Translate

14 Şubat 2014 Cuma

İran’da Modernleşme ve Din Adamları

Gürkan BİÇEN


İran toplumunun kayda değer bir kısmını Türk kökenli halklar oluşturmasına, İran ve Anadolu Türklerinin bin yılı aşkın bir süredir etkileşim içinde bulunmasına rağmen siyasi ve dini sebeplerle her iki toplum ve devlet arasında oluşan gerilimler tarafların birbirlerine yönelik tutumlarında ön yargılar oluşturmuş ve böylelikle Türkiye’de İran ve muhtemelen de İran’da da Türkiye ile ilgili alanlarda yeterli akademik çalışma yapılamamıştır.[1]  Osmanlı döneminde kurulan güç dengesi uzun süre karşılıklı gözetilen bir barışı getirmişse de, 20.yüzyılın son çeyreğinde tarih sahnesinden çekilen şahlık rejiminin Türkiye Cumhuriyeti ile bulunduğu aynı kamp içindeki rekabetçi tutumu ilişkilerin istenilen seviyeye gelmesine engel olmuştur. İran İslam İnkılâbı sonrasında ise taraflar küresel sistemde farklı kamplarda yer almışlar ve bu durum her iki taraf açısından da hem küresel dengenin gözetilmesi hem de birbirine nüfuz kabiliyeti açısından yeni koşullar oluşturmuştur. Değişen şartları doğru okuyabilmek ve böylece mevcut hali bihakkın takdir edebilmek için derinlikli akademik çalışmalara olan ihtiyaç kendini her geçen gün daha fazla hissettirmektedir.
Prof.Dr. Mazlum UYAR tarafından hazırlanan “İran’da Modernleşme ve Din Adamları – Meşrutiyet Örneği” isimli kitap, “Bugünü anlayabilmek için düne ışık tutmak gerekir” prensibinden hareketle İran toplumunun 20.yüzyılın başında geçirdiği hareketli ve hararetli “1905 – 1911 Meşrutiyet Hareketi” dönemini ele alıyor. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere UYAR, Meşrutiyet dönemine giden yolda ve sonrasında modernistler ile din adamlarının ilişkileri temelinde İran toplumunun geçirdiği dönüşümü mercek altına alıyor. Eksende modernistler ve din adamları olsa da, kitap bu iki sınıfa da etki eden tüccarlara, pazar esnafına, toprak ağalarına ve elbette ki askeri ve siyasi gücün temerküz noktası İran şahına da temas ediyor. İngiltere’den Japonya’ya Rusya’dan İstanbul ve Kahire’ye uzanan bir coğrafyada gelişen fikri akımların hangi aktörler vasıtasıyla İran’a taşındığını da göstermeye çalışan UYAR, Türkçe literatüre kayda değer bir katkı sağlıyor.
Birinci baskısı Emre Yayınları tarafından Ocak 2008’de yapılan kitap 320 sayfaya ilave edilen kaynakça ve indeksten oluşuyor. Verilen bilgilerden yazarın 1964 doğumlu olduğu, lisansını Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde, Yüksek Lisansını Manchester Üniversitesi Middle Eastren Studies Bölümü’nde ve doktorasını da “İmamiye Şiasında Ahbarilik” isimli çalışmasıyla Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde tamamladığı anlaşılıyor. 
Yazar daha önce yoğun şekilde çalışılmamış bir alanı konu edindiğinden kitabın bu alanda yapılmış çalışmalar için öncü nitelikte olduğunu söylemek mümkünse de, kitabın tamamlanıp baskıya verildiği tarih olan 2007 yılı itibariyle Türkçe literatürde konuya ilişkin hazırlanmış bir kısım doktora tezine yer vermemiş/ atıfta bulunmamış olması bir eksiklik olarak kabul edilebilir. Yazarın kitabı hazırladığı dönemde internet ortamından kaynak tarama imkânının kısıtlı olması da bunda etki etmiş olabilir. O döneme nazaran internet ortamında kaynak tarama imkânı büyük oranda gelişti. Bugün geriye dönük yaptığımız bir kaynak taraması neticesinde şu doktora tezlerinin de o tarihte Yüksek Öğrenim Kurumu arşivinde olabileceği kanaatine varıyoruz:
a)      Goffer MOCTEHİDİ, İran'da yirminci yüzyılda siyasal partiler, 1990
b)       Alev Erkilet BAŞER, Ortadoğu'da modernleşme ve İslami hareketler: Türkiye, Mısır, İran, 1996
c)      Mustafa Kemal MİLANİ, Anayasal devrimler: İran (1906) ve Osmanlı İmparatorluğu (1908) karşılaştırma, 2002
d)     Asghar Alam TABRİZ, Aydınların, dini liderler ve esnafın İran`ın yakın dönem toplumsal hareketlerindeki ve devrimlerindeki rollerinin incelenmesi, 2004
e)      Yılmaz KARADENİZ, Kaçar Hanedanı (1795-1925), 2004
f)       Farzaneh DOULATABADİ, Ahter gazetesi çerçevesinde İran-Türkiye fikrî ve edebî ilişkileri, 2005
g)      Celal METİN, Türk modernleşmesi ve İran (1890-1936), 2006
h)      Ahmet ANNABERDİYEV, İran Türkmenleri (1881-2001), 2006
Yukarıdaki listede yer alan tezlerden Yılmaz KARADENİZ’e ait olanı 2006 yılında Bakış Kitaplığı Yayınları’ndan İran'da Sömürgecilik Mücadelesi ve Kaçar Hanedanı 1795- 1925” ismiyle basılmıştır.
Yine kitabın kaynakça kısmına bakıldığında kitaba katkı sağlayan başlıca kaynakların İngilizce ve Farsça literatürden sağlandığını, Türkçe kaynakların yok denecek kadar az olduğunu,  mevcut Türkçe kaynakların ekserisinin yazarın kendi çalışmalarından oluştuğunu görmekteyiz.
UYAR, çalışmasını dört ana bölüm üzerine bina etmiş halde. “Meşrutiyetin Ortaya Çıkış Sebepleri” başlığı altındaki birinci bölümde Kaçarlar dönemindeki reform hareketlerine ve devlet ricali ile ulema arasındaki ilişkiye yer verilirken, bu dönemde yer alan devlet ricali ile belli başlı ulemanın reform çabalarına yönelik tepkileri ana hatlarıyla izah ediliyor.  Bu cümleden olmak üzere,  Abbas Mirza, Kaim Makam, Nasuriddin Şah, Mirza Taki Han Emir Kebir, Mirza Hüseyin Han Sipahsalar isimleri çevresinde gelişen olaylara temas ediliyor. Dönemin köşe taşı sayılabilecek kararlarına ve bu kararların yansımalarına açıklık getirilmeye çalışılıyor.
“Meşrutiyet Hareketinin Entelektüel Kökenleri” başlığı altında hazırlanan ikinci bölümde ise UYAR, konuyu iki alt başlıkta incelemeyi tercih ediyor. İlk alt başlıkta Asya ve Avrupa ülkelerindeki gelişmelerin meşrutiyet hareketine etkisi söz konusu ediliyor. Burada yazar, Fransız İhtilali’nden İngiltere tecrübesine, Rus meşrutiyet mücadelesinden Çin örneğine uzanan bir alanda İran entelektüellerini etkileyen fikir ve siyaset hareketlerine yer veriyor. İran ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çeken yazar, İstanbul ve Kahire’nin de İran’daki meşrutiyet fikrinin gelişmesindeki etkisini vurguluyor.
İkinci bölümün ikinci alt başlığında modernist entelektüeller ve geleneksel yapının sorgulanması konu ediliyor. Bu alt bölümde UYAR, dönemin tanınmış modernist simalarına yer veriyor. Feth Ali Ahundzade, Mecd’ül Mülk, Müsteşarü’d- Devle, Mirza Ağa Han Kirmani, Talibov, Mirza Malkom Han ve Cemaleddin Afgani isimlerinin meşrutiyet için ifade ettiği anlamı bu kişilerin faaliyetlerine dayanarak ortaya koyuyor.
Altı alt başlıktan meydana gelen üçüncü bölüm ise “Meşrutiyet Hareketinin Ortaya Çıkışı” adını taşıyor. Bu bölümde Meclis’in kurulmasını tetikleyen olaylar zincirine yer veren yazar, Şii ulema ile diğer grupların ittifakına, oturma eylemine, Meşrutiyet’in içeriğinin şekillenmesine, Meclis’teki reform çabalarına ulemanın tepkisine, karşı devrime ve Meclis’in meşrutiyet yanlılarınca yeniden kurulmasına sebep olan olaylara ışık tutuyor.
“Meşrutiyet ve Ulemanın Kamplara Ayrılması”nı konu edinen dördüncü bölümde vaka anlatımından çıkılarak meselenin dini ve siyasi temellerine iniliyor. Bu bölümde Şeyh Fazlullah Nuri üzerinden meşrutiyet karşıtlarının; Mirza Hüseyin Naini üzerinden ise meşrutiyet yanlılarının görüşleri ve buna ilişkin delilleri aktarılıyor. Bölüm, ulemanın tümümün ortak inancının mükemmel yönetimin ancak beklenen İmam Mehdi’nin velayetinde kurulacağı yönünde olduğunu ancak İmam Mehdi’nin yokluğunda hangi yönetimin daha efdal olacağına dair ihtilaf üzerine çıkan tartışmaları konu ediniyor. Fazlullah Nuri ve takipçileri mutlak monarşinin İmam Mehdi’nin gaybetinde en uygun yönetim olduğunu savunurken, Naini mutlak monarşinin istibdadın bir türü olduğunu ve İmam Mehdi’nin gaybetinde ehveni şer olan yönetim modelinin halkın işlerinin istişare temelinde yürütüldüğü meşrutiyet olduğunda ısrar ediyor.
Yukarıda verdiğimiz genel bilgilerden de anlaşılacağı üzere UYAR, Modernleşme sürecinde İran’ın yaşadığı serüvenin fikri, itikadi ve içtimai temellerini aydınlatmaya çalışıyor olsa da, modernleşme kavramı üzerinde derin bir analiz çabasına yer vermiyor.
UYAR’ın bu çalışmasından sonra hazırlanan başkaca eserlerin UYAR’ın çalışmasında ele alınan konuları bazen tekrarladıklarını, bazen de derinleştirdiklerini görüyoruz. Bu anlamıyla, değişik kaynaklardan yapılan okumalar UYAR’ın modernleşme sürecindeki İran’da ulemanın konumuna dair tespit ve aktarımlarını doğrularken, bu çalışmanın eksik bıraktığı hususları da ikmal etme imkânı sağlıyor.
Celal METİN, Türk Modernleşmesi ve İran isimli kabul edilmiş doktora tezinde İran Modernleşmesine eğilirken UYAR’ın temas ettiği birçok konuyu kimi zaman müşterek, kimi zamansa farklı kaynaklara atıf yapmak suretiyle dile getirir.[2] UYAR’dan farklı olarak METİN, “modernleşme” kelimesi üzerinde geniş bir epistemolojik çalışma yapar ve kelimeyi bir kavrama dönüştürme çabası sergiler. Ona göre “modernleşme” dini temeli haiz bir anlamı yüklüdür ve “geçmiş pagan toplumlarla hâli hazırdaki Hıristiyan toplumlar arasındaki farklılığa” vurgu yapan bir içeriğe sahiptir ancak ‘modern’ kelimesi asıl anlamını Rönesans’la birlikte değişen dünya algılaması ile almıştır. METİN’in aktardığına göre Black, modernleşme yerine daha çok “çağdaşlaşma” terimini kullanmakta ve çağdaşlaşmayı “tarih boyunca gelişmiş kurumların insanın bilgisindeki görülmemiş artışı yansıtan ve hızla değişen işlevlere uyarlanması süreci” olarak tanımlamaktadır. Emperyalizmi ve sömürgeciliği meşrulaştıran ve bunu da modernleşmeye giden yolun önemli bir aşaması olarak gören Batı kaynaklı modernleşme olgusu, Batı lehine siyasal tavra ve ekonomik çıkara hizmet edecek bir araç hâline gelmiştir.  Bu bağlamda ele alındığında, Batılı gelişmiş ülkelerin emperyalist siyasetlerine uygun düşen modernleşme kuramının doğasına ilişkin en vurucu kavramsallaştırmayı Samuel HUNTINGTON yapmıştır. Ona göre modernleşme, devrimci, karmaşık, sistematik, küresel, uzun erimli, tedricî, homojenleştirici, geri döndürülemez ve ilerlemeci bir süreçtir.
