar ile aynı ruhu paylaşırlar. Arnavut bölgesini gezen herkes Hz. Ali ve 12 İmam’ın tasvirlerini ve kendini Ehli Beyt’e adayan insanları görebilir. Gerek Sünni gerekse Bektaşi Arnavut şairler/ edebiyatçılar İslam, Peygamber (as) ve Ehli Beyt sevgisini aktaran son derece değerli eserler vermişlerdir ve bunlar bugün de bu halkın hafızasındaki yerini korumaktadır. Bir İranlı sadece Arnavutluk’ta değil bütün bir Arnavut bölgesinde sanki evindeymişçesine dolaşabilir. Sıcak kanlı ve misafirperver insanımız turist veya dost fark etmeksizin her bir İranlı’nın hizmetine Yunanistan veya bir başka Balkan ülkesinde bulamayacağı,  sadece Arnavut bölgesinin sahip olduğu sayısız imkânı sunabilir. Tüm bunlar Arnavutları diğerleri arasında öne çıkaran unsurların küçük bir bölümüdür. İlişkilerin seviyesi yükseldikçe bu iki halkı birbirine yaklaştıran birçok unsurun olduğu da açığa çıkacaktır. Bu yolu açacak kişilerin başında mevcut Arnavut siyasi eliti, bu cümleden olmak üzere Başbakan Edi Rama gelmektedir.
Edi Rama Arnavutluk’un yararına bir iş yapacaksa, erken davranmalı ve Tahran ile ilişkileri geliştirmenin yolunu aramalıdır. Rama buna şunları yaparak başlayabilir:
-         - Tahran’a rezidansı olan bir büyükelçi atamak. (Bugün Arnavutluk Cumhuriyeti ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişki Arnavutluk’un Türkiye Cumhuriyeti nezdindeki büyükelçisi eliyle sağlanmaktadır. Yani Arnavutların İran’da sabit bir elçileri yoktur.)
-        -  Tahran ile Tiran arasında doğrudan uçak seferlerini başlatmak
-         - Tahran ile Tiran arasında eğitim anlaşmaları yapmak
-          -Tahran ile Tiran arasında turizm anlaşmaları yapmak
-       -   Tahran ile Tiran arasında Adriyatik Denizi’ndeki petrol rezervlerinin araştırılması ve işletilmesine dair enerji anlaşmaları yapmak
-        -  Enerji nakil hatları söz konusu olduğunda bunun Arnavutluk üzerinden geçişini sağlayacak anlaşmalar yapmak
-         - Tüm bir Arnavut bölgesi düşünülerek, ilaç, cam, kimyasal maddeler, madencilik ve benzeri alanlarda sanayi tesisleri kurulmasına yönelik anlaşmalar yapmak
-         - Tahran’ın Rusya ve Sırbistan ile olan iyi ilişkileri üzerinden Kosova meselesinin çözümünü Batı’nın tekelinden çıkarmayı denemek.
Elbette bunlar yapılabileceklerin bir kısmıdır. Bir Arnavut olarak ben, Rama’dan bundan fazlasını bekliyorum. Ümit ediyorum ki, Tiran Tahran’a doğru bir adım attığında Tahran Tiran’ı kucaklamak için iki adım atacaktır.




                                                                                               

