Translate

1 Ekim 2013 Salı

Destur ya Şevki Hoca

Gürkan BİÇEN

Sene 1989… Milli Gençlik Vakfı Eskişehir Şubesi’nin pencereleri Yalaman Adası’na bakan dairesinde televizyona kilitlenmiş birkaç gençten birisiyim. VHS videokaseti döndükçe ekrana ateşli bir hatibin görüntüsü yansıyor; Şevki Yılmaz. “Vallahi, bana üç saat televizyona çıkma izni versinler şu kellemi vermeye razıyım”, diyor Şevki Hoca. Yer gök inliyor, ya Allah, ya Allah diyoruz biz gençler. Şevki Hoca konuştukça büyülüyor, o büyüledikçe Refah Partisi büyüyor.

Bir hafta kadar evvel Kosova’dan bir dostum ile internet ortamında görüşürken, “Gürkan, bu Şevki Yılmaz Erbakan’a yakın değil miydi?”, diye sordu. Evet, öyleydi ama şu an Erdoğan’ın yanında ve hatta duyduğum kadarıyla “Sıkı Tayyipçi” imiş, diyorum cevaben. Dostum devam ediyor; Geldi buraya, Prizren’e, bir konuşma yaptı, şaşırdık.

İnsanoğlu şaşırmaya görsün. Bir kere şaşırdı mı onu yola ize koymak da zor oluyor. Hele ki bir zamanlar önde olanların şaşırması daha da vahim sonuçlara yol açıyor. Onların şaşırması kimilerini şaşkınlığa uğratırken kimilerini ise tıpkı kendisi gibi şaşırtıp yoldan çıkarıyor. Belki bunun için İmam Humeyni bir mektubunda, “İslam tarihi büyük adamlarının ihanetleri ile doludur”, diyordu.

Birkaç gün evvel bu sefer bir başka dostum Şevki Yılmaz’ın bir yazısını yolladı. Şevki Hoca Yeni Akit gazetesinden sesleniyordu okuyucusuna ve diyordu ki, “Ey İran! Ne zaman mazlumların yanında olacaksın!?” Hoca’nın sözlerini hayretler içinde okudum. Hoca birkaç gün evvel Prizren’e yaptığı ve benim dostumun bana aktardığı ziyaretten bahsediyor ve Kosovalıların İran hakkında kendisine söylediklerini bu yazı ile aktardığını iddia ediyordu. Şevki Hoca’ya göre Kosovalılar İran’ın Kosova’yı tanımamasından hayli rahatsızlarmış ve İran hakkında hayli kötü sözler sarf etmişler. Yazıyı okumadan birkaç gün evvel meseleden haberdar olmam ve Kosova’daki dostumun da bana böyle bir şeyden bahsetmemesi sebebiyle yeni bir görüşme ihtiyacı hissediyorum ve bu yazıyı da dostuma yolluyorum.

Dostum yazıyı okuduktan sonra, “Gürkan, bu neredeyse tümüyle yalan yanlış bir yazı”, diyor  ve devam ediyor: “Evet, Şevki Yılmaz ve birkaç kişi Prizren’e geldiler ve Şevki Yılmaz Prizren Medresesi’nde akşam dokuz ile on bir arasında yaklaşık 100 dakika boyunca durmaksızın konuştu ve hiçbir soru cevap kısmı olmaksızın, Arnavutlara ve Türklere söz hakkı vermeksizin ayrıldı gitti. Burada ne Arnavutlar ne de Türkler İran ile ilgili bir söz söylediler. Zaten Kosova’nın bağımsızlığı ve İran meselesi onun anlattığı gibi değil. Her şeyden evvel Kosova şu an EULEX yönetiminde, Denetimli Bağımsızlık statüsünde olan bir devlet. Yani sizin anladığınız anlamda tam bağımsız bir devlet değil. İkincisi, Kosova’nın Birleşmiş Milletler’de tanınması demek Filistin Devleti’nin tanınmasına benzer bir tanınma demektir. Yani üye olmayan devlet statüsü elde etmesidir. Rusya BM Güvenlik Konseyi’nde Kosova’nın bağımsız bir devlet olarak BM’ye üye olmasına izin vermedikçe Kosova’nın böyle bir imkânı yok. Üçüncüsü, Kosova devlet yetkilileri İran’dan resmi olarak bir tanınma da istememişler. İki sene evvel Prizren’e gelen İran’ın Arnavutluk elçisi bunu açık bir şekilde ifade etmişti. Bizim devlet yetkililerimiz İran’dan bu konuda bir randevu bile talep etmemişler. Dördüncüsü, biz burada ne İran’a ne Şiilere ne de Hizbullah’a bir şey dedik. Şevki Yılmaz bize ‘BOP’a engel olan Şiiler ve Hizbuşşeytan’dır’, dedi. Biz Şevki Yılmaz’ı yüz dakika dinledik ve çıkıp gitti.”
Şevki Hoca öyle yazsa da, Kosova kendisini doğrulamıyor. Şevki Hoca gittiği yeri de tanımıyor. Prizren’de gördüğü camiler ona Sultan Murat devrinde yaşadığı hissi verebilir ama vaziyet öyle değil.