HUNTINGTON’un bahsettiği “geri döndürülemez ve ilerlemeci” modernleşme süreci, İran gibi, Batı etkisine açık olmakla birlikte, emperyalist müdahaleyi doğrudan doğruya ve uzun bir süre tecrübe etmemiş bir ülke için aynı anlamı ifade etmemektedir. Bunun bir diğer örneği İran modernleşmesinin ilham kaynaklarından olan Osmanlı Devleti tecrübesidir. Türkiye ve İran gibi ülkelerin modernleşmeci elitleri, modernleşme sürecinde, büyük tarihi geçmişlerinin gücünden, dillerine bağlılıktan, antik kültürel miras ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendirecek ve sürdürecek geçmiş tarihi olaylardan güç almışlardır.[3]
Tarihi kudret bağlamında, Safevilerin iktidara gelişiyle birlikte Şiileşen İran, farklı halkların, farklı dillerin birlikte var olduğu bir coğrafyada Şiilik şemsiyesi altında “milli” bir yapı sağlamayı başarmıştır. İran’ın modernleşme serüveninde sıklıkla gündeme getirilen “millilik” kan esasından ziyade aynı coğrafyada yapılan kader birliği ve paylaşılan dini inanış olarak temayüz etmiştir. Ne var ki, bu durum İran’ın İslam Dünyası’nda “ötekileşme”sinin de sebebi olarak kabul edilmiştir. Konuya benzer bir perspektiften yaklaşan Çelenk’e göre, İran’ın siyasi tarihinde devrimci grupların her zaman etkisi olmuştur. İslam sonrası dönemde bunlar Şiilikle aynileşmeye başlamış ve siyasi erki ele geçirdikten sonra da daha mutedil olan on iki imam Şiiliğine dönüşmüşlerdir.  Safevi Devleti kuruluşunda bu devrimci/ aşırı unsurlara dayansa da, devletin idamesi ve toplumun idaresi için geçmiş iktidarların yolundan giderek şehirli/ entelektüel Farisi/ İranlı unsurlara yanaşmıştır. Bu unsurlar binlerce yıllık medeniyet birikimini de taşıyan unsurlardır.
Şiiliğin yaygınlaşmasıyla birlikte ulemanın gücü de artmış, dinin hükümlerini yorumlamak ve eğitim ile ilgilenmekle vazifeli olan[4] ulema sınıfı zaman içinde siyasal iktidarın meşruiyet kaynağı haline dönüşmüştür zira Şii gelenekte on ikinci imamın gaybetinde onun işlerini tedvin ile görevli ve yetkili fakih olduğundan, fakihin meşru görmediği bir kişi için dini meşruiyet oluşmamaktadır. Bu bakış açısıyla, Şah’ın kendisi bile bir mercii taklit etmek zorundadır. Molla Ahmed Naraki (Ö. 1829)  örneğinde görüleceği üzere, ulemanın velayet teorisi üzerindeki çalışmaları hanedanın meşruiyet zeminini de tartışılır hale getirmiştir. Naraki, ulemanın gaip imamın otoritesini bütünüyle temsil edebileceği düşüncesini açık bir şekilde ifade etmiştir. O, fakihin sahip olduğu velayeti başkalarının velayetiyle mukayese etmek suretiyle bunu daha sağlam temellere oturtmuştur.  Naraki, icmanın sınırladığı hususların dışında, peygamber ve imamların velayetinin bütünüyle fukaha tarafından temsil edilebileceğini ispatlamaya çalışmıştır. Naraki’ye göre fakih, kendisini peygamber ve imamlardan sonra en üstün insan kılan özellikleri sebebiyle Müslümanlar üzerinde velayet-i ammenin sahibidir. Fakihlerin otoritesi genel olup herhangi bir sahayla sınırlandırılamaz haldedir.[5]
Yine zamanla oluşan mercilik sistemi ulemanın kendi içinde bir hiyerarşi yaratmış ve böylelikle üst düzey ulema diğerleri üzerinde nüfuz sahibi olmuştur.[6]  Bundan ayrı olarak, zekât ve humusu toplamakla yetkili kabul edilen ulemanın elindeki maddi gücün artması onu siyasi iktidardan bağımsız hale getirmiştir. Tarihi süreç ulemayı İran’daki sınıflar içinde iktidarı paylaşan bir konuma taşımıştır. Hatta kimi zaman Şii ulema, imamların varisleri olma özelliğini şahla paylaşmayı kabul etmemiştir. İşte bu hassas yapı, on dokuzuncu yüzyıl devlet ricali-ulema ilişkilerinin de belirleyicisi olmuştur. Öyle ki, Kaçar hanedanı döneminde ülkenin içinde bulunduğu şartlar dini mercileri sadece din adına konuşan insanlar olmaktan çıkarmış ve bunları birer milli temsilciye/ lidere de dönüştürmüştür. İran’ın Batı ile yüzleşmesinin geleneksel sınıfları zarara uğratan etkisi karşısında Şah’ın politikalarına muhalif olarak öne çıkan ulema, ekonomik imtiyazlara[7] yönelik protestolarda başı çekişinde görüleceği üzere milletin menfaatlerini koruyan birinci güç olarak ortaya çıkmıştır. Reuters ve tütün imtiyazının örneklik ettiği bu tür olaylar ulemanın gücünün hükümetten çok daha büyük olduğunu gösterdiği gibi, Batı dünyasının da ulemanın gücünü yakından hissetmesine yol açmıştır. Bu etki 1979 devrimine kadar zaman zaman ivmesini kaybetse de, artarak sürmüştür.
İran’daki Batı yanlısı modernist simalar ise İran’ın Batı’nın meydan okumasına cevap veremez hale gelmesinden sonra devlet ricalinin “Ne yapmalı?”, “Nasıl yapmalı?” sorularına cevap aradıkları bir dönemde Avrupa’ya yolladıkları kişilerin taşıdıkları fikirlerden beslenmiş, bu anlamıyla Müslüman topluma yabancılaşmış ancak Batı tarzı hayatın fikri altyapısını da kavrayamamış kişiler olarak Batı toplumlarına da adapte olamamışlardır.[8] Batı’ya verilmesi istenen cevabın bir an evvel bulunması kaygısıyla hareket eden devlet ricalinin himayesiyle beliren bu grup ulemadan farklı olarak dönemin modern iletişim, eğitim ve propaganda araçlarını kullanmayı denemişlerdir. Bu cümleden olmak üzere posta teşkilatı, telgraf, gazete ve modern eğitim kurumlarının ilk nüveleri denenmeye başlanmıştır.[9] Topluma yön vermek arzusundaki bu kişilerin modernleşme anlayışlarında ihtilâlcı şiddet olduğu gibi milliyetçi, halkçı temaların yanında laik ve inkılâpçı adımlar da önemli bir yer tutmuştur.[10] Yabancı misyonların İran’da kalıcı hale gelmesi de bu grubun desteklenmesine imkân sağlamıştır.[11]
Meşrutiyet fikri başlangıçta İran ulemasına yabancı olmakla birlikte, Meşrutiyet’e giden süreçte İran’daki halk hareketlerinde liderlik faktörü açısından dini liderliğin varlığı emsalsizdir ve İranlı entelektüeller dini liderlerin desteği olmaksızın başarıya ulaşamayacaklarını fark ettiklerinde onları kendi yanlarına çekmek için gayret sarf etmişlerdir. Entelektüel kesim İran’ın ne on iki imamın yönetimi ne de hanedanlık ile kurtuluşa ereceğine,  İran’ın ancak despotizm, dini dogmatizm ve emperyalizmden kurtularak salaha erebileceğine inanmasına rağmen dini liderliğin desteğini almak için reformların İslam’a aykırı olmadığını hatta İslam’ın emri olduğunu, İslam’ın ilkeleri arasına yer aldığını savunmuş hatta meşrutiyetin “şeriat” demek olduğunu iddia etmiştir. Ne var ki, METİN’e göre, İmam Humeyni’ye gelene kadar birçok Şiî din adamı muhalif olmakla birlikte hiçbir zaman sürekli bir siyasal eylem ve ideolojik bütünlük oluşturan siyasal talep mekanizmasına sahip olamamışlardır. Bu tür eylemler laik/ seküler entelektüeller çevresinde gelişen hareketler ile vücut bulmuştur. Bunda modern eğitim kurumlarının da etkisi vardır. Osmanlı’dan öykünerek 1851 yılında kurulan Darülfünun’da başlangıçta eğitim dili Fransızca ve hocaların birçoğu Fransız olsa da, zaman içinde tercüme ve telif kitapların yazılıp basılmasıyla Farsçaya dönülmüş ve tedricen kadro tamamen İranlılardan oluşmuştur. Batı Dünyasına ait kavramların ve fikirlerin taşıyıcısı olan bu kadroların etkilediği cenah ulema ile kıyaslandığında kifayetsiz kalmakla birlikte, Meşrutiyet Hareketi sürecinde ulema ile kıvrak bir ittifak kurmayı başarmıştır. Yine de, doktrinde, ulemanın Meşrutiyet Hareketi’ndeki liderliğinin sebebine dair kesin bir yargıya varmanın mümkün olmadığına dair kanaat vardır. KARADENİZ, İran ulemasının başlangıçta mevcut siyasi idarenin ve ekonominin ıslahını istemekten başka bir amacı olmadığını, Batı tarzı bir Meşrutiyet’in pek düşünülmediğini ancak sömürgeciliği hedefe koyan Meşrutiyet Hareketi’nin milli olduğu kadar dini içerikli olması sebebiyle ulemanın bundan ari kalamadığını, zaten başlangıçta İran halkının da “siyasal demokrasi” değil, “adalet” isteği olduğunu ileri sürer.[12]
Modernleşme hareketinin ivme kazandığı dönemde dikkat edilmesi gereken bir husus da İran toplumunun demografik ve sınıfsal yapısıdır. Bu konunun modernistlerin kitlelere ulaşmasındaki engellerin bir kısmını fark edilmesi ve ulema ile ittifaka niçin zorunlu olduklarının anlaşılması için aydınlatılması elzemdir. Darülfünun’da modern eğitimin verilmeye başlandığı 1850’li yıllarda İran’da yaklaşık 10 milyon kişinin yaşamaktaydı ve bunların kabaca %64’ünü Fars kökenliler, %29’unu Türkçe konuşan topluluklar, %4’ünü Araplar ve geriye kalan %3’ünü de gayrimüslimler oluşturuyordu. Bu nüfusun %55’inin köylü, %20’den daha az bir oranının kentli, geriye kalan %25’inin ise göçebe olduğunu, gezginlerin izlenimlerinden, Britanya Dışişleri’nde derlenen raporlardan anlayabiliyoruz.[13] Modernleşmenin kent esaslı bir hareket olduğunu göz önünde tuttuğumuzda modernistlerin halkın %80’ine hitap etme imkânının çok zayıf olduğunu fark ederiz. Bunun karşısında halkı dini ve sosyal olarak eğiten, her türlü dertlerine çare arayan, yabancı saldırısı ve iç karışıklıklar dönemlerinde zulme uğrayan halkın koruyan ulema halkın bütün kesimlerine hitap edip destek bulabilmiş, halk da ulemanın sözüne tabi olmuştur.[14]