29 Aralık 2015 Salı

Kürdistan da “Son Devlet”in bir şubesidir

Gürkan BİÇEN

Paradigmanın İflası isimli kitabında Fikret Başkaya evrensel bir iktisat biliminin olmadığı, bunun Batı’nın bir dayatması olduğu iddiasını koçbaşı olarak kullanır. Böylece kapıdaki adam, kapıyı nazikçe çalmamakta, kibirden ve sömürüden inşa edilen bu kalenin muhafızlarını “gelenin kim olduğunu görmek üzere” surlara koşturmaktadır. Hali hazırda kalenin avlusunda kapıyı nazikçe çaldıkları için içeri kabul edilen onlarca insan vardır ve bunlar kurallara riayet edeceklerini peşinen taahhüt etmişlerdir. İçerideki konuşmaları, gülüşmeleri ve hatta tartışmaları kalenin kurallarına riayet ölçüsünde müsamaha ile karşılanmaktadır.
Kutsalın geri plana atılmasından evvel siyasi yapılanmaların temel mantığını aynı inanç sistemini paylaşanların hâkimiyet hakkına sahip olmaları oluşturuyordu. En üstte dini aidiyet ve bunun altında yine görece etkileri ile kavim ve aşiret örgütlenmesi yer alıyordu. O dönemde siyasi yapılanma kalesinin kuralı bu idi ve Fransız ihtilali ardından gelen süreç kutsalın geri plana itilmesi ve siyasi yapılanmada dil ve kavim birliğinin öne çıkarılması sonucunu doğurdu. Bu yönüyle ihtilalciler iktisat bilimi kalesinin önündeki Fikret Başkaya mesabesinde idiler. Süreci etkileyen sair unsurlar bir yana, şahit olduğumuz üzere bu koçbaşı kale kapısını yıkmayı başardı ve hassaten son yüz elli yıllık serüvenimiz dil ve kavim birliği üzerinde inşa edilmeye çalışılan devletlerin harcını kanlarımızla karma çabamız olarak özetlenebilir hale geldi. Birçok farklı rengi, kültürü, anlayışı yüksek basınç altında tutarak elmasa çevireceğini varsayan bu bakış açısı sadece kutsala karşı durmakla kalmadı, tabiatın kanunlarına da itimat etmedi.
Müslüman coğrafya da insanlığın bu tecrübesinden uzak değildir. Balkan kavmiyetçilikleri, Arap kavmiyetçiliği, Türk/ Azeri kavmiyetçiliği, Fars kavmiyetçiliği ve bunlarla birlikte gelişen ve fakat siyasi anlamda hedefe ulaşamayan Kürt kavmiyetçiliği Anadolu’nun merkezinde ve çevresinde görülen kutsala karşı hareketlenmeler olarak telakki edilebilir. Çerçeveyi genişlettikçe yerel düzeyde birçok kavim/ aşiret temelli ayrışmayı da görebiliriz. Bu iddiaların sahiplerinin tümünün günümüz koşulları içinde ileri sürdükleri husus bir toprağa bağlı olarak yaşadıkları ve bu toprağın inkârı mümkün olmayacak şekilde uzun bir süredir meşru bir yolla kendilerinde bulunduğudur. Bu bakış açısıyla, kavim ile toprak arasındaki bu türden bir ilişki tüm diğer kavimler gibi kendilerinin de toprakları üzerinde meşru bir siyasal örgütlenme kurma hakkına sahip olmaları sonucunu doğurmaktadır. Bu iddianın sahipleri bu haklarının tanınmasını yahut en azından buna yakın bir statünün belirlenmesini talep ederler.
Toprağı iskân eden unsurun hem toprakla hem de o toprakta yarattığı medeniyetle irtibatı hilafsızdır. Ne var ki, bir bütün olarak bakıldığında insanlık tarihi tek tek kavimlerin serüveninden daha fazlasını ifade eder. Bir başka deyişle, insanlık tarihi cımbızla çekilmiş herhangi bir kavmin serüveni değil, bir bütün olarak nihai noktaya varma çabasındaki insanlığın bütüncül bir hareketidir. Bu bağlamda, kavimlerin tarihi seyir içindeki vaziyetleri nihai hedefe nispetle sübut bulmuş sayılmaz. Hal böyle olunca, insanlığı tümüyle aydınlığa çıkarmayan koşullara dayanan ve bu suretle tarihin sonunu ilan eden her iddia şüphe ile karşılanmayı hak eder.
Müslümanlar açısından insanlık tarihi mükemmel olanda başlamış ve mükemmel olanda sona erecek bir süreçtir. İslam insanın atası Adem’i (as) her bir insan için vaad edilen hedefe şahit olmuş birisi olarak tasvir eder. Yine İslam insanın/ insanlık ailesinin varacağı noktanın aydınlık olduğunu, insanın zulme meyyal yapısına rağmen nihayetinde hayrın galebe çalacağını, bu noktada gaybi alemin varlıklarının yürüttüğü tahminlerin, öne sürdükleri itirazların ilahi ilmin karşısında anlamsız olduğunu ifade eder. Bu, her bir insanın şahsi ahvalinde böyle olduğu gibi cemiyetlerin, kavimlerin ve daha büyük örgütlenmelerin seyrinde de böyledir. İnsan, işlediği tüm kötülüklere rağmen hayra doğru yürüyen, bu istidatta bir varlıktır.
Müslümanlar hem her bir insanın hem de toplumların fiillerinin meşruiyet dairesinde kalmasını isterler ve en genel anlamıyla bu meşruiyetin kaynağının Allah’ın insanlığa son mesajı olarak kabul ettikleri Kuran’dan ve bununla birlikte son peygamber telakki ettikleri Hz. Muhammed’in (as) işaret ettiği membadan kaynaklanması gerektiğini savunurlar. Böylesi bir bakış açısı şeri ahkamın siyasi boyutunu da kapsar. Peygamber ahlaki bir önder olduğu kadar aynı zamanda siyasi bir önderdir. Peygamber’in işaret ettiği kişiler de böyledir.