Şevki Hoca bilmez, bugün Arnavutluk ve Kosova Amerika tarafından yönetiliyor. İran’ın Arnavutluk’a teklif ettiği her türlü anlaşma önce Amerikan dışişlerinin kontrolünden geçiyor. Sırf Amerika onay vermediği için bugün Tahran ile Tiran arasında doğrudan uçak seferleri düzenlenemiyor. Öğrenci değişim programları uygulanamıyor. Arnavut politikacılar İran karşısında Batı’nın yanında koşulsuz yer alacaklarını her daim ve açıkça ilan ediyor. Sali Berişa, “Bugün yeryüzünde yaşayan tek bir Hitler biliyorum o da Ahmedinecad’tır”, diyebiliyor. Şevki Hoca bilmez, İran Türkiye’nin Balkanlardaki varlığından rahatsızlık duymuyor bilakis Balkanlarda İslami varlığın devamı için Türkiye’nin varlığını elzem görüyor.

Yazısında Müslüman Arnavut halkına olan ilgisini ve sevgisini izhar eden Şevki Hoca Erbakan’ı bırakarak peşine takıldığı Erdoğan’ın Arnavutluk’taki son genel seçimlerde Sosyalist Parti’yi desteklediğini, Sosyalist Parti Genel Başkanı Edi Rama’nın bir Türk ve İslam düşmanı olduğunu, yine bu adamın Soros’un bir numaralı adamları arasında yer aldığını, Sosyalist Parti’nin genel seçimi kazanmasından sonra Türkiye’nin Arnavutluk’a büyük miktarda kredi vereceğini açıkladığını kuvvetle muhtemel bilmiyor.

Anlaşılan o ki, Şevki Hoca eski Şevki Hoca değil. İktidara bitişik olmak onu adalet duygusundan ve hakikate sadakatten uzaklaştırmış. Bir ihtimal, Şevki Hoca Kosova’da Türkiye ve Erdoğan yalakalığı yaparak nemalanan birkaç densize denk gelmiştir ve bunlar hoşuna gitsin, Türkiye’ye döndüğünde onları da methetsin, bakın ne evladı Fatihan var orada desin diye Şevki Hoca’nın kulağına fısıldamışlardır.

Öte yandan, Türkiye’nin Suriye bağlamında Arnavutlara olan ilgisi de dikkatlerden kaçmıyor. Yine Yeni Akit gazetesinde Muhsin Meriç müstear ismiyle yazan İDSB Genel Koordinatörü Cihangir İşbilir yakın zaman evvel, yanında Şevki Yılmaz da olduğu halde, Arnavutluk’ta idi. Konu elbette ki Suriye ve Mısır’dı. Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’dan Suriye’ye gönderilen Arnavutların sayısının 300’ü bulduğu, bunların onlarcasının öldürüldüğü bir dönemde, bu insanların yakınlarının “Oğlumuz en son Türkiye’ye çalışmaya gidiyorum diyerek evden ayrıldı” sözünde ittifak etmesi ilginç değil midir? Müslüman Arnavutları Müslüman Suriye halkına karşı savaştırmak için teşvik ve tahrik eden unsurların arasında kimlerin olduğunu bilmiyor muyuz? Bu kişiler Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da kimseden habersiz, gözlerden ırak dolaştıklarını mı zannediyorlar? Hayır, onların Arnavut bölgesinde attıkları her adımı biliyoruz ve elbette bir gün Arnavutlar, Müslüman Arnavutların kanını bir hiç uğruna heder etmelerinin hesabını onlardan soracaktır. İstihbarat uzantısı olarak Arnavut bölgesinde dolaşan bu kişiler Türk kurumlarının adını da kirli ilişkilerine karıştırarak ülkemizin Balkanlardaki geleceğini riske atıyorlar. İşbilir, namı müstear Muhsin Meriç, “Son yılların parlayan kurumları TİKA, YTB ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlarımız ve diplomatik misyonlarımız güzel hizmetlere imza atmakla beraber, geçtiğimiz aylarda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın bir makalesinde dikkat çektiği ‘koordinasyon’ etkinliği noktasında hâlâ çok ciddi problemler olduğu çok açık. Bu eksikliklerin giderilmesi uzun sürmeyecektir; yeter ki konunun önemi ve hayatiyeti idrak edilsin.”, diyerek bölgedeki Türk kurumlarındaki istihbarat unsurunu/ etkisini ortaya koyuyor. Bu ifade MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın daha evvel TİKA Genel Koordinatörü olduğunu bilenler için ayrı bir önem arz ediyor.

Hülasa, Şevki Hoca şayet müstear adla yazan bu ve benzeri kişilerin peşine takılarak hiç bilmediği Arnavut bölgesinde Sultan Murat olmak sevdasıyla geziyor ve bu arada İran’a yönelik hasmane tutumunu Arnavutlara aşılamak istiyor ise bu yolun yanlış bir yol olduğunu bilmelidir. Müslüman Arnavutları seviyor ise onların kanına eli bulaşan bu adamlardan uzak durmalıdır. Bu benim kendisine naçizane tavsiyemdir.