Tüm bu sebeplerle modernistler ile ulema arasında kurulan bu ittifakın meyvesi Meşrutiyet Hareketi’nin başarıya ulaşmasıyla alınmış, 1905-1911 Meşrutiyet mücadelesinde muhalefetin hem koruyucusu ve hem de sözcüsü olan dinî ulema meşrutiyet meclislerinde çoğunluğu oluşturmuş,  anayasanın tesisinde ve Şiî İslâm’a muhalif kanunların oluşumunu engellemede nispeten etkili olmuşsa da, İslami bir anayasa beklerken, özellikle ek tasarı ile ummadığı bir şekilde İslam’a aykırı unsurlarla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Kanun önünde eşitlik, sınırsız basın hürriyeti gibi ulemanın kabul etmeyeceği bazı hususların anayasada yer alması bu ittifakın çatırdamasına sebep olmuştur. Bu süreçte ulema, Kaçar Hanedanı’nın modernleşme süreçlerinde devletin ürettiği ve onunla özdeşleşen elit burjuvazinin öne çıkardığı bu türden taleplere karşı koymuş, Batılı talep ve uygulamaları  “dinden çıkma”, “Frenk mukallitliği”, “Batılılaşma ihaneti” olarak algılayan Osmanlı ulemasına benzer bir şekilde, bu taleplerin sözcülerini “ferengî (Frenkleşme)”, fokolî (Avrupaî giyinen İranlı; aşağılayıcı anlamda), garbzedegî (Batı hastalığı) olarak tavsif etmiş[15]  ve Meşruti Anayasa’nın 1.maddesine İmami Şiiliğin devletin mezhebi olması ve Meclis’ten çıkacak yasaları denetleyecek beş kişilik ulema heyeti şartını dercetmeyi başarmıştır.[16] Kararlı bir sekülarist ve Batı medeniyetinin sadık bir savunucusu  olan ve İngilizce ve Fransızca’dan yaptığı tercümelerle siyasi bir birikim oluşmasına katkı sağlayan Feth Ali Ahundzade’nin ve onu takip edenlerin Arap alfabesini kaldırma/ değiştirme isteği ile İran halkının tabii dininin Zerdüştlük olduğu yönündeki söylemleri örneğinde görüleceği üzere, ulema modernistlerin bu fikirlerinin Batı’nın İslam toplumlarını sömürmesinin bir aracı olduğunda ısrarcı olmuş,  Malkom, Kirmani, Afgani gibi Farmason teşkilatın üyeleri olan kişilerin kimi zaman Fars ırkçılığı ve İslam düşmanlığı düzeyine varan sözleri sebebiyle  Batı’nın gizli ajandasının takipçileri olduklarını ileri sürmüş, bu ise modernleşme yanlıları ile ulema arasındaki makasın açılmasını hızlandırmıştır.[17] Tüm bunlara rağmen, modernistler, halkın içinde bulunan, halkla iç içe yaşayan ulemanın etkisine hiçbir zaman ulaşamamışlardır.

