Translate

20 Aralık 2012 Perşembe

İbneliği savunmak Türkiye’ye düşmüş


Gürkan BİÇEN


 1999’da gerçekleştirilen NATO operasyonuyla Kosova bir Sırp sömürgesi olmaktan çıkarılarak Amerika ve Avrupa’nın doğrudan kontrolü altına aldığı yeni bir sömürge haline getirildi. Sırplar ile Arnavutlar arasındaki gerilim bir yandan Arnavutların kavmiyetçi damarını beslerken, diğer yandan Sırplarla farklı dinlerden olmaları sebebiyle dini aidiyete de az çok dikkat edilmesini zorunlu kılıyordu.

Kosova’nın Amerikan sömürgesi olmasından bu yana Arnavutlar kendilerini kelimenin tam anlamıyla Batı’nın kucağında buldular. Onları Sırp tahakkümünden kurtaran Batı, Arnavutlar için Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir demek abartılı bir iddia olmayacaktır. Balkan bölgesinde 70 bin kilometre kare alana yayılmış yaklaşık 6 – 7 milyon nüfuslarıyla Arnavutlar Batı için sadık bir hizmetkâr olmaya hazır haldedirler. Elbette ki hizmetkâr efendinin talimatları ve arzuları doğrultusunda hareket edecektir. Bu süreçte efendi ise hizmetkârın görevini severek ve layıkıyla yapması için uygun ortamı hazırlamak için çaba sarf edecektir.  

Kosova’nın Avrupa-Atlantik süreçlerine entegrasyonu siyasi, ekonomik, kültürel ve dini asimilasyonu beraberinde getirdi. Arnavutlar Avrupa’nın idari, Amerika’nın askeri ve ekonomik tahakkümüne boyun eğdiler. Yine Kosova Batılı misyonerlerin cirit attığı bir alana dönüştü. Ancak Batı bununla da yetinmedi ve yeni bir adım attı. Küresel düzeyde yürütülen bir projenin parçası olarak “ibnelik” Kosova’da canlandırılmaya, meşru hale getirilmeye çalışılıyor.

CIA tarafından finanse ve organize edilen National Endowment for Democracy kurumu tarafından desteklenen Kosovo 2.0 isimli organizasyon Kosova’da ibneliğin yaygınlaştırılması ve meşrulaştırılması için gayret sarf ediyor. Arnavut toplumunun aile yapısına ve temel karakterine saldırı niteliğindeki bu çalışmalar Kosovalı Müslümanları rahatsız ederken bu organizasyon yeni bir faaliyet ilan ediyor: Seks Partisi ve film gösterimi.

14 Aralık 2012’de düzenlenmesi planlanan bu faaliyet Kosovalı Müslümanların gazabına uğradı ve bir grup Müslüman tarafından basılıp dağıtıldı. Olayın ardından yapılan açıklamalar Batı’nın Kosova’daki iğrenç varlığını, ilişkilerin boyutunu bir kez daha ortaya koydu. Amerikan elçisi Tracey Jacobson, Avrupa Birliği özel temsilcisi Samuel Zbogar, OSCE başkanı Elaine Conkievich, Avrupa Parlamentosundaki lezbiyen raportör Ulrike Lunacek ve hatta Uluslararası Af Örgütü Müslümanların bu eylemini kınayan açıklamalar yaptılar. Yine Kosova ve Arnavutluk’tan birçok “analist” Seks Partisini basan Müslümanları ve onların şahsında Kosova Müslümanlarını “Taliban”, “Vahhabi”, “Aşırı dinci”, “barbar” olarak tanımladılar. Öyle ki “ibne”ler ile dayanışma mektubu yazanlar bile oldu.