Gönül isterdi ki, Şevki Hoca hakikat uğruna kellesini vermeye hazır Şevki Hoca olarak kalmış olsundu. Lakin hayat böyle, insanı evirip çeviriyor, kalpleri değiştiriyor. “Ey kalpleri İnkılab ettiren Rabbimiz! Kalplerimizi senin sözünde sabit tut.”


Not: Bahsi geçen yazılara şu linklerden ulaşılabilir:
Ey İran! Ne zaman mazlumların yanında olacaksın!?

Tiran’da Gençlik Buluşması

İDSB

4 Eylül 2013 Çarşamba

Ne zaman tatmin olacaksın Davutoğlu?

Gürkan BİÇEN

Bu ülkede mürekkep yalamış hemen herkes Ziya Paşa merhumun, “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”, dediğini bilir. İnsanın ortaya koyduğu eser ile aklı arasında doğru orantı kuran bu söze devlet ricali itibar etmiş olsaydı, eminim ki, bugün Dışişleri Bakanlığı koltuğuna yapışan Ahmet Davutoğlu  Malezya’da bir manav dükkanında karpuz satıyor olacaktı.

Tahran’da uluslararası bir konferans için bulunduğum bir sırada iki akademisyen ile aramızda Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik isimli kitabının anlamsızlığı üzerine bir saate yakın bir münazara geçmişti. Bu akademisyenler Davutoğlu’nun halen saçmaladığını kabul etmekle birlikte kitaba laf söylenmemesi gerektiğini savunuyorlardı. Kitabı üçümüzün de okuduğunda mutabık kaldıktan sonra kendilerine “Bir ülkenin dış politikasının temeli haline getirilen bir tezin/ kitabın sıhhatini nasıl kontrol edebiliriz?”, diye sordum. Belli ki, bu akademisyenler Davutoğlu’nun tezine can veren fikre, Türkiye’yi merkeze alma fikrine herhangi bir soru işaretiyle yaklaşmamışlardı. Bu akademisyenlere, Osmanlının Balkanlardan 1912-1914 arasında ayrıldığını, Arap coğrafyasına ise 1919’da veda ettiğini, yaklaşık 100 yıldır bu bölgelerde Türk hakimiyetinin olmadığını, geçen bu süre zarfında Balkan halklarının milli kimliklerinin Türk karşıtlığı üzerine kurulduğunu, Arap coğrafyasında da durumun farklı olmadığını, Türklerin kahraman olarak ilan ettikleri Osmanlı Sultanlarının birçoğunun (Başta Yavuz Sultan Selim gelmek üzere) Arap dünyasında katil olarak görüldüğünü (durum Balkan ülkelerinde daha da vahimdir), bugün Suriye’de hüküm süren rejimin Arap milliyetçiliğini temel alan bir politika izlediğini, Arap milliyetçiliğinin sadece Baas tarafından değil İslamcı görünen hareketler tarafından da kabul gördüğünü, bu bölgede hiçbir halkın Türkiye’yi çiçeklerle karşılamaya hazır olmadığını, Davutoğlu’nun hayal gördüğünü, tarih faktörünü göz ardı ettiğini, tezine/ kitabına dayanak olacak hiçbir saha çalışması sunmadığını, bu haliyle tezin kabul edilemez mahiyette olduğunu, akademik bir çalışma olarak görülse bile buradaki ana temayı doğrular mahiyette hiçbir bilgi/ delil olmaksızın bu tezin dış politikanın merkezi haline getirilmesinin büyük bir hata olduğunu, Davutoğlu’nun bu bölge açısından gelişmeleri okumakta malul birisi olduğunu, ne 2000 yılını ne 2006 Savaşı’nı ne de 2009 Savaşını değerlendirebildiğini, gerek bu kitapta gerekse başkaca yazı ve röportajlarında 2000 yılından önceye ait terminolojiyi kullandığını, Davutoğlu’nun bakış açısını anlamsız kılan birçok gelişmenin bu dönemde yaşandığını ve tüm bu sebeplerle Davutoğlu’nun bir Türk Kissenger’ı olmayı bırakın (Ben şahsen Kissenger’ı da bir katil olarak görüyorum) İsmail Cem bile olamadığını anlattım. Bunları söyleyenin sadece ben olmadığımı ispat sadedinden Herkül Milas’ın, Arben Xhaferi’nin ve İbrahim Cafer’in yazılarından da bahsettim.

Davutoğlu hayal ile gerçeğin sınırını bilmeyen birisi. Yine o, bir hayale sahip olmak ile bu hayali gerçek kılmak için girişilen mücadelede zayi olanların anlamını da bilmiyor. İsrail Shamir’in dediği gibi Davutoğlu Osmanlı dönemini uygulanabilirliği ispatlanmış ve bir kez daha uygulanabilir bir dönem olarak kabul ediyor ve bu çabalarını Sünni temelli Türk devletinin bölgedeki egemenliği için sürdürüyor. Davutoğlu için bu süreçte ölenlerin ne hayatlarının ne sayılarının bir önemi var. Ona göre, nihai iyilik tüm bu kusurları/ kabahatleri örtüp hakikati, Osmanlı dönemlerini hâkim kılacak.