Müslümanlar Peygamber’in sadece Arap kavmine değil, insanlığın bütün renklerine ve bütün dillerine onları nihai hedefe götürecek bir önder olarak gönderildiğini kabul ederler. Öyle ki, Peygamber’in misyonu dünyadaki her noktayı ve her insanı kuşatacak mahiyettedir. Bu kuşatma hem insanı/ nesli hem de toprağı ilzam etmektedir. Neslin ve toprağın ilzamına dair Müslümanların öne sürdüğü teori, hâkimiyet hakkının yeryüzünün vasat/ adil ve özünde mustazaf topluluğu olarak kendilerine verildiği yönündedir. Bu noktada birleşseler de, nihai emrin kimde olacağına dair ihtilaf farklı bakış açılarının gelişmesine sebebiyet vermiştir. Müslümanlardan bir kısmı şartları sağlayan herhangi birisinin Müslüman toplumun idaresini ele alabileceğini savunurken, bir kısmı Arapların belirli bir soyunun bu işe ehil olduğunu ve bir diğer grubu da ancak Peygamber’in işaret buyurduğu kişilerin (Ehli Beyt) bu işte salahiyet sahibi olduklarını söylemişlerdir.  
Peygamber’in rıhletinden bu yana Müslümanların büyük fetihler gerçekleştirdikleri, kudretli devletler kurdukları, birçok toplumu İslamlaştırdıkları, İslamlaşan kavimlerin/ toplumların yeni dinamikler ve anlayışlarla büyük İslam ailesi içinde yer aldıkları sabittir. Buna rağmen Müslümanların İslam’ın ileri sürdüğü nihai amacı tahakkuk ettirdiklerini söylemek mümkün değildir: İlahi adalet devleti.
İlahi adalet devletinin tesisine yönelik olarak İslam kaynakları Peygamber’in ardından idareyi ele alacak meşru kişileri belirten bazı rivayetleri işaret ederler. Bu rivayetlere istinaden iki ana ekol, Sünnilik ve Şiilik, insanlık ailesini İslam’ın kuşatıcı ikliminde yaşatacak bir kişinin idaresinin gerçekleşeceğini, bu kişinin insanlık ailesi hazır olduğunda zuhur edeceğini söyler. Muhammed Mehdi (as) olarak anılan bu şahsın doğup doğmadığı, halen sağ olup olmadığı konusunda ihtilaf olsa da, Müslümanlar onun muhakkak geleceği konusunda müttefiktirler. Sünniler onun henüz doğmadığını ama muhakkak doğacağını ve gelip Müslümanları birleştireceğini, ilahi adalet devletini kuracağını söylerken, İsna  Aşeriyye  Şiileri onun 12.İmam ve halen sağ olduğunu, Allah’ın dilediği bir vakitte zuhur edip ilahi adalet devletini kuracağını ve bu devletin İslam’ın hedeflerini kamilen gerçekleştireceğini savunurlar. Şii kaynaklarda İmam Cafer Sadık’a (as) nispet edilen bir rivayet bunun “son devlet” olacağını işaret eder. Bu rivayette İmam Cafer, “Bizim devletimiz son devlettir”, demektedir. Her iki halde de, halen zulmet içinde olsa da,  aydınlık bir geleceğe yürüyen insanlık ailesinden bahsetmek mümkündür.
Müslümanlara göre İmam Mehdi önderliğinde gelecekte kurulacak olan devlet mevcut halkları/ toplumları bir sancak altında toplayacaktır. Her bir kavim İmam Mehdi’nin meşru idareci olduğunu kabul edecek ve toprağın ve neslin/ halkın idaresinde onun hakkını teslim edecektir. Bu zaviyeden yaklaştığımızda, bugün var olan halkların her birinin hem toprakları hem de bizzat kendi varlıklarıyla birlikte ilahi adalet devletinin birer şubesi olduğunu kabul etmek gerekecektir. Bir başka deyişle, bu gün parçalanmış halde görülen kavimler ve topraklar aslında halen bir bütünün içinde yer almaktadırlar. Bu da gelecekteki ilahi adalet devletidir. Bu durumda, her ne suretle olursa olsun, bir toprağın doğal halkına/ kavmine yönelik tehdit veya taarruz aslında İmam Mehdi’nin meşru idare hakkını tanıyacak halka yönelik bir saldırı telakki edilecektir.
Kürdistan özelinde, Kürtlerin bu coğrafyanın tarihi ve asli unsuru olduklarını, , bu coğrafyadaki diğer halklarla birlikte varlıklarını sürdürdüklerini, kahir ekseriyetinin Müslüman olduğunu ve mensup oldukları mezhepler sebebiyle ilahi adalet devletinin kurucusu İmam Mehdi’ye inandıklarını ve onların da ilahi adalet devletinin bir şubesi olduklarını yadsımak mümkün değildir. Bu durumda, Müslüman yahut gayrı Müslim hiçbir kavmin/ gücün/ devletin İmam Mehdi’nin ilahi adalet devleti üzerindeki halklara taarruz etmesinin meşru bir gerekçesinin var olduğunu söyleyemeyiz. Bu bakış açısıyla, bu halkları temsil iddiasındaki kavmiyetçi unsurlar da, bu halklara başka bir halkın/ kavmin varsayıma dayalı haklarına binaen saldıran diğer güçler/ kavimler de haddi zatında ilahi adalet devletinin şubelerinden birisinde bir savaş yürütmektedirler. Bu savaşta verilen her kayıp İmam Mehdi’nin devletinde açılan bir yaraya tekabül etmekte ve şer’i sorumluluk doğurmaktadır.
İlahi adalet devletini insanlığın nihai noktası kabul edenler için bu noktaya kavimlerin tabii haklarının tanınması ve telifi;  barışın İslam’ın, Peygamber’in ve İmam Mehdi’nin en temel düsturu olduğunun teslim edilmesi ile gelinecektir.