Kosovalı Müslüman önderlerden Fuad Ramiqi Kosova hükümetinin türbanlı bayanlara uyguladığı baskı ve ayrımcılık karşısında sessiz kalan Amerikan yönetimi ve Avrupa hükümetleri ile Af Örgütü gibi kurumların kendi halinde yaşayan herhangi bir ibne ile uğraşmayan ancak ibneliğin sistemli ve saldırgan bir şekilde yayılıp meşrulaştırılmasına karşı koyanlara yönelik linç kampanyasının Batı’nın ikiyüzlülüğünü yansıttığını söyledi. Ne var ki, Kosovalı Müslümanlar için en acı darbe Türkiye’den geldi. Kosova’da herkes Türkiye’nin yürüttüğü (bazı yardım kuruluşlarımızın içinde bulunduğu faaliyetlerle) Suriye karşıtı kampanyada Kosova’dan toparlayıp ölüme gönderdiği Selefi Arnavutlarla ibnelerin düzenlediği Seks Partisini basan Arnavutların aynı kişiler olduğunu biliyor. Kosova basını bir yandan Suriye hükümetine karşı savaşıp ölen bu Arnavutları diktatörle mücadele eden kahramanlar olarak tanımlarken, öte yandan ibneliğe karşı çıkmaları sebebiyle bu insanlara barbar muamelesi yapıyor. Muhafazakâr yönetimiyle Türkiye Suriye meselesinde kullandığı bu insanları arkadan hançerliyor. Seks Partisinin basılmasının ardından Türkiye’nin Priştine elçiliği şöyle bir açıklama yapıyor:

“Türkiye Cumhuriyeti Priştine Büyükelçiliği, Kosova 2.0 dergisinin lansmanı esnasında, 14 Aralık  Cuma günü bazı radikal gruplar tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemlerini esefle karşılamaktadır.
Şiddet asla kabul edilemez bir olgudur ve bu türden şiddet olayları kamu düzenini, ifade hakkını, basın özgürlüğünü ve cinsiyet temelinde ayrımcılık yapılmamasını tehlikeye atmaktadır. Kosova makamlarının, bu şiddet eylemlerinin faillerini en kısa zamanda bulacağından ve bu vesileyle Kosova’da insan haklarının Kosova Anayasası ve kanunları çerçevesinde ırk, din, etnik köken, cinsiyet veya cinsel yönelimden bağımsız olarak her şartta korunacağından şüphe duymamaktayız”.

Fazla söze ne hacet! Kosovalı Müslümanlar ibneliğe ve ibnelere karşılar. Türkiye’nin açıklamasının ne anlama geldiğini Müslüman Arnavutlara izah edecek birisi var mı?

Not: Eşcinsel, homoseksüel gibi kavramlar yerine ata yadigarı “ibne” kavramını kullanmamdan rahatsızlık duyanlar olabilir ancak diğer kelimelerin hiçbirisinin dilimizdeki “ibne” kelimesinin çağrışımlarını karşılamadığı ortadadır. Mazur görünüz.

24 Kasım 2012 Cumartesi

Nasrallah’a mektup yazın

Gürkan BİÇEN


Uzun tecrübelerin sonunda toplumun dimağından damıtılıp herkesin dikkatine sunulan atasözleri kişinin benzer durumlarda tecrübe etmesi muhtemel hakikati önceden ihtar eder, diyebiliriz. Mesela, “İt ürür kervan yürür”, böyledir.

Orta Doğu’da yaşananları Amerika önderliğindeki Batı Dünyası’nın İslam ülkelerindeki tasallutuna son verme ekseninde okumak istemeyenler, bakışlarını Batı ile birlikte egemen ülke Türkiye ihtimaline odaklayanlar, işe, bu hayale ulaşmak için Suriye’de yaratmak istedikleri iç karışıklığa engel olması muhtemel güç merkezlerine saldırarak başlamışlardı. Amerikan atının Türk’ün hizmetine verildiğini sanan bu cengâverler bir buçuk sene evvel kalem şeklindeki kılıçlarını sallayarak Nasrallah’ı Türkiye’nin bu muazzam projesine (!) teslim olmaya davet etmişlerdi.