Davutoğlu, mevcut ruh halini ve yanlıştaki saplantı derecesindeki ısrarını 13 Nisan 2013 tarihli Star gazetesine verdiği röportajda, şu sözlerle ortaya koyuyor: "Bu kitabın yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl sonra başbakan başdanışmanlığı görevine geldiğimde, iç tutarlılık ve ahlâkî sorumluluk açısından hayatımın en kapsamlı meydan okuması ve sınavı ile yüzleşmenin derin çilesini ve muhasebesini yaşamaya başladım. Bu meydan okuma, hem tarih boyunca birçok ilim adamı ve teorisyenin elde edemediği büyük bir nimet, hem de tarihin son derece hızlı aktığı bir dönemde, bu akışın coğrafî ve tarihî merkezinde bulunan bir toplumun ferdi olarak taşıması çok ağır bir yüktü. Stratejik Derinlik başlıklı tezin kitap olarak varlığı bu ağır yükün entelektüel zeminini oluşturuyordu. Okuyan muhatapların zihnine bir hitap olarak kaleme alınan bir kitap, bizatihi yazarı için bir yanlışlama/doğrulama cetveline dönüşmüştü."

Davutoğlu’nun tarih unsurunu, Türkiye’nin gerçeklerini ıskalayan tezi başından beri temelsizdi ve doğal olarak çöktü. Ancak bu çöküş Suriye ile değil 2009’daki Gazze Furkan Savaşı ile başladı (http://gurkanbicen.blogspot.com/2009/01/gazzede-ken-trk-di-politikasidir.html). Osmanlı geçmişine öykünen Davutoğlu tezini haklı çıkarmak için bugün Batı emperyalizminden medet umuyor. Bu haliyle o, egosunu tatmin etmek için kana doymak bilmeyen diktatörleri andırıyor. Verdiğimiz her kurban onun yanlışlama/ doğrulama cetvelinde bir çentiğe dönüşüyor.

Davutoğlu, lütfen bize söyle, senin egonu tatmin etmek için halklarımızın kaç kurban vermesi gerekiyor? Biz kendi ellerimizle sunağına getireceğiz onları, yeter ki sen tatmin ol.


31 Ağustos 2013 Cumartesi

Ergenekon Davası: Etme Bulma Dünyası


Gürkan BİÇEN 

Ergenekon davası karara bağlandı ve kimi dostlarım, avukat olmam sebebiyle, verilen cezalara dair fikrimi öğrenmek istediler. Onlara, dilim döndüğünce,  üç kuraldan bahsettim.

Her şeyden evvel, bir avukat vakıf olmadığı bir dava dosyası hakkında kesin bir görüş bildirmemelidir. Zira hukuki süreçler gazete haberlerine benzemez. Medyanın yansıttığı ile dosyada olan, mahkemenin incelediği şeyler aynı olmayabilir ve yine dosyada olan belge ve bilgilerin hukuki değeri medyanın yansıttığı gibi olmayabilir. Delillerin hukuki değeri binlerce yıldır tartışılan bir konudur ve normal bir mahkemenin tercih edilen teorinin getirdiği kurallara bağlı olması umulur. Bu durumda, dostlarıma vakıf olmadığım bir dava süreci hakkında kesin bir şey söylememin mümkün olmadığını açıkladım ve devam ettim.

Ancak, dedim, bir kural daha var. Bu hukukla değil sosyal psikoloji ile ilgilidir. Kendisi de bir hukukçu olan Alija İzzetbegoviç bu kuralı şöyle izah eder;  Uzun tutukluluk süreleri sonunda verilen ağır cezalar çok zaman halkın karara ikna edilmesine yöneliktir. Halk cezaların ağırlığına bakar ve şayet bunlar bu suçu/ suçları işlememiş olsalardı bu kadar ağır ceza almaz, hafif cezalarla kurtulurlardı, diye düşünür. Böyle olunca, cezanın ağırlığı başlı başına suçun delili haline gelir.

Bir üçüncü kural ise, diye devam ettim; Adli İlahi’dir. Şehit Mutahhari’nin okuyucuları onun ilahi adaletin tecellileri bahsine verdiği önemi hatırlayacaklardır. Mutahhari ilahi adaletin sadece ahirette, Mahkeme-i Kübra’da değil, kısmen bu dünyada da tecelli ettiğini ispat sadedinde, zulmedenlerin uğradıkları musibetlere yahut iyilerin ummadıkları yerden rızıklandırılmalarına işaret eder.  İşte, dedim dostlarıma, bana göre bu davada hem ikinci kural hem de üçüncü kural söz konusu olabilir.

Davanın nihayetinde hükmolunan cezaların miktar ve niteliklerine bakıldığında ikinci kuralın tatbik edildiği düşünülebilir ancak böylesi bir sona varılırken mahkemenin kuvvetle muhtemel izlediği hukuki süreç üçüncü kuralı, Adli İlahi’yi de yabana atmamamızı gerektiriyor.