Ulus devlet paradigmasına karşı çıkan herkes Kürdistan’ın da son devletin/ ilahi adalet devletinin bir parçası olduğunu ve yeryüzünde bozgunculuğun kaynağı olmayan Kürdistan’a yönelik her taarruzun İmam Mehdi’nin meşru haklarına yapılan kabul edilemez bir saldırı anlamına geldiğini yüksek sesle söylemelidir. 

27 Ağustos 2015 Perşembe

Arnavut dış politikasını yeniden değerlendirmenin vaktidir

Gürkan BİÇEN

Tarih insanı hayrete düşüren ayrıntılarla doludur. İslam öncesinde Sırplarla birlikte Osmanlı ordularına karşı savaşan Arnavutların uzun süren mücadeleden sonra Osmanlı’nın en önemli müttefiki haline gelmesi genel olarak bilinirken, 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’un ordusuna karşı savaşan Osmanlı ordusunun en sadık askerlerinin Sırplar olduğu unutulup gitmiştir. Osmanlı Sırp ittifakı kısa sürmüş, Arnavutlar Osmanlı için, arkası kesilmeyecek Slav akışını durdurmada hayati bir rol üstlenmişlerdir. Bu tarihin bir cilvesidir.
20.yüzyılın başında sona eren Osmanlı – Arnavut ittifakı Arnavutları değişik açılımlara/ tercihlere yöneltmiş ve yüzyılın ikinci yarısında Enver Hoxha rejimi ile tanışan Arnavutlar farklı kamplarla işbirliğinin ardından yalnızlığa gömülmüşlerdir. Kartallar ülkesi olduğu kadar “bunkerler ülkesi” olarak da anabileceğimiz Arnavutluk, Soğuk Savaş döneminde kendini ideolojik olarak Batı emperyalizmine karşı konumlandırsa da, Batı emperyalizminin en iri temsilcisi Amerika yüz binlerce bunker ile korunmak istenilen ana vatanı bir kurşun dahi atmadan teslim almıştır. Arnavut halkının ve siyasi elitinin böylesi bir makas değişimi de tarihin bir başka cilvesidir.
Yaklaşık 25 yıldan bu yana Arnavut halkının siyasi eliti gerek iç ve gerekse dış politika tercihlerini Amerika ve Avrupa’nın yönlendirmelerine uygun hale getirmek için gayret sarf etmektedir. Bir zamanların NATO karşıtı siyasetçilerinin birbirlerini NATO’ya girmekte yaşanan gecikmenin sorumlusu olarak itham ettikleri bir ülkeye dönüşen Arnavutluk, bu yönelişinin doğal sonucu olarak Batı dünyasının siyasi ve askeri tercihlerini ev ödevi listesinin en başına koymuştur. Bu listenin bir kısmı dış politikaya ilişkindir.
Batı dünyası ile yan yana olduğunu göstermek için Arnavutluk, Afganistan’a muharip birlik gönderen, şu an Türkiye’de kurulu olan ve Rusya ve İran’ın karşı çıktıkları radar sistemine talip olduğunu açıklayan, Batı’nın Rusya, Çin ve İran ile yaşadığı ihtilaflarda koşulsuz bir şekilde Batı kampında yer alan bir görüntü sergilemiştir.  Hassaten Batı ile İran arasındaki problemlerde Arnavut siyasi eliti, Sali Berisha’nın “Bugün yeryüzünde bir tane Hitler biliyorum o da Ahmedinecad’tır” sözünde örneğini görebileceğimiz şekilde diplomatik teamülleri de aşan söylemlerde  bulunmuştur. Arnavut siyasi elitinin ülkenin İran ile yapılması muhtemel anlaşmalar için Amerikan elçiliğinden izin alması Wikileaks belgelerine yansımış, böylelikle Batı ile girilen ilişkinin biçiminin ortaçağ vasallığı boyutunda olduğu anlaşılmıştı.
Bugün Batı İran ile olan problemlerini çözmenin peşindedir. Batı dünyası uzun yıllar süren ambargoların ardından İran devleti ve halkına yönelik emellerine bu şekilde ulaşamayacağını anlamış ve yeni bir sürecin kapısını aralamıştır. İran ile Batı dünyası arasında nükleer meseleye yönelik varılan anlaşma önümüzdeki on yılları şekillendirme potansiyeline sahiptir. Amerikalıların ekseriyeti bu konunun böyle bir anlaşma ile kapatılmasını ve İran’ın ticari imkânlarının değerlendirilmesini istemektedir. Avrupa ise bunu büyük bir iştiha ile beklemektedir. Anlaşma yasal olarak yürürlüğe girmemiş olsa bile birçok Batılı şirketin İran pazarından pay kapmak için Tahran caddelerini aşındırdıkları sır değildir.
Anlaşma sonrası İran’ın ne yöne evirileceğine dair bir öngörüde bulunan Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump yakın zaman evvel şöyle diyordu:  “İran inanılmayacak kadar zengin ve güçlü bir millet olacak” İran’ın güçlü ve zengin bir devlet olması ondan istifade etme ümidi olan Batı dünyasını heyecanlandırırken, biz Arnavutların yeni bir durum değerlendirmesi yapması gerekmez mi?
İran her ne kadar bizimle çok sıkı tarihi bağlara sahip olmasa da, bölgenin en güçlü Müslüman devletidir. Seksen milyona yaklaşan nüfusu, petrol ve doğalgaz zengini ülkesi ile İran sadece ekonomik bir önem değil, Rusya ve Sırbistan gibi sorunlu olduğumuz devletlerle ilişkileri sebebiyle de uzak durulmaması gereken bir özellik arz ediyor. Her yıl milyonlarca İranlı turist Türkiye ve Arap ülkelerini ziyaret ederek milyarlarca dolar para bırakıyor. Bir yıl içinde Türkiye’ye gelen İranlı turist sayısının bir buçuk milyon olduğunu ve bu insanların Türkiye’yi Batılı malları daha ucuza alabilecekleri bir merkez olarak gördüklerini bilenler için Arnavutluk’un yaz aylarıyla sınırlı turizm potansiyelinin değerlendirilebilmesi için bu kaynağa yönelmek anlamlı gelecektir.
Arnavut bölgesinin enerji ihtiyacının daha uygun koşullarda sağlanması, Adriyatik denizindeki petrol kaynaklarının işletilmesini sadece Batılı şirketlerin insafına bırakmak zorunda olmadığımızın gösterilmesi için de İran ile enerji sahasında ilişki kurmak faydalı olacaktır.
Yine, husumet halinde olduğumuz ülkelerle ilişkilerimizi sadece Batı’nın havuç ve sopa politikasına bağlamak yerine bu ülkelerin ilişkili olduğu İran gibi bir ülkenin onlar nezdindeki itibarını kullanmak da makul bir yoldur.
İran ile Batı’nın açıkça anlaştığı böylesi bir dönemde Arnavutların eski politikalarını sürdürmesi kraldan çok kralcı olmak anlamına gelecektir. Gerek Arnavutluk ve gerekse Kosova’nın siyasi, dini ve entelektüel çevrelerinin Arnavut dış politikasını önümüzdeki on yıllara uygun hale getirmek için gecikmeksizin istişarelere başlaması gerekiyor. Bu onların üzerindeki tarihi bir sorumluluktur.
Unutmayalım, “Shqiperia O Nana İme”, diyenler için Arnavut halkının ve vatanının iyiliği Batı’nın planlarından ve çıkarlarından önceliklidir. Bugün bu iyiliğin yolu İran’ın da farkına varmaktan geçiyor. Bunu ıskalayarak tarihin yeni bir cilvesi ile yüzleşmeyelim.