Nasrallah’ın açıklamalarıyla ilgilenmedikleri, bunların bir öneminin olmadığı, bu kalemşor Türklerin derdinin, bir başka atasözüyle ifade edersek, üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu kısa sürede icat ettikleri “sözde direniş ekseni” yaftasıyla açığa çıkmıştı. Bölgenin tek yabancı unsuru Siyonist yapı ile Suriye’nin yerel halkını ve iktidarını bir kefeye koyan bu kalemler ve onların para babaları Esad-Nasrallah-Netanyahu üçlemesini sıklıkla kullanmış, Esad ve Nasrallah’ın Siyonistlere karşı savaşının gerçeği örtmenin bir bahanesi olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bu kalemlerden bazıları öylesine uç noktalara varmışlardı ki, Siyonistlerle yapılıyor gibi görünen savaşın bile aslında Türkiye’nin yükselen gücünü önlemek için icat edildiğini yazmışlardı.

Türk hükümetinin himmeti ve vazifelendirmesiyle içinde birçok STK ve yardım kuruluşunun yer aldığı bir cephe Baas rejiminden çok Hizbullah’a ve Türkiye’de Hizbullah’ın doğru bir yolda ilerlediğini savunanlara saldırmışlardı. Bunlara göre, Türk hükümetinin tutturduğu yolun yanlış olduğunu söyleyen herkes “sözde direniş ekseni”nin hain Baasçılarından başkası değildi. “Direniş kendi yolunda ilerliyor, bu ilerleyişi sekteye uğratmayın”, diyenlere bu kalemler, “Direniş ekseni kırılacakmış. Neye direndiniz şimdiye kadar, kimin tavuğuna kışt dediniz? Kafiri sürüp önünüze kovaladınız da biz mi görmedik. Hangi Müslüman’ın elinden tuttunuz, hangi kafirin karşısına göğsünüzü siper edip çıktınız.”, diyebilecek kadar hakikate düşman kesilmişlerdi.

Siyonistler bir kez daha Gazze’ye saldırdılar ve “takke düştü kel göründü” Nasrallah’ın 2008 yılında ortaya koyduğu Beyrut’a karşılık Tel Aviv denklemi birden Gazze’ye karşı Tel Aviv’e dönüşüverdi. Tel Aviv’e düşen Fecr-5 füzeleri sadece Siyonistlerin binalarını vurmakla kalmadı, Türkiye’deki “sözde İslamcı” ancak hakikatte kavmiyetçi, mezhepçi, bayrakçı, toprakçı ve iktidar hırsıyla kavrulmuş yahut iktidara susamış taifeyi de vurdu. Şimdi onlar, keşke Fecr-5’lerin üzerinde “Made in İran” yazmasaydı; keşke Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın Katar’ın Batı’nın vaatleriyle kandırmaya çalıştığımız Hamas ve İslami Cihad savaşın sonunda füzelerin sahibini açığa çıkarıp teşekkür etmeseydi ve belki keşke çatışma biraz daha sürseydi de yardım için açılan/ açılacak hesaplara milyonlar yatırılsaydı, diyorlar.

Bugün direniş yeni bir merhalededir. Siyonist yapının siyasi ve askeri varlığını sona erdirme kararlılığındaki direniş hareketlerine gerçekten yardım etmek isteyen her kalem sahibi, Nasrallah’a mektup yazan, İranlılarla karşılıklı oturup onlara “dertlerinin ne olduğu”nu sormayı hayal eden haddini bilmez Türk kalemşorları Türk halkını sevk etmeye çalıştıkları bu yanlış yol sebebiyle kınamalıdır.

Ben onları kınıyorum, Nasrallah’a mektup yazıp özür dilediklerini görene kadar da kınamaya devam edeceğim.

17 Kasım 2012 Cumartesi

İşte kabarıyor aşk denizi


Gürkan BİÇEN

Ruhları daraltan, kalpleri bulandıran, omuzları çökerten hadiselerin gelip çattığı zamanlarda, tüm bunların Levhi Mahfuz’dan bir parça olduğuna ve orada yazmayan hiçbir şeyin kendilerine isabet etmeyeceğine iman edenler, “Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”, derler. “Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”

Siyonist rejim tanklarını, toplarını, zırhlılarını, uçaklarını, uydularını, müttefiklerini toplamış ve için içi denilebilecek bir yere hücum etmiş. Düşmanın yavelerini dillerine dolayanlar, "Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun.", diyorlar. Allah’ın günlerini bilenler ise bu sözlere, “Bu bir harptir. Bir gün onlar bize galip gelir, bir başka gün biz onlara galip geliriz ve nihayet Allah bizim sadakatimizi görür de zaferi bize yenilgiyi düşmana nasip eder”, diyerek karşılık veriyorlar.