Bugün ağır suretle cezalandırılan sanıkların önemli bir kısmı Türkiye’deki muhalif siyasi hareketleri, diğer yolların yanında, hukuk yoluyla da bastırmada etkileri olan kişilerdi. Türkiye’nin son 30 yılı ele alındığında, siyasi ve bürokratik güce sahip bu kadroların mahkemeler üzerinden birçok kişinin hayatını kararttığını görebiliriz. Söz gelimi;

1993 yılında, 500. Yıl Vakfı Başkanı Yahudi iş adamı Jack Kamhi’yi öldürmeye teşebbüs ettikleri iddia olunan üç kişi için İslami Hareket Süreci adıyla bir örgüt icat edilmiş ve bu kişiler adam öldürmeye tam teşebbüsten değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini silah zoruyla değiştirmek suçundan yargılanarak müebbet hapis cezasına mahkûm edilmişlerdi. Yargı sürecinde Türk hukuk sisteminin o ana kadar bu suç için ürettiği kuralların hiçbirisi dikkate alınmamıştı. Yargıtay daha evvel verdiği birçok kararda, örgütün varlığı halinde bile, silahlı olmanın yeterli olmadığını, silahlı ve organize bir gücün Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzenini değiştirebileceğinin makul karşılanacak kudrette ve etkinlikte olması gerektiğini söyleyerek az sayıdaki sanığa isnat edilen bu suç sebebiyle verilen mahkûmiyet kararlarını bozmuşken, İslami Hareket Süreci adı ile üç kişiden oluştuğu iddia olunan bu örgüt üyelerine verilen müebbet hapis cezasını onamıştı. Ergenekon davasına bakan mahkemenin Yargıtay’ın böylesi bir onama ilamını bilmemesi düşünülebilir mi?

Bir başka örnek; Sivas olayları davası. Tabii mahkeme ilkesinin ihlal edildiği bu davada yaşanan usulsüzlükler Hukukçular Derneği’nin yayımladığı Sivas Olayları Davası kitabında ayrıntıları ile ele alınmıştır. Bu dava, hukukçular için, bir davanın nasıl yönlendirilip hukuki zeminden çıkarılabileceğine dair kayda değer bir örnektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini değiştirmeyi hedeflemeyen bir protesto gösterisinin vardırıldığı nokta anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçlaması olmuş ve sanıkların bir kısmı bu suçtan tecziye edilmiştir.

Azıcık da olsa bir vicdana, adalet hissine sahip bir insanı ağlatmaya yetecek bir diğer örnek ise Başbağlar Davası’dır. Sivas’ta yaşananlara misilleme olarak yapıldığına dair kuvvetli karinelerin bulunduğu bu katliama/ suça ilişkin bu davada ise hakları yenilenler sanıklar değil, yakınları katledilen mağdurlar olmuştur. Öyle görünüyor ki, bu dava kıyamete kadar kanayan bir yara olacaktır ve maktuller ve yakınları Mahkeme-i Kübra’da sadece katillerini değil, dünyevi adaleti tesis etmeyen herkesi de Allah’ın huzuruna çıkaracaklardır.

28 Şubat sürecinde yaşanan bir kısım olaylara ilişkin davalar ise daha yakın tarihli örneklerdir. Bir tiyatro oyunu sergilemeleri sebebiyle Lübnan Hizbullah’ını ve Hamas’ı övdükleri, böylelikle terör örgütünün propagandasını yaptıkları iddiasıyla yargılanan kişilere verilen 3 yıllık cezayı bozan Yargıtay, bu oyunun sekiz ayrı ilde sahnelendiğini, suçun sekiz kez işlenmiş olduğunu gerekçe göstererek sanıkların toplamda 24 yıl hapis cezası ile mahkûm edilmeleri gerektiğine hükmetmiş ve bu yöndeki kararı onamıştır.

Yine bu süreçte Nurettin Şirin’in Lübnan Hizbullah’ına üye olduğu suçlamasıyla aldığı ceza da atlanacak gibi değildir. Bu davada Emniyet ve Mit Lübnan Hizbullah’ının Türkiye’de yapılanması olmadığına ve Türkiye’ye yönelik bir hedefi bulunmadığına dair raporlarını mahkemeye göndermiş olmasına rağmen bunlara itibar edilmemiş, Şirin, terör örgütünün sair efradı olmakla mahkûm edilmiştir.  

Bunlar gibi birçok örnek Yargı kararı olarak kayıtlara geçmiştir ve bunlara dayanmak isteyen her mahkeme gerekçeli kararında bunları gösterebilir. Hukuki süreçlere ilişkin tartışmalar hukuki zeminde yürütülür denilse de, Ergenekon davasında yargılanan sanıkların çoğu bu tür kararların oluşumunda gayrı resmi olarak bir şekilde yer almış ve hukuksuzluk üzerine kurulu bir yargı pratiğinin var olmasına sebebiyet vermiş kişilerdir. Hayır, diyeceklere, 28 Şubat sürecinde alenileşen yargı brifinglerini hatırlatmamız icap eder.

Hiç kimsenin hak etmediği bir cezaya maruz bırakılmasına rıza göstermemek Müslüman olmanın temel şiarlarındandır. Ergenekon davası ile yargılananların kendilerine isnat edilen suçları işleyip işlemediklerine dair tartışmanın dışında, en azından, ilahi adalet Türkiye’de hukuka aykırı yargı pratiğine kan pompalayanların aynı akıbete uğramalarıyla tecelli etmiştir, denilebilir. Böylesi bir durumda, ahiretteki ilahi adaletten bahseden sanıklardan birisine yukarıda bahsettiğim mazlumların gözyaşlarına, mahvolan hayatlarına yol açan uygulamalar sebebiyle bu dünyada tecelli etmesi muhtemel ilahi adaleti hatırlatmamız gerekiyor.