15 Temmuz 2015 Çarşamba

Yolun açık olsun İran

Gürkan BİÇEN


İran ile günümüz dünya sisteminin temel kurumlarını var eden İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer güçleri ve Avrupa’nın tartışmasız ekonomik devi Almanya arasında İran’ın nükleer çalışmalarının konu edildiği uzun soluklu görüşmeler nihayetinde bir anlaşmaya bağlandı. Merkez medyanın yıllardır kopardığı yaygaraya inananlar için Batı dünyasının her geçen gün dozunu arttırarak uyguladığı ambargolar İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemeye matuftu. Ne var ki, akademik camia ve düşünce kuruluşları için hikâye bambaşkaydı. Zira İran’ın nükleer alandaki çalışmaları İslam İnkılâbı sonrası başlamıyordu ve İnkılab sonrasında da askeri amaçlara yöneldiğine dair somut veriler yoktu. Tarafların aslında neyi imzaladığını anlayabilmek için geçmişe bakmak gerekiyor.
Bugünün dünyasının temelinde İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi yatıyor. 19.yüzyılda sanayi mamullerinin kahir ekseriyetini imal eden İngiltere, aynı zamanda, içten yanmalı motorun geliştirilmesiyle birlikte petrolün sivil ve askeri amaçlarla kullanımının önemini fark eden ilk devlettir. İngiltere, petrol kaynaklarını kontrol ederek sadece bir sahayı/ ülkeyi değil, 20.yüzyılın ekonomisini, sanayisini ve nakil vasıtalarını da elde tutabileceğini düşünmüş ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası sistemdeki pozisyonunu Amerika Birleşik Devletlerine bırakmak zorunda kalmıştır. Siyasi açıdan böyle de olsa, bugün tüm dünyanın kullandığı teknolojik altyapı Sanayi Devrimi’nin oluşturduğu altyapıdan başkası değildir ve petrol bu altyapının ihtiyacı olan enerjinin hem kaynağı hem de binlerce mamulün hammaddesidir.  Bugün çevremizde gördüğümüz hemen her şey bu altyapı ile ilişkilidir. İkinci Dünya Savaşı ise insanlığın gündemine, günlük hayata eklemlenmesi müşkül de olsa, nükleer gücü getirmiştir.
20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşturulan dünya sistemi sadece siyasi bir bölünmenin değil, teknolojinin, üretimin ve pazarın da bölünmesini ifade eder. Bu sistemde nükleer güç olan ve sanayileşmiş Batılı ve Doğulu devletler karar verici konumdadırlar. Bunların arasında Müslümanların hakim olduğu bir devlet yoktur ve neyin, nerede, ne kadar üretileceğine ve nasıl tüketileceğine onlar karar verirler. Teknolojik altyapı mekanik-elektrik-petrol üçlüsüne dayanır. Zamanla sistem içi rekabet mamullerin maliyetini düşürmeyi ve petrol sebebiyle Müslüman coğrafyasına bağımlılığı azaltmayı gerektirir. Büyük sanayi tesislerinin ihtiyacı olan enerji nükleer santrallerden karşılanabilirse de, nakil vasıtalarının önünde hem teknoloji hem de altyapı sorunu vardır. Bir başka ifadeyle, içten yanmalı motorları devre dışı bırakacak teknolojik birikim henüz yoktur ve bu yolda çalışmalar olsa da, mevcut sistem kolayca değiştirilecek mahiyette değildir.
Soğuk Savaş döneminde Batı dünyası kendine ait olmayan petrol sahalarını kontrol ederken, Sosyalist Blok daha ziyade kendi kaynaklarını kullanır haldedir. Bu tabloda İran özellikle 1953 darbesiyle devrilen Musaddık hükümetinden sonra İngiltere ve Amerika’nın tartışmasız gayrı resmi mandası haline dönüşmüştür. Zengin petrol ve doğalgaz kaynakları ile İran, Batılı şirketlerin cirolarını arttıran bir ülkedir. İngiltere ve Amerika İran’ın petrolünü pazara sunarken, İran’ı da Batılı mamullerin açık pazarı haline getirmişlerdir. Bu dönemde İran’ın bütçesinin ağırlıklı bölümü petrol ihracından oluşmaktadır.