 METİN’e göre modernistlerin ulemanın gücüne ulaşamamasının temelinde sebep olarak, modernleşme sürecinde geleneksel kurumları modern yapılara dönüştürme kudretini haiz toplumsal yapının olmaması ve Batı dışı toplumların modernleşme öncülerinin, kendi toplumlarının Batı karşısında geriliğinin farkında olan, daha çok yönetici elitlerden oluşan, çoğunlukla seküler eğitim alan ve gelenekselle bağları zayıf olan kişiler arasından çıkması gerçeği yatmaktadır. Modernliğin ilk ortaya çıktığı Batı Avrupa toplumları geleneksel kurumlarını modern işlevlere uyarlayarak gerçekleştirmişlerdir. Yine kurumsal yenilikler yapılırken Batılı modern kurumlar aynen alınarak var olan toplumsal yapının buna nasıl tepki vereceği ve bunun sonuçlarının hesap edilmemesi de menfi bir faktör olarak yer almıştır.[18]  Örneğin,  Abbas Mirza ve Kaim Makam’ın reform çalışmalarının sekteye uğramasının temelinde bu reformları yerine getirecek ve sürdürebilecek ekonomik ve idari ve askeri kaynaklardan yoksun olmalarıyla birlikte, toprak sahipleri, pazar esnafı ve ulemadan oluşan yerleşik düzenin bu reform çalışmalarına gösterdiği güçlü tepkiyi görürüz.
 Çalışması boyunca UYAR, Meşrutiyet Hareketi’nin öncü isimleri üzerinden Batı mefkuresinin ve buna karşı koyan ulemanın sistematiğini de karşılaştırır. UYAR’ın vermiş olduğu örneklerin pek çoğunda modernistlerin Batılı kavramların künhüne varamamış kişiler oldukları, sistemli bir ideolojiden ziyade pratik sonuçlara yöneldikleri anlaşılır. Malkom Han örneğinde olduğu üzere farklı zamanlarda farklı açıklamalar yapan modernistlerin varlığı o dönem için garip karşılanmaz. Yine Batılı kavramları Rus ihtilalcilerinin bakış açısıyla yorumlayan Talibov gibi modernistlerin Afgani gibi aidiyeti halen tartışılan ancak genel olarak İslamcı bilinen kişilerle aynı potada erimesi yadırganmaz. Bunda dönemin henüz oturmamış fikri ve siyasi şartlarının olduğu kadar aslında tüm bu insanların temel çabasının ülkelerinin Batı karşısında bağımsız ve kendine yeter kalabilmesini sağlama kaygısı içinde olmalarının da büyük etkisi vardır.
UYAR, modernistlerin içine düştüğü karmaşanın ulema açısından daha zayıf bir düzeyde yaşandığını, ulemanın geleneksel fıkhı yeniden yorumlamak suretiyle bir çıkış kapısı araladığını, meşrutiyet yanlısı ve karşıtı ulemanın her ikisinin de klasik fıkha atıfla bu fikre/ siyasi sisteme müspet yahut menfi açıklama getirdikleri gerçeğini Şeyh Fazlullah Nuri ile onun karşısında yer alan,  Tenbihül Ümme ve Tenzihül Mille’nin müellifi Naini üzerinden verdiği örneklerle açıklar.
UYAR, çalışmasının sonuç bölümünde tarihi serüvenin köşe taşlarına yeniden işaret ederek ulemanın bu süreçten ders çıkardığını ve İmam Humeyni’nin önderliğindeki halk hareketinin zaferden sonra gücü modernistlerin ele geçirmesine izin vermediğini zikreder. Vakıa, yukarıda da değindiğimiz üzere, ulema ekseriyetle modernistleri desteklemiş olsa da, 1905-1911 Meşrutiyet Hareketi’nde aralarındaki ittifak modernistlerin ulemaya sırt çevirmesi, onları ancak bir araç olarak kullanma arzuları sebebiyle son bulmuş ve ulema ile modernistlerin Şah rejimine muhalefeti farklı kanallarda akmıştır. Bu akış 1979’da ulemanın siyasi sistemi tümüyle ele almasıyla başka bir boyuta taşınmıştır. Bugünün İran’ını anlamak için Safevi hanedanı ile ulema arasında kurulan ilişki biçiminin tarihi seyrini takip etmekten bir zarurettir.
UYAR’ın bu çalışması Türkçe literatür açısından önemlidir zira Türk akademik çevrelerinde İran ile ilgili bu yöndeki çalışmalar Batı ile kıyaslanamayacak kadar azdır. Ne var ki, çalışmanın mükemmel olduğunu da ileri süremeyiz. Her çalışmada olduğu gibi UYAR’ın çalışmasında da bir kısım eksiklikler vardır. Bu cümleden olmak üzere, UYAR’ın müracaat ettiği kaynakların ekserisi Batı mahreçlidir. UYAR’ın Farsça bildiği de dikkate alındığında, İran üniversitelerinin de yardımıyla, Farsça kaynaklara ağırlık veren, çalışmada izlediği vaka anlatımı yolu itibariyle dönemin matbuatına daha fazla yer açan bir çalışmanın imkan dahilinde olduğunu düşünüyoruz.
UYAR’ın çalışmasında yer alan bir diğer eksiklik/ hata ise yazarın kimi konularda şahsi kanaatine dair hüküm cümleleri kurmuş olmasıdır. Öncü kimliklerin mücadele metodu ile açıklayamamasına rağmen, Şii ulemanın sınıf menfaati peşinde koştuğuna dair kanaatini sıklıkla dillendirmesi çalışmada bir kusur olarak belirmiştir.
Bu çalışmada işaret edilen bazı noktalar ise yeni çalışma alanları doğmasına imkân verecek niteliktedir. İran’daki fikri ve siyasi hareketler ile Batılı misyonların ilişkileri, 19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başlarında Mason teşkilatlarının Müslüman entelektüel ve âlimler arasındaki algılanış şekli, Sünni ve Şii mezheplerinin ulemanın yönetim hakkına dair yaklaşımı, İslam Birliği temelinde Sünni ve Şii ulemanın Osmanlı iktidarına bakışı, Safevilerden modern İran’a Şahlık rejiminin meşruiyet alanı ve dayanakları ve nihayet İran Meşrutiyet Hareketi ile İran İslam İnkılâbı arasındaki ilişkinin mahiyeti çalışılabilecek sahalar olarak belirmektedir.
Bu kitabın yazarın İran hakkındaki diğer çalışmaları ile birlikte okunmasının bütünlüğü yakalamak açısından önemli olduğu kanaatindeyiz zira yazar kullandığı kaynaklar arasında kendi çalışmalarına da yer vermiş, bu alanda başkaca çalışmaları olduğunu böylece ortaya koymuştur.  Bu durumda, yazarın diğer çalışmalarının tetkikiyle, inceleme konusu yaptığımız “İran’da Modernleşme ve Din Adamları” isimli çalışmasının daha iyi anlaşılabileceği ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekir.

Kaynakça
ÇELENK Mehmet, 16. ve 17. Yüzyıllarda İran’da Şiiliğin Seyri,  Emin Yayınları, Bursa, 2013
METİN Celal, Türk Modernleşmesi ve İran, Kabul Edilmiş Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 2006
SADRİ Manizheh,  İran Yenileşme Hareketlerinde Osmanlı Etki ve Katkısı, Kabul Edilmiş Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2012

UYAR Mazlum, Şii Ulemanın Otoritesinin Temelleri, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2004

KURTULUŞ Rıza, 1906-1911 İran Meşrutiyet Hareketinde Osmanlı Etkisi, Kabul Edilmiş Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2010

KARADENİZ  Yılmaz, Kaçar Hanedanı, Kabul Edilmiş Doktora Tezi, İnönü Üniversitesi,  Malatya,  2004
GÜRAKAR Tolga, Devrimci Dinamikler Açısından Osmanlı ve İran Çağdaşlaşması, Kabul Edilmiş Yüksek Lisans Tezi, Yeditepe Üniversitesi, İstanbul, 2011
AHAVİ Şahruh, İran’da Din ve Siyaset, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1990




[1] ÇELENK Mehmet, 16. ve 17. Yüzyıllarda İran’da Şiiliğin Seyri,  Emin Yayınları, Bursa, 2013