Konuyu daha fazla uzatmadım ve dostlarımla olan sohbetimi şu cümle ile bitirdim: Ergenekon davası, etme bulma dünyası.

4 Ağustos 2013 Pazar

Bizler Ali bin Ebi Talib’in Sünnileriyiz

Gürkan BİÇEN

Müslümanların dikkatlerini bir noktaya toplamalarını, yerel ve uluslararası istikbara, bu istikbarın ümmeti parçalamaya yönelik planlarına karşı uyanık kalmalarını sağlayan; ayaklarını İslam İnkılâbı’nın kutlu zemininde sabitleyenler ile bu zeminden kayanları ayıran Kudüs Günü bu yıl, bu günün banisi İmam Humeyni’nin  “Birader”i İmam Hamaney ve velayete sadakatin mücessem hali Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’a yönelik aşağılık saldırılara şahitlik etti.

Küresel istikbarın ve emperyalizmin karakollarından birisi olan Türkiye örneğini ele alırsak,  İslam İnkılab’ının Kudüs’ün özgürlüğüne doğru yürüyüşünü sona erdirmek, bu özgürlük yolunda maddi ve manevi açıdan en ciddi ve mücehhez halk hareketi olan Direniş’i Filistin denkleminden çıkarmak için kurulan komplonun, yürütülen stratejinin koçbaşı Ak Parti hükümetinin Batılı müttefiklerine güvenerek çatışmanın bir tarafı olarak müdahil olduğu Suriye meselesinde yüzleşmek zorunda kaldığı stratejik hezimet, hükümet ve, partinin üst düzey yetkililerini, hükümet ve parti ile ilişkilerini et-tırnak seviyesine getirmiş birçok sivil toplum kuruluşu temsilcisini, kaderlerini partinin iktidarına bağlamış ve şu ana kadar Suriye’de akan kanın durmaması için kara propaganda yürütmüş yazar müsveddelerini İslam İnkılâbı’na, Hizbullah’a ve bu yolun takipçilerine karşı kalplerinde beslediklerini kusma noktasına getirdi, diyebiliriz. Bu cümleden olmak üzere, kuklalar ve patronun değil kuklanın soytarıları, İmam Hamaney’i Esed ile birlikte Suriye’de kan dökmekle, Hizbullah’ı ise “Hizbuşşeytan” olmakla itham ettiler.

Türklere her şey mubah

Küresel istikbarın piyonu olan bu güruhun iddialarına, daha evvel yeterince ele aldığımız için, cevap verecek değiliz ancak İslam İnkılâbı ve Direniş yolunda ilerlerken Türkiye’nin/ Türklerin/ Türk İslamcıların her konuda mutad hale getirdikleri çifte standarda az da olsa değinmek icap ediyor.

Türkler/ Türk İslamcılar, ülkelerini NATO toprağı olarak ilan eden bir hükümete sahipken, ülkeleri NATO üssünden başka bir şey değilken, ülkelerinin savunmasını NATO’ya havale etmişlerken, Amerikan askerleri, askeri danışmanları ülkelerinde cirit atarken bağımsız ve kahraman olduklarını öne sürerek, ülkesinde hiçbir yabancı askeri üs bulunmayan, hiçbir askeri pakta üye olmayan, ülkesinin kara, deniz ve hava sahasını tamamen kendi halkının gücüyle savunan İran İslam Cumhuriyeti’ni Rus emperyalizminin kuklası olarak itham etmekten utanmazlar.

Türkler/ Türk İslamcılar geçmişlerindeki Osmanlı dönemini yüceltir, bunu hakikatin mücessem hali olarak kabul eder, Osmanlının dış komplolar sebebiyle yıkıldığını/ dağıldığını, Sultan İkinci Abdulhamit’in Filistin topraklarının bir karışını bile vermeyen kutlu bir padişah olduğunu ilan ederken, bu padişahın Filistin toprağından tek bir santimetre kare vermediği Siyonistlerle aynı karede yer almaktan, onlarla resmi ilişkiler kurmaktan, onlara bağımlı hükümetler görüntüsü vermekten, onlarla askeri ve ticari ilişkileri alabildiğine geliştirmekten utanmazlar.

Türkler/ Türk İslamcılar, Siyonist yapı ile olan ilişkileri böylesine ortadayken İslam İnkılâbı’nı Siyonistlerle olan çatışmasında samimi olmamakla suçlamaktan utanmazlar.

Türkler/ Türk İslamcılar, ülkeleri NATO’nun bir emir eri olarak dünyanın her yerinde her türlü zulme iştirak ederken, herhangi bir askeri pakta üye olmayan, hiçbir ülkede Batılı müstekbirlerle askeri harekât yürütmeyen İran İslam Cumhuriyeti’ni Amerikan emperyalizmi ile gizli işbirliği yapmakla itham etmekten utanmazlar.

Türkler/ Türk İslamcılar, Mavi Marmara ile Filistin yolunda verdikleri 9 şehidin üzerini örtmeye kalkan hükümetleri ile hesaplaşmak yerine, bugüne kadar binlerce şehit veren Hizbullah’ın fedakârlığını karalamaktan utanmazlar.