İslam İnkılâbı ile doğal kaynaklarını Batı’nın elinden kurtaran İran, onlarca başlık altında 35 yıldır uygulanan ambargoları aşabilmek, İslam İnkılâbı’nı korumak ve İran halkının ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla neredeyse sıfıra yakın bir noktadan, çok zaman el yordamı ile sanayileşmeye çalışmış ve birçok alanda iç tüketimi karşılayacak seviyede üretim gerçekleştirebilmiştir. Bugün tüm ambargolara rağmen İran’ın yıllık bütçelerinde petrol ve gaz dışındaki gelir kalemlerinin oranı istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Bununla birlikte, petrol kullanımı açısından İran için de bir sorun vardır: Üretimin yarısının ülke içinde tüketilmesi ve petrol ihraç eden bir ülke olmasına rağmen benzin ihtiyacının yarıya yakınını dışarıdan karşılaması. İran bu handikabı aşabilmek, sanayisini diğerleriyle rekabet edebilecek şekilde geliştirmek, maliyetleri düşürmek ve üretilen petrolün ekseriyetini ihraç edebilmek için nükleer enerjiye yönelmekle kalmamış, Batı dünyasının 21.yüzyıl için öngördüğü yeni teknolojik altyapının petrol dışındaki alanlara kaydığının da farkında olmuştur. İran’ın ülke çapında kurmayı planladığı 20 adet nükleer santralin temeldeki amacı İran sanayisini fosile dayalı enerji kaynaklarından kurtarmak ve sanayinin enerji maliyetini asgariye indirmektir. Böylelikle İran 21.yüzyılda etkin bir devlet/ toplum olarak var olmayı garanti etmek istemektedir. İran bu kaygısında haksız mıdır?
Haziran 2015’de toplanan G-7 (Gelişmiş/ sanayileşmiş 7 devlet) zirvesi uzun zamandır enerji ve sanayi çevresi ile akademik camiada konuşulan bir hususun siyasilerin ağzından resmi bir söyleme dönüşmesine şahit oldu: 21.yüzyılın sonuna kadar fosile dayalı enerji kaynaklarının kullanımı yerini alternatif kaynaklara bırakacak. Bu kararı açıklamak istersek, bu yüzyılın sonunda kuvvetle muhtemel dünya petrole ihtiyaç duymayan yeni bir teknolojik altyapıya kavuşacak, diyebiliriz. Batılılar uzun bir zamandır hassaten nakil vasıtalarının petrol bağımlılığını azaltacak teknolojiler üzerinde çalışmaktalar. Denizaltılarda ve uçak gemilerinde kullanılan nükleer teknolojiyi büyük gemilere adapte etmek mümkünse de, aşılması beklenen sorun otomobiller ile diğer kara nakil vasıtaları ve daha da önemlisi uçakların petrole ihtiyacının sona erdirilmesidir. Bunun için güneş enerjisi, güçlendirilmiş yeni nesil bataryalar ile desteklenen hybrid motorlar ve nükleer enerjinin düşük boyutlarda kontrol edilebilir formlarına ulaşmak da seçenekler arasında yer alıyor. İşte bu noktada İran ile Batı arasında yürütülen pazarlık salt bir nükleer silah yapıp yapmama meselesi değil, 21.yüzyılda oluşacak teknolojik altyapıya kendi imkânları ile şimdiden hazır olma çabasıdır. Durumun farkında olan İslam İnkılâbı Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei ile İran Meclisi’nin müzakere heyetine ve hükümete İran’ın nükleer araştırma ve geliştirme faaliyetlerinden vazgeçmesi sonucunu doğuracak her türlü anlaşmaya imza atmasını yasaklamasının temel sebebi budur. Bugün İran hali hazırdaki sorunlarının değil önümüzdeki on yılların pazarlığını yapmış haldedir. Doğu Ergil’in ifadesiyle, Batı, İran ile askeri bir yüzleşmenin sadece teknolojik bir savaş olmayacağının, Tahmili Savaş’ta ispatlandığı üzere bir  “ruhani savaş” olacağının bilincindedir ve kendisine fayda sağlamayacak bu yoldan, temelleri atılan yeni sistemde İran’ın kendi adıyla yer almasını kabul ederek çıkmayı denemiştir.
İran’ın tüm Müslümanlar adına bir kazanım olan bir anlaşmaya imza koyması hepimizi mutlu etmelidir. Bunun yanında endişemiz İran’ın genç neslinin rehavete kapılıp bu yarıştan kopması ve süreçte İran’ın Batı’nın pazarına dönüşmesi ihtimalidir. Ümit ediyorum ki, Veliyyi fakih buna da izin vermeyecektir.