[2] METİN Celal, Türk Modernleşmesi ve İran, Kabul Edilmiş Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 2006
[3] METİN Celal, Türk Modernleşmesi ve İran
[4] SADRİ Manizheh,  İran Yenileşme Hareketlerinde Osmanlı Etki ve Katkısı, Kabul Edilmiş Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2012
[5] UYAR Mazlum, Şii Ulemanın Otoritesinin Temelleri, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2004
[6] KURTULUŞ Rıza, 1906-1911 İran Meşrutiyet Hareketinde Osmanlı Etkisi, Kabul Edilmiş Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, 2010
[7] KARADENİZ  Yılmaz, Kaçar Hanedanı, Kabul Edilmiş Doktora Tezi, İnönü Üniversitesi,  Malatya,  2004
[8] a.g.e
[9] KURTULUŞ Rıza, 1906-1911 İran Meşrutiyet Hareketinde Osmanlı Etkisi

[10] METİN Celal, Türk Modernleşmesi ve İran
[11] KARADENİZ  Yılmaz, Kaçar Hanedanı
[12] a.g.e.
[13] GÜRAKAR Tolga, Devrimci Dinamikler Açısından Osmanlı ve İran Çağdaşlaşması, Kabul Edilmiş Yüksek Lisans Tezi, Yeditepe Üniversitesi, İstanbul, 2011
[14] KARADENİZ  Yılmaz, Kaçar Hanedanı
[15] METİN Celal, Türk Modernleşmesi ve İran
[16] AHAVİ Şahruh, İran’da Din ve Siyaset, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1990
[17] KARADENİZ  Yılmaz, Kaçar Hanedanı
[18] a.g.e

24 Aralık 2013 Salı

Kolonel Erdoğan, Karadavi Gülen

Gürkan BİÇEN

Görünürde Fetullah Gülen ile Recep Tayyip Erdoğan arasında alevlenen ve şiddeti giderek artan çatışma bize ilme tabi olmayan gücün müstekbirliğe, Allah’a dönmeyen ilmin ise gayrısına kulluğa yol açtığını bir kez daha gösterdi. Bu ikisinin kavgası isyancılara “sıçanlar” diyen Libya’nın Albay Kaddafisi ile Kaddafi’ye lanet edip ölüm fetvası veren Katar’ın paralı kuklası Yusuf Karadavi örneği ile benzeşti.

Şubat 2011’de Libya’da baş gösteren, Libya hükümetinin eski üyelerinin yer aldığı isyan hareketine meydan okumak üzere televizyon kameraları önüne çıkan Kolonel Kaddafi onları Libya halkını temsil etmeyen çete üyeleri, sıçanlar ve paralı askerler olarak tanımlamıştı. Kaddafi’nin karşısında ise Katar’ın kuklası Yusuf Karadavi fetva makamı olarak yer alıyordu. O dönemde Türkiye bölgede bir huzur adası olarak beliriyor, bir model olma iddiasını halen sürdürüyordu. Arap sokaklarında Erdoğan hayranlığı ve Türkiye sevgisi henüz rüzgârını yitirmemişti. Türkiye’de eksik okuduğu dış politikayı Malezya’dan ithal ettiği bir hayalperest profesörün de katkısıyla gidermeye çalışan Erdoğan, aradan geçen üç yılın sonunda sadece Arap sokaklarından silinmekle kalmayıp kendi ülkesinde de Kolonel Kaddafi portresi çizmeye başlamış oldu.

Sokma akılla buraya kadar

Türkiye’nin kabiliyetlerini ve imkânlarını abartan, hayal ile gerçekliğin arasını tefrik edemeyen bir anlayışı parlatan Batı Dünyası, aramızdan bir dünya lideri, Malezya’dan da bir Kissenger  çıkarttığımıza Türk sokaklarını ikna etmeyi başardı. Bu lider ve Kissenger Ahmet, Türk halkına Balkanlar ve Ortadoğu’nun tartışma kabul etmez ağabeyliğini (siz bunu patronluğu olarak okuyun) vaat ediyorlardı. Kendilerine biçilen rol gereği önleri açılıyor, uzun vadeli kredilerle yapılan bayındırlık faaliyetlerine yönelik propaganda çevre ülke halklarını da etkiliyordu. Açılan krediler karşılığında Türk hükümetinden istenen şey Direniş Ekseni’nde bir gedik oluşturmasıydı.

Tunus’ta başlayan halk hareketinden sonra Mısır ve Libya’nın diktatörlerinin devrilmesi ile Suriye’ye yönelen emperyalist iştiha bu cephede koçbaşı olarak Türkiye’yi kullanmayı uygun buluyordu. Türkiye hem kendi çiğ emelleri/ hayalleri hem de emperyalist cephenin diğer aparatçıkları olan Körfez ülkelerinin akıttığı dolarlar sebebiyle kısa sürede biteceğini zannettiği bu maceraya atılıyor ve komşu bir ülkeye cephe açmış ve sayısız savaş suçu işlemiş bir ülke haline dönüşüyordu.

Türkiye’nin koçbaşı olduğu bu süreçte Batı Dünyası istenileni gerçekleştiremeyip Suriye’den siyasal anlamda eli boş dönmek zorunda kalınca, Siyonist İsrail rejimi ile barış anlaşması yapmaya hazır İhvan menşeli tüm hareketlerin de bulundukları konumdan uzaklaştırılmaları gerekiyordu. Mısır’da başlayan bu süreç Türkiye ile devam ediyor. Suriye rejiminin düşmediği bir Ortadoğu’da ne İhvan’a ne de AKP’ye ihtiyaç var. Suriye’nin tarumar olmasının başlıca müsebbibi AKP iktidarı uluslararası payandalarının bir bir çekildiğini hissediyor ve bu sebeple Erdoğan Kolonel Kaddafi’nin jargonuna sarılıyor.

Kolonel Erdoğan

Halka hitaben yaptığı bir konuşmada Fetullah Gülen ve hareketini hedef alan Erdoğan, “Devlette paralel yapı kurmak isteyenler, devletin kurumları içine sinenler şunu bilesiniz ki ininize gireceğiz ininize. Didik edeceğiz ve devletin içindeki bu örgütleri temizleyeceğiz”, ifadesine yer veriyordu. Şayet Erdoğan iddia ettiği bu çeteleşmede pay sahibi olmasaydı elbette sözlerini daha bir ciddiyetle dinlerdik. Ne var ki, bu sözler hem tehlikeli bir duruşu hem de kendi günahını yansıtıyor.

Her şeyden evvel şunu gözden kaçırmamız gerekiyor: Fetullah Gülen hareketi Türkiye’de kendi kadrosunu/ elemanını üretmeyi sürdüren tek yapıdır. Türk İslamcı hareketlerin hemen hepsi AKP iktidarı ile iç içe girmiş ve kendi iddialarını yitirmiş haldedir. Bir başka ifadeyle Türk İslamcılığı kendini AKP’nin yedek lastiği haline getirmiş, ondan bağımsız bir hareket ve karar süreci geliştiremez olmuştur. Yakından takip edenler elbet bileceklerdir ki, İslamcı hareketin önemli simaları AKP bürokratlarının teşrifatçısı haline dönüşmüştür. Bu manzaranın aksine Fetullah Gülen hareketi tüm diğer hükümetlerle olduğu gibi AKP hükümeti ile de ilişkisini menfaat temelinde yürüten ve başından beri de İslamcı olmayan bir harekettir. Fetullah Gülen entelektüel anlamda ümmetçi bir İslam’dan haz etmediğini, bize uygun bir Türk İslam’ı, Anadolu İslam’ı var etmek istediğini, bunun için Arap ve Fars etkisinin silinmesi gerektiğini açıkça söyleyen birisidir. Onun hareketi kavmiyetçi temellerine yeşil boya sürülmüş bir harekettir. Böyle de olsa Gülen Hareketi uluslararası aktörlerin desteği ile küresel düzeyde önü açık tutulan bir hareket olmayı sürdürmüştür. Onun sahip olduğu imkânlar ile emperyalist güçlere sunduğu hizmetin asıl “Hizmet” olduğu tartışmasızdır.

Bundan sonra şunu dikkate almamız fayda sağlayacaktır: AKP kadroları Milli Görüş çizgisinden çıktıklarını, bu gömleği çıkardıklarını, artık İslamcı olmadıklarını, kendi medeniyet değerlerinin Batı karşısında yenildiğini, tek yolun Batı olduğunu ilan etmiştir. Üç dönemdir iktidarda olan AKP’nin ilk döneminde Meclis’te yer alan Milli Görüş kökenli milletvekillerine artık neredeyse rastlamak mümkün değildir. AKP hem siyasi çizgi olarak Milli Görüş’ten uzaklaşmış hem de bürokrasideki değişimi sağlamak adına kendisine eklemlenen cemaatleri kullanmıştır. AKP’nin ikinci ve üçüncü döneminde jakoben Kemalistlerin bürokrasiden uzaklaştırılmasında büyük oranda başarı sağlanmıştır. AKP bürokrasiye atayacağı insan kaynağını kendisine koşulsuz destek veren, “en sadık kullar” arasından seçtiği gibi, kendisiyle menfaat üzerine ittifak eden Fetullah Gülen Hareketi’nden de faydalanmıştır.