Türkler/ Türk İslamcılar Filistin davasını ancak siyasi bir vaka olarak görürlerken, Filistin’i özgürleştirme çabasını namaz kılmak ile eş tutan, bunu itikadi bir mesele olarak kabul eden İslam İnkılâbı ve Direniş’i sahte Filistin fedaisi olarak itham etmekten utanmazlar.

Türkler/ Türk İslamcılar, ülkelerinde asli unsur olan Kürt Müslümanların temel haklarını tanımaktan imtina ederken, Türklerin minik azınlıklar olduğu ülkelerde Türklere bırakın azınlık haklarını, çoğunlukla aynı hakların verilmesini istemekten utanmazlar.

Türkler/ Türk İslamcılar, ülkeleri Batı emperyalizmine, Batılı değerler sistemine en ince ayrıntısına kadar eklemlenmiş, dine ait her şey bir görüntüden ibaret hale gelmişken, İslam ahkâmının cari olduğu İran’ın İslamiliğine laf atmaktan, kendi hallerini İran’ın konumundan daha üstün görmekten utanmazlar.

Türkler/ Türk İslamcılar İslami ritüellerle sosladıkları kavmiyetçilik duygularını kabartıp Orta Doğu’nun Müslüman halklarını, Batılı müttefiklerinin de yardımıyla, sindirmeye çalışırken, İran’ı yayılmacılık ile itham etmekten utanmazlar.

Bu liste uzar gider.

Türklerin/ Türk İslamcıların bu yöndeki tavırlarının temelinde İslam İnkılâbı’na yönelik kıskançlıkları yatıyor. Türkler/ Türk İslamcılar Allah ile bir pazarlıkları varmış gibi “Bayrak düştüğü yerden kalkar” şeklinde formüle ettikleri bir teranenin meftunudurlar. Onlar Allah’ın Müslümanlarla ilişkisinin ancak ve ancak kendi üzerlerinden yürüyebileceği zannındaki gafillerdir.

Elbette onların hepsi böyle değildir. Onların içinde de Allah’ın İslam’ın sancaktarlığını bir kavimden/ topluluktan alıp hak eden bir başka kavme/ topluluğa verebileceğini kavramış sadıklar vardır. Bu sadıkların bazısı kavimlerinin baskısından bizar bir şekilde, tıpkı Ashab-ı Kehf gibi inzivaya çekilmişken, bazısı da İbrahim gibi ateşe atılmayı göze alarak öne çıkmıştır. Selam olsun bu sadıklara.


Sadıkların efendisi Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah Kudüs Günü merasiminde toplanan on binlere yönelik konuşmasında, “Bizler Ali bin Ebi Talib’in tüm dünyadaki Şiileri olarak Filistin’den asla vazgeçmeyeceğiz.”, dedi. Seyyid’i takdir ve tebrik ederken, biz de buradan ilan ediyoruz ki, “Bizler Ali bin Ebi Talib’in tüm dünyadaki Sünnileri olarak Filistin’den asla vazgeçmeyeceğiz.”

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Srebrenica’dan NATO toprağına bir bakış

Gürkan BİÇEN

Kimlikleri tespit edilen 409 şehidin defni için cenazelerin gelmesini bekleyen kalabalığı ıslatan yağmur başladığında Srebrenica Şehitliği’ndeydim. Binlerce insanın akıbetinin meçhul olduğu bu topraklarda acı gün be gün tazelenmekte, kimliği belirlenen her şehit yaranın kabuğunu yerinden oynatmakta, gözlerdeki yaşa kan ve hatıraları katmakta.

Atalarımız “Tekrar güzeldir, yüz seksen kez bile olsa” derler. Srebrenica’nın kaderini dillendirmek, bıkmadan usanmadan bu olayı tahlile devam etmek, bu olaydan ve neticelerinden ibret almak faydalı bir tekrardır. Yüz seksen kez bile olsa.

8372… Şu an Bosna Hersek Cumhuriyeti içindeki Sırp bölgesinde kalan Srebrenica’da şehit edilen Müslüman sayısı. Yaklaşık bir bu kadarı ise kayıp. Her geçen gün yeni bir toplu mezar bulunuyor ve kayıpların aileleri evlatlarının, anne-babalarının, dedelerinin-torunlarının izine dair bir ümide kapılıyor. Dedelerinin ve torunlarının…

1912… Bu, Srebrenica’da şehit edilen kişilerden birisinin doğum tarihi. Katliam 1995’te gerçekleşti. Batı destekli Sırp faşizmi 83 yaşında bir düşmandan kurtuldu.

1982… Bu da, şehit edilenlerden bir diğerinin doğum tarihi. Batı destekli Sırp faşizmi 13 yaşında bir düşmandan daha kurtuldu. 1912 ile 1982 arasında doğan üç nesil; dede, baba ve torun bu katliamın kurbanı oldular.  

Uluslararası Adalet Divanı Srebrenica’da yaşananı bir “Soykırım” olarak nitelese de, Sırbistan’ın sorumlu olmadığını ilan etti. Batı’ya göre ortada bir soykırım suçu vardı ancak fail belli değildi.