9 Haziran 2015 Salı

Yüz yıllık bir yara açılmadan davranalım

Gürkan BİÇEN

Mehmet Akif Ersoy merhum 1912’de yazdığı bir şiire dönemin maceraperest isimlerini ima ederek başlıyor ve “Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk/ Bak nasıl doğranıyor, kalk, baba, kabrinden kalk/ Diriler koşmadı imdadına sen bari yetiş,/ Arnavutluk yanıyor… Hem bu sefer pek müdhiş”, diyordu. Akif’in ima ettiği “üç beyinsiz kafa” dönemin muhteris muktedirleri Enver, Talat ve Cemal Paşa’dan başkası değildi. İttihat ve Terakki’nin layüsel üç adamı Osmanlı’nın sadık halkı Arnavutları cehennem ateşinin ortasına itmiş ve onların İstanbul’dan manen de kopmalarına sebep olmuşlardı. Yine, 100 yıllık bir mesele olarak önümüzde duran Ermeni Tehciri’nde de bu üç ismin adı vardır. Emri veren Enver, uygulayan Talat idi. Cemal ise Suriyeli Arapları tedhiş ederek Arap milliyetçiliğini kışkırtmış, devletin zor anında Araplarla konuşmanın imkânlarını kısıtlamıştı. Bu gün Osmanlı ve paşalar yok ama “üç beyinsiz kafa” tarihi tekerrür ettirmek için yeni bedenleriyle karşımızda duruyor.
Son 12 senede Türk dış politikasına yön veren bakış, bölgesel egemenlik için “başka halklar” üzerinde ameliyat yapılmasını caiz gören bir anlayışı ifade ediyor. Bu politikanın icracısı akademisyen, Şarkiyatçılık disiplininin kibri ile malul bir isim. Tıpkı yüz yıl evvelki benzerleri gibi, ayrıcalıklı kavim telakkisi ona, bölge halklarını zorla yönlendirebileceği;  Şarkiyatçı kibri ise bu halkların yönetilmeyi, şekillendirilmeyi bekleyen nesneler olduğu iğvasını telkin ediyor. Bu şahsın açtığı kapıdan içeri adım atanlar Halep’i, Şam’ı Bağdat’ı, Beyrut’u Kahire’yi, tıpkı kendi ülkeleri gibi ulus devletler üzerinde inşa edilmiş devletlerin bu önemli şehirlerini, Türkiye’nin arka bahçesi, halklarını ise Türklerin kendilerini gelip kurtarmasını ve yönetmesini bekleyen acizler topluluğu olarak görüyor. Bu, kitaplarda kalan bir heves olsa idi, hayalperest bir akademisyenin fantezileri ve Şarkiyatçılık sahasında var olan sayısız şarlatanlık örneklerinden birisidir, diyebilir ve tebessüm ederdik. Ne var ki, böyle olmadı.
2011 yılında Suriye’de başlayan huzursuzluğu fırsata çevirmek, Şam’da Türkiye’ye ve Türkiye’nin müttefiklerine –buna İsrail de dahildir- uyumlu bir hükümet kurabilmek ve böylece Şam’ı Türkiye’nin plaka numaralarından birisi haline getirmek için bu akademisyen – siyasetçi yüz yıl önceki dedeleri ile aynı uğursuz yolu tutturdu: Müslüman halkları kışkırtmak, Müslüman halklara silah doğrulmak/ doğrultturmak… Bunun neticesinde Suriye halkı, “Şam’da namaz kılmak” hevesiyle dolu bir adamın Batılı emperyalistlerle birlikte hareket ederek Suriye ülkesini harap edişine şahit oldu. Bu şahsın Türkiye’de teorik temellerini pazarlamaya çalıştığı, ancak yaptığı atıflardan bir Batı projesi olduğu anlaşılan bu hevesi,  üst düzey siyasetçi ve bürokratların yerel ve bölgesel düzeyde planlayıp sahaya adapte etmesiyle gerçeğe dönüştürülmeye çalışıldı. Bugün biliyoruz ki, bu şahıslar Suriye ülkesini