İmam Humeyni, “Allah’a hamdolsun ki, düşmanlarımızı ahmak yarattı”, diyordu.  İmam irtihal etmiş olsa da, hayat devam ediyor ve Müslümanlar için hamd kapısının sürekli açık kalmasına sebep ahmaklar hala mevcut ve  Siyonistler listenin başında yer alıyorlar.

Siyonistler, tıpkı Musa’nın kavmi gibi nesillere uzanan zorlu bir imtihanın muhatapları olan Filistinli Müslümanların, onlara ev sahipliği yapan Lübnanlı Müslümanların, onların ve ümmetin velisi İranlı Müslümanların, zincirlerini kırmanın peşindeki Mısırlı, Arabistanlı Müslümanların ruhlarında kabaran denizi, “Lebbeyk” nidasıyla fırtınalar koparan o aşk denizini bilmiyorlar. Siyonistler Müslümanların nihai zaferine giden yolun aydınlığı, fecri sadık görülmeye başlandığında Batı dünyasının kendilerini terk edip gideceğini de bilmiyorlar. Siyonistler Yahudiler için yeni bir hayal kırıklığının kapılarını aralıyorlar.

Arap şeyhlerinden her türlü yolla gasp ettikleri petrodolarla Müslümanlara ait topraklarda Müslümanlara zulmeden Siyonistler tarihin kırılma noktalarına, sadıkların sözlerine ve vaatlerine itibar etmek istemiyorlar. Atalarının resullerin sözlerine kulak tıkamalarına benzer bir şekilde onlar, bugün de kafalarını aynı duvara çarpıyorlar. İran İslam İnkılâbı’nın Siyonist rejimin ölüm fermanı olduğunu, Hizbullah’ın kendisini bu fermanı infaz ile memur hissettiğini, Hamas ve İslami Cihad’ın da bu fermanın birer suretine sahip olduklarını görmezden geliyor. Bu yüzden olsa gerek, Gazze’ye hava saldırıları düzenleyen Siyonist rejimin on binlerce askeri kara harekâtına hazırladığı haberleri yayılıyor.

2006 Hizbullah – İsrail Savaşı’nda uğradığı hezimetten sonra Siyonist rejim Lübnan’a beş tümen askerle saldıracağını söylediğinde Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, “Biz bu tehditleri hafife almıyoruz. Bu tehditleri ciddi bir şekilde ele alacağız. Fakat bu durum, bizleri korkuya veya endişeye sevk etmeyecektir. Onlardan korkmuyoruz.”,diyerek başladığı sözlerine, “Düşmanlarımızın ordusu gasıp rejimlerinin kuruluşundan bu güne dek görmediği bir şeye; çatışma meydanlarındaki cesur, dayanıklı ve adanmış direnişçilerin öngörülemeyen savaş metotlarına tanık olacak. Barak'ın bu sözüne karşılık ben de yeni vaadimi söylüyorum; Senin 5 tümenin bizim dağlarımızda, vadilerimizde, köylerimizde ve evlerimizde yok olacak. 5 tümeninle birlikte senin gasıp devletin de kutsal topraklarımızda yıkılacak. Barak, Mofaz ve Aşkenazi ileride vuku bulacak bir savaşın hızlı, açık ve net bir zafer olacağını söylüyorlar. Buna karşılık ben de Allah’a tevekkül ettikten sonra onlara şunu söylüyorum; Biz bu savaşın olmasını istemiyoruz. Fakat tehdit ettikleri ve vaat ettikleri gibi savaş olursa savaşın her bir günü bizim için zafer olacak. İnşaallah zafer kesin, net ve açık olacak.”, ifadeleriyle devam ediyordu. Bu, sadık bir vaatti.