En örgütlü ve sürekli insan kaynağına sahip Fetullah Gülen Hareketi AKP’nin Kemalistlerden boşalttığı birçok alana bizzat AKP tarafından yerleştirilmiştir. Bu gün devlet içinde devlet iddiasını dile getiren Erdoğan ve bakanları orta ve üst düzey atamaların birçoğunu bizzat kendileri yapmıştır. Erdoğan, “Bir sabah uyandım ve gördüm ki, devlete çete sızmış”, diyorsa bu ancak iki şekilde yorumlanabilir; Bir, üst düzey atamalarda devlet olarak yaptığımız güvenlik soruşturmalarının hepsi palavradır, çete üyeleri de olsa ben atayabilirim. İki, bizim Suriye’yi sokak sokak bildiğini iddia eden Milli İstihbarat Teşkilatımız ve diğer istihbarat unsurları Türkiye’yi bilmiyormuş.
Erdoğan’ın konuşması açık bir tehlikenin de habercisi. Üyelerini kendisinin atadığını göz ardı ederek çetenin inine girmekten bahseden Erdoğan, her Türk vatandaşının çalışma, memur olma, eğitim alma hakkının bulunduğunu da unutmuş görünüyor. Fetullah Gülen Hareketi’ne mensup olan insanları ne ile itham edeceksiniz? Kemalist jakobenlerin Hizbut Tahrir örgütüne yahut sair Nur hareketi mensuplarına yaptığı silahsız terör örgütü suçlamasını mı yönelteceksiniz? Yahut 12 Eylül darbecilerinin listeleri gibi listeler mi hazırlayacaksınız? Yoksa 28 Şubatçılara benzer şekilde “Ak Çalışma Grubu” kurup onları Yüksek Parti Konseyi kararları ile işlerinden, üniversitedeki kürsülerinden mi atacaksınız? Öyle ise size ancak Necip Fazıl cevap verebilir; Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak…

Karadavi Gülen

Fetullah Gülen yukarıda da belirttiğim gibi Ümmet eksenli bir İslami çabanın tamamen dışında yer alan, hayatını Türk tipi Müslümanlık yaratmaya adamış kavmiyetçi bir kişidir. O, bu çabasını gerçekleştirmek adına kendisine fayda sağlayacağını umduğu hiçbir aracı reddetmemiş ve süreçte tüm bu araçlar kendisini kuşatarak onu ve hareketini emperyalist güçlerin rehni ve kuklası haline getirmiştir. Bu hareketi takip eden herkes onların çok zaman gönüllü bir şekilde emperyalist ağa hizmet verdiğini kabul edecektir. Dünyanın her yerine yayılmış Türk okulları sadece Türkiye sevdasının işareti değil, küresel istihbaratın da insan kaynakları anlamına gelmektedir. Tıpkı Katar’ın kuklası Yusuf Karadavi gibi Fetullah Gülen de kendisinden olmayan müminlere karşı şedittir. Ancak bu demek değildir ki, Fetullah Gülen yolsuzluk meselesinde haksızdır. Erdoğan da AKP teşkilatlarının ve yönetiminin gırtlağa kadar yolsuzluk içinde olduğunu bilmektedir ve bundan dolayı açıkça tehdit etmekte ve yine anayasaya aykırı düzenlemelere tevessül etmektedir.

Gülen, Erdoğan’ı yolsuzluk üzerinden zayıf düşürecek bir operasyonun kuvvetle muhtemel anahtarı olmuştur. Kendisi ve çevresi gücü kibre dönüştüren Erdoğan ne kurban ne de mağdurdur zira bu ilişkinin gönüllüsü, okyanus ötesine selam söyleyeni olmuştur.

Seküler politikacıların yetkisini sınırlandırmak

Gelinen noktada, ilme tabi olmayan gücün istikbara yol açtığı alenen görülmüştür. Erdoğan veya bir başkası, seküler politikacılar halkın üzerinde bir yüktür ve halk nasıl bir ağırlığın altında olduğunun farkında değildir. Allah’ın özgür yarattığı her insanın özgür bir şekilde yaşayıp uhrevi salaha ulaşmasını gaye edinmiş, bunun için kendisini halkın önderliğine adamış ehli ilme ve onların velayetine ihtiyaç vardır.


Çare Erdoğan değil, Gülen değil, Sarıgül hiç değildir. Çare paradigmanın tümüyle reddidir.

15 Kasım 2013 Cuma

İmam Huseyn’in Kıyamından Sonra…

Gürkan BİÇEN

Özgürlüğün  Bedeli/  Bitmemiş Savaş Günlükleri… Özgür Açe Hareketi lideri merhum Tunku Hasan di Tiro’nun kaleme aldığı, hareketin ve kendisinin mücadelesini anlatan hatırat. Endonezya’ya bağlı Açe Sumatra adasında bir İslam devleti vücuda getirmek amacıyla yola koyulan hareketin serüvenini anlatan bu kitap kıyam ruhunun köklerini göstermesi bakımından da ilgi çekici noktalara temas ediyor.
Di Tiro, hareketin mücadelesinin İslami esaslara tabi olduğunu ısrarla vurgularken, mensuplarının tamamının Müslümanlardan oluştuğunu, her birisinin günde beş vakit namazı cemaatle kılmaya özen gösterdiğini, sosyal, kültürel ve siyasal açıdan rüştünü ispatlamış bir hareket olabilmek için eğitim faaliyetlerinin nasıl sürdürüldüğünü izah ediyor ve sözü bir noktada Aşura merasimine getiriyor.
Muharrem ayının 10.günü Açe Sumatra ormanlarının derinliklerindeki kamplarında toplanan savaşçıların Kerbela’da kıyam eden İmam Huseyn’i anışlarını tasvir ederken, onun kıyamının anlamını derinlemesine irdelemek ve kavramak gerektiğini söyleyen Di Tiro, İmam Huseyn’in etkisinin sadece İslam Dünyası’nın merkezi bölgelerinde değil, binlerce kilometre uzağındaki noktalarına varıncaya kadar hissedildiğini ortaya koyuyor.
İmam Huseyn, Allah resulünün (as) “Rabbim, kavmim bu Kuran’ı terk edilmiş bıraktı.”, hitabını dile getireceği kıyamet gününden evvel Arap kavmine sunulmuş bir fırsattı. İmam Huseyn’in kıyamı Allah’ın gasp edilen dinini kurtarmak ve böylelikle halkı salaha ulaştırmak için zamanda ve mekânda ileriye doğru atılmış bir adımdı. İmam Huseyn’in kanının döküldüğü Kerbela en uzak bölgelerin ücralarını dahi içine alan bir mekâna dönüşürken, şahadete ulaşılan o an tüm çağlara ulaşan bir patlama noktası oldu. Bugün İslam İnkılâbı ile tarihteki yerini belirlemede yeni bir tercih yapan İran, genişleyerek tüm zamanı ve mekânı kuşatan bu şahadetin anlamının mücessem hale geldiği bir mekân ve 1979 da sanki İmam Huseyn’in ricat anı olmuştur.
Tarihin o kırılma anında Allah resulünün ciğerparelerine sahip çıkmayan Arapların bıraktığı boşluğu Allah’ın dini adına 1400 yıl sonra dolduran İranlılar küresel hale gelen Yezid iktidarına karşı verdikleri mücadelede tıpkı İmam Huseyn gibi yalnız bırakılmak isteniyor. Yezid’in dağıttığı ulufelere tamah edenlere benzer şekilde bugünün Müslüman ülkeleri Amerika’nın ve küresel sermayenin dağıttığı sus paylarına rıza gösteriyor. İmam Huseyn’i Kerbela’ya götüren şartlar bugün küresel ölçekte cereyan ederken, bu zamanın –siyasal anlamda-  Huseyn’i sayabileceğimiz İran’ı gündelik menfaatler uğruna dünya çölünde yalnız bırakanları Tunku Hasan di Tiro binlerce kilometre uzaklıktaki bir ormanın içinden uyarıyor:

“Huseyn’in kıyamından sonra yeryüzünde hiç kimsenin zulme rıza göstermek için bir mazereti kalmamıştır.”

7 Kasım 2013 Perşembe

Yolumuz yoktu ama katiller de değildik

Gürkan BİÇEN

İngiltere ile Fransa’yı birbirine bağlayan 50 kilometre uzunluğundaki Manş Tüneli’nin hizmete girmesinden yaklaşık 20 sene sonra Türkiye, Üsküdar ile Sarayburnu arasında 1,5 kilometrelik tünele sahip Marmaray’ın açılışını “Yüzyılın Projesi Yüzyılın Lideri” sloganıyla yaptı. Türk basını bu proje ile Hindistan’ın Londra’ya bağlandığı müjdesini verirken, gerek bu proje ve gerekse diğer projeler sebebiyle temin edilen kredilerde kesinti olmaması için ülkemizin geçirdiği dönüşüme dikkat çekmekten imtina etti. Projenin ülke ekonomisine sağlayacağı faydayı tartışma konusu yapmaksızın, AKP yönetimindeki Türkiye’nin kredi ilişkileri yoluyla ülkeyi getirdiği noktayı görmek ve önceliğin nerede olduğunu tespit etmek, bunu yaparken yakındaki bir örneği de göz önünde tutmak gerekiyor.