harap etmek için 2 bin tır silah ve mühimmatı yasa dışı yollarla Suriye’ye soktular ve açık sınır politikası adı altında Suriye’ye geçirdikleri on binlerce terörist eliyle Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu’ndan 68 bin askerin, on binlerce milisin ve sivilin hayatını kaybetmesine sebep oldular. Yine onlar, içine düşürdükleri bu çatışma neticesi Suriye şehirlerini de tarumar ettiler. Bu gün Suriye, Türkiye hükümetinin silah desteği verdiğini kabul ve ilan ettiği unsurlar ile halen destek verdiğini kabule yanaşmadığı unsurlar eliyle bir harabeye çevrilmiş haldedir. Suriye halkının insan kayıpları ve sosyal yaralarının yanında, onlarca yılda ancak azaltabileceği maddi zararı da söz konusudur. Türkiye’de yazacağımız tarih kitapları ve yön vereceğimiz medya ile Suriye’ye yönelik haksız ve hukuksuz tutumumuzu kendi halkımızdan gizleyebiliriz. Bu mümkün. Ne var ki, bu çatışmanın ardından Suriye halkının da hayata döneceğini, onların da kendi tarihlerini yazacağını göz ardı edebilir miyiz?
Arnavutlar yüz yıl evvel ellerindeki silahları toplayıp Sırp ve Bulgarlara satan İttihatçıların ihanetini unutmadılar. İttihatçılar yaptıkları yanlışlarla Arnavutlara yaklaşık yüz yıl süren bir acı yaşattı ve bugün bile onlar bir musibetten kurtulup bir başkasına düçar olmuş haldeler. Bugün Arnavut tarihçileri tarihlerinin bu döneminde yer alan isimleri hayırla yad etmiyorlar. Ermeniler evlerine geri dönemedikleri gibi o dönemki yasal düzenlemelere rağmen zararlarının tazmin edildiğini de görmediler. Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi’nin ardından kurulan Cumhuriyet açık yüreklilikle bu meseleye eğilmiş olsaydı, en azından bu insanların mali hakları temin edilseydi, Ermeni meselesi bugünkü boyutuna ulaşmazdı. Bugün sadece Ermeniler değil birçok kalem haklı veya haksız Türkleri bu konuda suçluyor. Cemal Paşa Araplara yönelik tedhişi ile maruf olmasaydı, Arap tarihçiler o dönemi karanlık bulmayabilirlerdi.
Suriye ülkesinin yerle bir edilmesinde inkâr edemeyeceğimiz bir payımız var. Suriye halkı ve devleti ile tıpkı daha öncekiler gibi onlarca yıl sürecek bir husumete kapı aralamamak için bugünden davranmamız gerekiyor. Hemen şimdi onların siyasi, sosyal ve ekonomik istikrara kavuşmaları için harekete geçmemiz, terör faaliyetine dahil olan siyasi ve bürokratik kadroyu görevlerinden uzaklaştırmamız, Suriye ülkesinin imarı için samimi bir gayreti ortaya koymamız icap ediyor. Her savaş biter ve galipler tarihi yazar. “Maceraperest Şarkiyatçı”nın ancak birkaç hafta süre verdiği Beşar Esad’ın Suriye’nin kaderine yazılı olduğu tartışmasız. Yine tartışmasız olan bir şey de, savaştan sonra filizlenecek Suriye ve Arap edebiyatında, sinemasında, şarkılarında, türkülerinde, eğitim sisteminde velhasıl birçok alanda Türkiye’nin “üç beyinsiz kafa”sının Suriye halkına yaşattıklarının anlatılacak olmasıdır. Biz, yüz yıllık bir yara açılmadan, şimdiden davranarak, en azından, Türkiye halkının bu yanlışa bir son verme arzusunu ortaya koymalıyız.