Gazze çevresinde Siyonistler, bir duvarın kurşunla bağlanmış tuğlaları gibi sağlam bir sınır bulacaklardır. Aşk denizinde kaynayan ruhları kanatlandıran melekler, atılan her bir mermiyi helak edilecek Siyonist’e isabet ettirmek üzere teslim alacak ve bu vazifesinde hiçbir kusur göstermeyecektir. İşlerin sonunun Allah’a döneceğini bilenler, atanın da vuranın da ahmak bir düşmanı yenilmiş ekin yaprağına çevirenin de kendileri olmadığını elbet bileceklerdir.

Bir okyanus gibi kabaran ümmet Filistin topraklarını silip süpürecek geride aşk denizinde akan gemiden başkası kalmayacaktır.



10 Kasım 2012 Cumartesi

Manifestosuz Dava: Mavi Marmara

Gürkan BİÇEN

Belki en doğrusu, Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın 9 Haziran 2000’de Beni Şiş’te yaptığı Zafer Bayramı Konuşması’ndan bir bölüme yer vererek başlamaktır. Nasrallah Lübnan’ı apar topar terk eden Siyonist düşmanın ardından Direniş erlerine, Direniş halkına yaptığı o konuşmada tam bir kararlılık, ihlâs ve tevekkülle şöyle diyordu; “Her şey Direnişin hizmetindedir; Seyyid Abbas, ulema, yiğitlikler, şecaatler, siyaset, kurum, mal ve propaganda; tamamı Direnişin hizmetindedir. Direniş siyasetin, kurumların, kişilerin ve dünya malının hizmetinde değildir. Direniş Allah’ın kuludur ve zafer peşindedir. Bu yüzdendir ki Lübnan’da Direniş zafere ulaşmıştır.”

6 Kasım 2012 günü Nasrallah’ın bu sözlerine ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu bir kez daha anladım. O gün, hani Siyonist düşmanın beynini dağıtması için gönderdiğimiz hakikat kelimesinin, Mavi Marmara’nın şehitlerinin Direnişi İstanbul’a, İstanbul Adliyesi’ne, silahların susup kalemlerin konuştuğu bir savaş meydanına taşıdıkları gün, Filistin’in, Lübnan’ın, Filistin için can veren tüm Arapların, Müslümanların ve hatta gayrı Müslimlerin ruhları iki yüz elli kişilik salonu dolduranlarla birlikte orada yer almıştı. İşte o gün beklenen olmadı ve Akdeniz’in sularını yara yara Siyonist düşmanın kalbine ilerleyen Mavi Marmara yüklendiği anlamın çok gerisinde bir yüzle geldi salona.

Mavi Marmara Gazze’nin mağdurlarına ekmek götüren bir gemi değildi. Mavi Marmara yiyecek, giyecek, çocuk bezi taşımıyordu. Bilakis Mavi Marmara “anlam”ı yüklenmişti ve Siyonist düşmanı korkuya salan da buydu. Mavi Marmara Özgürlük Filosu’nun özgür ruhlarının Filistin halkına taşımak istediği özgürlükten başkası değildi. Ne o bir gemiydi ne de yolcuları turist. O, kelimenin tam anlamıyla Siyonizm’e meydan okumanın ete kemiğe bürünmüş haliydi.

Hal böyle olunca, Direnişin mahkeme salonunda da devam edeceğini ummuştuk. En azından her bir gazinin, şehit yakınının İsrail’i tanımadığını ilan ederek konuşmaya başlayacağını düşünmüştük. Olmadı…

Mavi Marmara direnişi, Akdeniz’de seyreden iyi çocuklara saldıran kötü çocukların onları kendi mahallelerine zorla götürmesine dair bir hikâye gibi anlatıldı. Nasıl desem, neye benzetsem, tam olarak bilemiyorum. Muhtemelen Pal Sokağı Çocukları romanı bir benzerlik oluşturabilir, bu tür anlatımlar için.