İran İslam İnkılabı lideri İmam Humeyni İnkılab’ın ardından yüzleşilen sorunları ele aldığı bir konuşmasında, “Varsın otomobilimiz olmasın”, diyerek önceliğin maddi kalkınmaya değil, İslam İnkılâbı’nın ilke ve ülkülerine verilmesi gerektiğinden bahsediyordu. İran İslam İnkılâbı, İmam Humeyni’nin rehberliğinde, şiddete bulaşmaksızın, İslam, özgürlük ve bağımsızlık şiarını yükselterek başarıya ulaştı. İnkılab’ın öncelikli hedefi “kalkınma” değildi. O, sürecin sadece bir sonucu olarak geldi. Üstelik İran bu noktaya ödenmesi güç dış borçlar almaksızın ulaştı.

Ağustos 2013’te Gürbulak’tan başlayan seyahatimde gidiş-geliş hattına sahip iki şeritli tek bir yol üzerinden tüm Hazar şeridini takip ederek Meşhed’e varınca, beni misafir eden arkadaşıma, İran gibi bir ülkeye bu yolun yakışmadığını, hiç petrolü olmayan Türkiye’nin bile tüm yollarını bölünmüş yol haline getirdiğini söylediğimde, “İran kendi yağı ile kavrulmak istiyor. Bu yollar da bölünmüş yol olacak ama zamanla, borçlanmaksızın.”, cevabını almıştım. İran’ın toplam dış borcunun 23 milyar dolar olduğunu dikkate aldığımda bu cevabı makul bulmuştum.

İmam Humeyni’nin İslami hareketinden farklı olarak, yaklaşık 11 yıldır Türkiye’yi idare eden AKP kadroları hedef olarak milli gelirin yükseltilmesini ve bunun için hedefe giden yolların mubahlığını ilan ettiler. 2007 yılında beyanatta bulunan başbakan ve AKP kadroları 2013 yılına gelindiğinde Türkiye’de kişi başına milli gelirin 10 bin dolar olacağını söylüyorlar ve ekliyorlardı: Gelirimiz artınca birçok sorun kendiliğinden çözülecek.

Türkiye’de kişi başına düşen gayrı safi milli hasılanın yükselmesinin temel sebeplerinden birisinin orta ve uzun vadeli borçlanma olduğu, ülkeye giren sıcak paranın kesilmesi halinde bugün yaklaşık 367 milyar dolar olduğu ilan edilen[i] dış borcun ödenmesinde krize girileceği, Merkez Bankası stoklarının ülkeden çıkacak dövizi frenlemeye yetmeyeceği ve ekonominin bu şekilde devamının sıcak para akışına bağlı olduğu ortadadır.

Kemal Derviş’in çizdiği rotada ilerleyen AKP hükümetleri sürdürülebilir kredi akışını sağlamak için ülke insanının 80 yıllık birikimini küresel sermayenin hizmetine sunmuş, bunun neticesinde, ülkeye gelen yabancı sermaye başta bankacılık olmak üzere birçok sektörün el değiştirmesine, Türkiye’nin Batı malları için açık pazar haline gelmesine yol açmıştır.  Bugün Türkiye Batı’ya kaynak transferini devam ettirebilmek ve böylelikle içerideki düzeni sürdürebilmek için kaynağı belli olsun veya olmasın sıcak para ihtiyacı içindedir. Sıcak para akışının sekteye uğrama ihtimalinin belirdiği her durumda hükümetin tek çaresi yeni vergilere başvurmaktır. Bu ise ekonomik krizlerin ardından iktidara gelen bir hükümet için tercih edilecek en son yoldur. Böyle bir yola girmektense AKP yanlışı sürdürmeyi, hakikat ile yüzleşmeyi ertelemeyi tercih etmektedir.

AKP hükümetleri ülkenin kendi yağıyla kavrulması yerine dış borcun devamlılığına bel bağladığından ülkeyi küresel sermayenin talimatlarına da açık hale getirmiştir. Orta ve uzun vadeli yasal krediler dışında[ii], ülkeye giren kaynağı belirsiz milyarlarca dolar[iii] ne Batılı ülkelerin ne de Körfez monarşilerinin Türkleri sevmesi sebebiyledir. Türkiye akışın devamı için komşu ülkelerde terör ve istikrarsızlık yaratmakta, NATO şemsiyesi altında Müslüman ülkelerin işgaline yardım etmekte, Siyonizm’e karşı direnen akımları ehlileştirmeye çalışmaktadır. Tüm bunlar AKP hükümetlerine verilen krediler için talep edilen hizmetlerdir.

Suriye krizinde oynadığı rolle Körfez monarşilerinden para transferini devam ettiren AKP hükümeti, üzerinde katillerin cirit attığı, üç şeride çıkaracağını söylediği yollar vasıtasıyla kendine bağlı müteahhit firmalara rant dağıtımını sürdürüyor. Kamu kaynakları üzerinden zenginleşen muhafazakar kesim kredilerle gelen hayat standardının devamı için AKP hükümetlerinin İslami/ insani kokuşmuşluğunun payandası olmaya razı oluyor. Kapıkule’den, Habur’a, İncirlik’ten  Cilvegözü’ne uzanan yollar komşu ülkelere ölüm taşırken, muhafazakar ve İslamcı eskitmesi cenahlar küresel sermaye üzerinden hücum eden emperyalistlerle aynı karede yer almak için yarışıyor.

Batı Dünyası artık fayda sağlamayan, askeri, idari, adli ve siyasi bürokrasideki hakimiyetleri yoluyla Türkiye’nin kaynaklarını sadece kendi sınıfları için kullanan Kemalist jakoben tabakayı muhafazakar ve İslamcı eskitmesi müttefiklerinin yardımıyla söküp attı. Kemalist jakobenler ülke içindeki muhalefete kan kustururken, ülke dışındaki gelişmelere mümkün olduğunca karışmamayı ehven kabul ediyorlardı. Bugün Kemalistlerin yerini alanlar sadece ülke içi muhalefeti değil, emperyalist efendilerin işaret ettiği tüm kesimleri harap etmek üzere de görülmemiş bir iştiha ile saldırıyorlar. Tıpkı Saddam’ın İran’a saldırışı gibi…

Saddam’ı bir inde kıstırıp yaptığı muamele ile tüm Arapları aşağılayan Amerika işi bittiğinde Türkiye’deki muhafazakar ve İslamcı eskitmesi cenaha da aynı muameleyi yapmak isteyecektir. Amerika’nın niyeti her ne olursa olsun ülkenin yönetimini ele alan bu taifenin bizi onursuz bir yola sürüklediği açıktır.

Başımızdaki bu beylere demek isterim ki, evet, on yıl önce yolumuz yoktu ama katiller de değildik.




1 Ekim 2013 Salı

Destur ya Şevki Hoca

Gürkan BİÇEN

Sene 1989… Milli Gençlik Vakfı Eskişehir Şubesi’nin pencereleri Yalaman Adası’na bakan dairesinde televizyona kilitlenmiş birkaç gençten birisiyim. VHS videokaseti döndükçe ekrana ateşli bir hatibin görüntüsü yansıyor; Şevki Yılmaz. “Vallahi, bana üç saat televizyona çıkma izni versinler şu kellemi vermeye razıyım”, diyor Şevki Hoca. Yer gök inliyor, ya Allah, ya Allah diyoruz biz gençler. Şevki Hoca konuştukça büyülüyor, o büyüledikçe Refah Partisi büyüyor.

Bir hafta kadar evvel Kosova’dan bir dostum ile internet ortamında görüşürken, “Gürkan, bu Şevki Yılmaz Erbakan’a yakın değil miydi?”, diye sordu. Evet, öyleydi ama şu an Erdoğan’ın yanında ve hatta duyduğum kadarıyla “Sıkı Tayyipçi” imiş, diyorum cevaben. Dostum devam ediyor; Geldi buraya, Prizren’e, bir konuşma yaptı, şaşırdık.

İnsanoğlu şaşırmaya görsün. Bir kere şaşırdı mı onu yola ize koymak da zor oluyor. Hele ki bir zamanlar önde olanların şaşırması daha da vahim sonuçlara yol açıyor. Onların şaşırması kimilerini şaşkınlığa uğratırken kimilerini ise tıpkı kendisi gibi şaşırtıp yoldan çıkarıyor. Belki bunun için İmam Humeyni bir mektubunda, “İslam tarihi büyük adamlarının ihanetleri ile doludur”, diyordu.