Bilindiği üzere Srebrenica BM kontrolündeki Hollanda askerlerinin koruması altında “Güvenli Bölge” ilan edilmiş ve bu sebeple on binlerce insan buraya sığınmıştı. Batı, Müslüman halkı güvenli bölgelere sığınmaya teşvik etmiş ve olabildiğince silahsızlandırmıştı. Srebrenica birlikte hareket etme kabiliyeti kalmayan Müslüman Dünya’nın Batı’ya itimat etmesi sebebiyle 20.yüzyılda bir seferde aldığı en ağır darbedir, diyebiliriz. Batı, Müslümanlarla ittifak halindeyken bile Müslümanların kayıplarına sevinebilecek bir ruh haline sahiptir. Mehmet Akif Ersoy’a atfedilen bir anıda şunlar zikredilir:
“Almanlar o zaman bizim müttefikimiz idi. Almanya ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğunun yanında İngiliz ve Fransız kuvvetlerine karşı beraber harp ediyorduk. Almanlar; İngiliz ve Fransız Sömürgelerinden esir aldıkları Müslümanları ikna edip kendileri lehine kullanmak için Türkiye'den bir heyet istemişti. Hükümet de bizi Berlin'e bu iş için görevlendirmişti. Yolculuğu trenle yapıyorduk. Başka ülkelerden gelecek vagon veya marşandiz beklememek için Viyana'da birkaç gün kaldık. Beni bir otele yerleştirdiler. Bir gece saat 24 civarında birden sokaklarda büyük bir şenlik başladı. Kiliselerin çanları çalıyor, maytaplar atılıyor, meşaleler yakılıyor, insanlar sokaklarda müzik çalıp dans ediyordu. Ben de, bu gürültüyle uyandım ve gece kıyafetimle sokağa fırlayıp otelin karşısındaki bir pastaneden durumu öğrenmeye çalıştım. Bu bir zafer şenliği olamazdı. Çünkü Alman ve Avusturya ordularının durumu iyi değildi. Birçok yerde Rus - İngiliz ve Fransız birliklerine karşı yeniliyorlardı. Pastaneciye; gece bu saatte şenliğin anlamını sordum. Görevli ‘sen duymadın mı, İngilizler bugün yüzyıllar sonra nihayet kutsal Kudüs'e girdiler!.. Kudüs'ü bugün Türklerden kurtardılar!.. Kudüs kutsal haç'a kavuştu!.. İngilizlerin bu başarısını kutluyoruz.’ dedi. Hayret ettim, hem İngilizlerle harp ediyorlardı ve hem de Türkleri onlara karşı harbe sokmuşlardı. Yani Türkler de onlar için harp ediyordu ama bir yandan da düşmanları bildiğimiz İngilizlerin Türklere karşı kazandığı zaferi kutluyorlardı!..”

Srebrenica katliamının faillerinden Ratko Miladiç şehre girdiğinde, "İşte 11 Temmuz 1995'te Sırp şehri Srebrenica'dayız. Büyük bir Sırp bayramı arifesinde iken bu şehri Sırp milletine armağan ediyoruz. Nihayet, yeniçerilere karşı ayaklanmasından sonra bu toprakta ‘Türkler’den intikam almamızın vakti geldi”, diyordu. Aynı gün akşam saatleri BM’nin Hollandalı komutanı Tom Karremans ile görüşen Miladiç tokuşturdukları kadehle katliama giden yolun açıldığını gösteriyordu. Miladiç’e göre Srebrenica bir Sırp toprağıydı ve BM burayı savunamazdı. Böyle de oldu.

Şehidini bekleyen yeni kazılmış bir mezarın başındayım ve Türkiye’yi Batılı müttefiklerine güvenerek çevresindeki tüm ülkelerle –bu ülkeler Müslüman ağırlıklı olmasına rağmen- ihtilaflı hale getiren Erdoğan-Davutoğlu ikilisini ve Erdoğan’ın “Türkiye aynı zamanda bir NATO toprağıdır” sözünü düşünüyorum. Srebrenica’yı savunmayan BM’yi, Srebrenica’da katliam yapan Miladiç’i, Miladiç ile kadeh tokuşturan Karremans’ı terazinin bir küfesine, Erdoğan ve Davutoğlu’nu ise diğer küfesine koyuyorum. Erdoğan’ın sözü teraziyi dengelediğinde yemyeşil bir çayırda yürüyen  Srebrenica şehitlerini görüyorum. Bedenlere can veren bir şelaleye doğru ilerlerken bana dönüp “Erdoğan’a söylemeyi ihmal etme”, diyorlar; “Türkiye bir NATO toprağı değildir. BM Srebrenica’yı savunmadı. NATO da Türkiye’yi savunmayacak. Türkiye’nin alacağı her yara, vereceği her kayıp onları sevince boğacak. Tıpkı dedeleriniz Kudüs’ü kaybettiğinde sevinen müttefikleriniz gibi”


Şehitlikten ayrılırken Mehmet Akif’in “Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk/ Bak nasıl doğranıyor, kalk baba kabrinden kalk” mısralarını terennüm ediyorum. Üç çok, ikisi yetiyor, diyorum kendi kendime. Tüm şehitlerimize selam verip başbakandan tescilli NATO toprağına dönüyorum.