Mavi Marmara şehitlerinin efendisi Furkan Doğan’ın babası Ahmet Doğan’ın salonu duygulandıran konuşmasının ardından davanın siyasi manifestosunun niçin ilan edilmediği, İHH’yı, gazileri, şehit yakınlarını bundan alıkoyanın ne olduğu anlaşılamadı. Davaya siyaset karışmasın mı istenmişti? Hâlbuki Mavi Marmara neticeleri itibariyle tam anlamıyla siyasi bir karşı koyuştu. Mavi Marmara’nın siyasi neticeleri olduğu gibi, Siyonist düşmanın saldırısının da siyasi neticeleri olacaktı, olmalıydı ve dava ancak bu sürecin bir parçası olarak telakki edilmeliydi.

Mavi Marmara’nın misyonunu hatırlatması için gemiyi muhafaza etmekten daha önemlisi Mavi Marmara’nın siyasi manifestosunu ilan etmekti. Bu gerçekleştirilmeden geçirilecek her saniye Mavi Marmara davasını basit bir cinayet davasına indirgeyecek ve failler ceza almış olsalar bile bu, kötü çocuklara hak ettikleri cezayı veren Türk yargısının azametini göstermekten başka bir kazanım sağlanamayacaktır. Mavi Marmara Direnişin hizmetinde ise mahkeme salonlarında da bu misyonunu devam ettirmelidir.

Mavi Marmara Direnişin malıdır. Öyle de kalmalıdır. Mavi Marmara yüklendiği “anlam”a sadakat göstermelidir. Böyle olduğunda biz Nasrallah’ın şu sözlerini ruhumuzda yankılanırken bulacağız; “Zaferi getiren mücadele değildir; mücadele Allah’a karşı sadakatimizin şahididir. Zafere anlam kazandıran da, işte bu sadakattir.”

21 Ekim 2012 Pazar

Vay başımıza; Devlette devamlılık esasmış



Gürkan BİÇEN

Paradigmanın kendisini değil paradigmadaki yerini sorgulayanların, razı olabilecekleri bir pozisyonun açılmasıyla kurmayı sevdikleri bir cümledir, “Devlette devamlılık esastır.” Türk siyasi tarihinde bir dönemin mazlumlarının iktidarı paylaşmaya başlamalarının ardından ezbere kullandıkları bir sözdür bu, aynı zamanda.

28 Şubat süreciyle iddialarının tamamından vazgeçmeye zorlanan Müslümanlara karşı işlenen suçların uluslararası mahkemelerde yapılan yargılamaları Müslümanların Ak Parti ile birlikte Ankara’nın labirentlerini merakla dolaştıkları bir döneme denk gelmişti. Dışişleri Bakanlığı koltuğuna Yaşar Yakış layık görülmüş ve fakat bir süre sonra o, yerini Abdullah Gül’e bırakmıştı. Abdullah Gül’ün bakanlığı döneminde –ve halen- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde haklarını arayanlara karşı Türk hükümetinin tutumu baskı dönemi hükümetlerininkinden farklı olmamış, haklarını Türkiye’de alamayan mağdurların Avrupa’daki hak arama çabalarının karşısına benzer bir tutumla çıkılmıştı. Abdullah Gül ve dışişleri personeli bu tutuma basit bir cümle ile açıklık getiriyorlardı: Devlette devamlılık esastır.

Batı basınının “Arap Baharı” olarak isimlendirdiği halk hareketlerinin rüzgârı Mısır’a ulaştığında ve Tahrir Meydanı kalabalıklarla dolduğunda, Avrupalı televizyon kanalları Avrupa’nın çeşitli kentlerine dağılmış Müslüman Kardeşler üyelerinin/ yetkililerinin bölgesel barışa vurgu yapan röportajlarını yayımlıyordu. Biz ise, Türkiye’de, Tahrir Meydanı’na sabitlenmiş bir – iki kameradan yansıyan kalabalığı izliyorduk. Hüsnü Mübarek’in Tunus’un devrik diktatörü Zeynel bin Abidin gibi iktidarı bırakmak zorunda kalması ancak Mısır’ı terk etmemesi temsili bir yargılamanın yolunu da açmış oldu. Bu yargılamada ekranlara yansıyan sahneler Mısır’da bir zihniyetin değil aktörlerin değişiyor olduğu izlenimini uyandırıyordu.