Birkaç gün evvel bu sefer bir başka dostum Şevki Yılmaz’ın bir yazısını yolladı. Şevki Hoca Yeni Akit gazetesinden sesleniyordu okuyucusuna ve diyordu ki, “Ey İran! Ne zaman mazlumların yanında olacaksın!?” Hoca’nın sözlerini hayretler içinde okudum. Hoca birkaç gün evvel Prizren’e yaptığı ve benim dostumun bana aktardığı ziyaretten bahsediyor ve Kosovalıların İran hakkında kendisine söylediklerini bu yazı ile aktardığını iddia ediyordu. Şevki Hoca’ya göre Kosovalılar İran’ın Kosova’yı tanımamasından hayli rahatsızlarmış ve İran hakkında hayli kötü sözler sarf etmişler. Yazıyı okumadan birkaç gün evvel meseleden haberdar olmam ve Kosova’daki dostumun da bana böyle bir şeyden bahsetmemesi sebebiyle yeni bir görüşme ihtiyacı hissediyorum ve bu yazıyı da dostuma yolluyorum.

Dostum yazıyı okuduktan sonra, “Gürkan, bu neredeyse tümüyle yalan yanlış bir yazı”, diyor  ve devam ediyor: “Evet, Şevki Yılmaz ve birkaç kişi Prizren’e geldiler ve Şevki Yılmaz Prizren Medresesi’nde akşam dokuz ile on bir arasında yaklaşık 100 dakika boyunca durmaksızın konuştu ve hiçbir soru cevap kısmı olmaksızın, Arnavutlara ve Türklere söz hakkı vermeksizin ayrıldı gitti. Burada ne Arnavutlar ne de Türkler İran ile ilgili bir söz söylediler. Zaten Kosova’nın bağımsızlığı ve İran meselesi onun anlattığı gibi değil. Her şeyden evvel Kosova şu an EULEX yönetiminde, Denetimli Bağımsızlık statüsünde olan bir devlet. Yani sizin anladığınız anlamda tam bağımsız bir devlet değil. İkincisi, Kosova’nın Birleşmiş Milletler’de tanınması demek Filistin Devleti’nin tanınmasına benzer bir tanınma demektir. Yani üye olmayan devlet statüsü elde etmesidir. Rusya BM Güvenlik Konseyi’nde Kosova’nın bağımsız bir devlet olarak BM’ye üye olmasına izin vermedikçe Kosova’nın böyle bir imkânı yok. Üçüncüsü, Kosova devlet yetkilileri İran’dan resmi olarak bir tanınma da istememişler. İki sene evvel Prizren’e gelen İran’ın Arnavutluk elçisi bunu açık bir şekilde ifade etmişti. Bizim devlet yetkililerimiz İran’dan bu konuda bir randevu bile talep etmemişler. Dördüncüsü, biz burada ne İran’a ne Şiilere ne de Hizbullah’a bir şey dedik. Şevki Yılmaz bize ‘BOP’a engel olan Şiiler ve Hizbuşşeytan’dır’, dedi. Biz Şevki Yılmaz’ı yüz dakika dinledik ve çıkıp gitti.”
Şevki Hoca öyle yazsa da, Kosova kendisini doğrulamıyor. Şevki Hoca gittiği yeri de tanımıyor. Prizren’de gördüğü camiler ona Sultan Murat devrinde yaşadığı hissi verebilir ama vaziyet öyle değil.

Şevki Hoca bilmez, bugün Arnavutluk ve Kosova Amerika tarafından yönetiliyor. İran’ın Arnavutluk’a teklif ettiği her türlü anlaşma önce Amerikan dışişlerinin kontrolünden geçiyor. Sırf Amerika onay vermediği için bugün Tahran ile Tiran arasında doğrudan uçak seferleri düzenlenemiyor. Öğrenci değişim programları uygulanamıyor. Arnavut politikacılar İran karşısında Batı’nın yanında koşulsuz yer alacaklarını her daim ve açıkça ilan ediyor. Sali Berişa, “Bugün yeryüzünde yaşayan tek bir Hitler biliyorum o da Ahmedinecad’tır”, diyebiliyor. Şevki Hoca bilmez, İran Türkiye’nin Balkanlardaki varlığından rahatsızlık duymuyor bilakis Balkanlarda İslami varlığın devamı için Türkiye’nin varlığını elzem görüyor.

Yazısında Müslüman Arnavut halkına olan ilgisini ve sevgisini izhar eden Şevki Hoca Erbakan’ı bırakarak peşine takıldığı Erdoğan’ın Arnavutluk’taki son genel seçimlerde Sosyalist Parti’yi desteklediğini, Sosyalist Parti Genel Başkanı Edi Rama’nın bir Türk ve İslam düşmanı olduğunu, yine bu adamın Soros’un bir numaralı adamları arasında yer aldığını, Sosyalist Parti’nin genel seçimi kazanmasından sonra Türkiye’nin Arnavutluk’a büyük miktarda kredi vereceğini açıkladığını kuvvetle muhtemel bilmiyor.

Anlaşılan o ki, Şevki Hoca eski Şevki Hoca değil. İktidara bitişik olmak onu adalet duygusundan ve hakikate sadakatten uzaklaştırmış. Bir ihtimal, Şevki Hoca Kosova’da Türkiye ve Erdoğan yalakalığı yaparak nemalanan birkaç densize denk gelmiştir ve bunlar hoşuna gitsin, Türkiye’ye döndüğünde onları da methetsin, bakın ne evladı Fatihan var orada desin diye Şevki Hoca’nın kulağına fısıldamışlardır.

Öte yandan, Türkiye’nin Suriye bağlamında Arnavutlara olan ilgisi de dikkatlerden kaçmıyor. Yine Yeni Akit gazetesinde Muhsin Meriç müstear ismiyle yazan İDSB Genel Koordinatörü Cihangir İşbilir yakın zaman evvel, yanında Şevki Yılmaz da olduğu halde, Arnavutluk’ta idi. Konu elbette ki Suriye ve Mısır’dı. Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’dan Suriye’ye gönderilen Arnavutların sayısının 300’ü bulduğu, bunların onlarcasının öldürüldüğü bir dönemde, bu insanların yakınlarının “Oğlumuz en son Türkiye’ye çalışmaya gidiyorum diyerek evden ayrıldı” sözünde ittifak etmesi ilginç değil midir? Müslüman Arnavutları Müslüman Suriye halkına karşı savaştırmak için teşvik ve tahrik eden unsurların arasında kimlerin olduğunu bilmiyor muyuz? Bu kişiler Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da kimseden habersiz, gözlerden ırak dolaştıklarını mı zannediyorlar? Hayır, onların Arnavut bölgesinde attıkları her adımı biliyoruz ve elbette bir gün Arnavutlar, Müslüman Arnavutların kanını bir hiç uğruna heder etmelerinin hesabını onlardan soracaktır. İstihbarat uzantısı olarak Arnavut bölgesinde dolaşan bu kişiler Türk kurumlarının adını da kirli ilişkilerine karıştırarak ülkemizin Balkanlardaki geleceğini riske atıyorlar. İşbilir, namı müstear Muhsin Meriç, “Son yılların parlayan kurumları TİKA, YTB ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlarımız ve diplomatik misyonlarımız güzel hizmetlere imza atmakla beraber, geçtiğimiz aylarda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın bir makalesinde dikkat çektiği ‘koordinasyon’ etkinliği noktasında hâlâ çok ciddi problemler olduğu çok açık. Bu eksikliklerin giderilmesi uzun sürmeyecektir; yeter ki konunun önemi ve hayatiyeti idrak edilsin.”, diyerek bölgedeki Türk kurumlarındaki istihbarat unsurunu/ etkisini ortaya koyuyor. Bu ifade MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın daha evvel TİKA Genel Koordinatörü olduğunu bilenler için ayrı bir önem arz ediyor.

Hülasa, Şevki Hoca şayet müstear adla yazan bu ve benzeri kişilerin peşine takılarak hiç bilmediği Arnavut bölgesinde Sultan Murat olmak sevdasıyla geziyor ve bu arada İran’a yönelik hasmane tutumunu Arnavutlara aşılamak istiyor ise bu yolun yanlış bir yol olduğunu bilmelidir. Müslüman Arnavutları seviyor ise onların kanına eli bulaşan bu adamlardan uzak durmalıdır. Bu benim kendisine naçizane tavsiyemdir.

Gönül isterdi ki, Şevki Hoca hakikat uğruna kellesini vermeye hazır Şevki Hoca olarak kalmış olsundu. Lakin hayat böyle, insanı evirip çeviriyor, kalpleri değiştiriyor. “Ey kalpleri İnkılab ettiren Rabbimiz! Kalplerimizi senin sözünde sabit tut.”


Not: Bahsi geçen yazılara şu linklerden ulaşılabilir:
Ey İran! Ne zaman mazlumların yanında olacaksın!?

Tiran’da Gençlik Buluşması

İDSB