Müslüman Kardeşler ve Selefiler’in Tahrir Meydanı’nın adalet ve özgürlük istediğini söylemelerine rağmen Mübarek’i, onun geçmişte muhaliflerine yaptığı gibi, mahkeme salonundaki bir demir kafese sokuyor olmaları, Mısırlı Müslümanların da “Devlette devamlılık esastır” ilkesini takip edeceklerini gösteriyordu.  Mısır halkı buna razı olabilirdi. Nihayetinde onlar kendi serüvenlerini yaşıyorlardı. Ne var ki, devlette devamlılık esası mahkeme salonlarından dış politikaya uzandığında Mısır’a umut bağlamış bir başka halkı da yakından ilgilendirir hale geliyordu.

Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarını heyecanla izleyen Filistin halkı ve Filistinli hareketler bu ayaklanmaların Siyonist rejimin varlığını reddeden yönetimlerin iktidara gelmesiyle neticeleneceğini ummuşlardı. Filistinli hareketlerde, ayaklanmalar sırasında Müslüman Kardeşler yetkililerinin Mısır’ın onuru temelinde yükselttikleri uluslararası anlaşmalara sadakat açıklamalarını geçiş döneminde Müslümanların aldığı bir tedbir olarak kabul etme eğilimi kendisini açıkça belli ediyordu. Ancak İran İslam İnkılâbı’nın Filistin davasını İslam ümmetine mal etmesine kadar geçen süreçte, Filistin meselesi öncelikle bir Arap meselesi olarak görülmüş ve Arapların Siyonistler karşısında aldıkları yenilgilerle geri çekilmelerinin ardından da tam anlamıyla bir “Filistinli Meselesi”ne dönüşmüştü. Mısır’ın Siyonist varlığı bir devlet olarak tanımasının üzerinden geçen yaklaşık 40 yılda Filistin’in özgürlüğü Mısır için itikadi bir vazife değil, Mısır’ın onurunun kurtarılması için bir araç haline gelmiştir. Yalnız,  sırasını beklemesi gereken bir araç…

“Devlette devamlılık esastır”,savunması, her toplumun, kendi iradesini geçmişlerin hikâyelerine bağlamasından başkaca bir anlama gelebilir mi? Geçmişte yapılan hatalar yeni nesilleri niçin bağlasın? Kendi dönemini yaşayan toplumların geçmişin hatalarına “hayır”, deme hakkı yok mudur? Bu ve benzeri sorulara zincirleri kıracak cevaplar bulamıyorsak, gelip geçen ümmetlerin yaptıklarından sorulmayacağımızı ancak onların hatalarını tekrar edenler olarak kendi hesabımızla muhakeme olunacağımızı göz ardı ediyoruz demektir.

Mısır halkı, Mısır’ın gençleri Mursi’ye sormalıdır: Enver Sedat’ın ve Hüsnü Mübarek’in tercihlerini kabul etmek zorunda mıyız? Bunların kararlarının neticeleri devam edecekse, bize sorulmadan alınan bu kararlar geçerliliklerini koruyacaksa, meydanları niçin doldurduk, niçin şehitler kazandık?  

Mursi’nin Türkiye’nin muhafazakârları gibi bayındırlık işlerini tarihi kararlara öncelediği görülüyor. Bu yolun sonunda tıpkı Türkiye’deki sağcı iktidar gibi Mısır’ın Müslüman Kardeşleri de Batı Dünyası’na yelken çevirirse şaşırmamak gerekiyor. Bir bütün olarak hesap edildiğinde, Filistin’in kurtarılmasını itikadi bir vazife addeden İran İslam Cumhuriyeti’nin şeytanlaştırılmasına göz yuman ve hatta Suriye İhvanı örneğinde olduğu gibi bu ameliyeye bizzat katılan Müslüman Kardeşler’in Filistin’i kurtarmak bir yana, kendisine bel bağlayan HAMAS’ı da yolda bırakacağı anlaşılıyor.

Devlette süreklilik devam ederken ufukta HAMAS için bölünme ve direniş cephesinden çıkarılma ihtimali beliriyor.