Translate

29 Aralık 2015 Salı

Kürdistan da “Son Devlet”in bir şubesidir

Gürkan BİÇEN

Paradigmanın İflası isimli kitabında Fikret Başkaya evrensel bir iktisat biliminin olmadığı, bunun Batı’nın bir dayatması olduğu iddiasını koçbaşı olarak kullanır. Böylece kapıdaki adam, kapıyı nazikçe çalmamakta, kibirden ve sömürüden inşa edilen bu kalenin muhafızlarını “gelenin kim olduğunu görmek üzere” surlara koşturmaktadır. Hali hazırda kalenin avlusunda kapıyı nazikçe çaldıkları için içeri kabul edilen onlarca insan vardır ve bunlar kurallara riayet edeceklerini peşinen taahhüt etmişlerdir. İçerideki konuşmaları, gülüşmeleri ve hatta tartışmaları kalenin kurallarına riayet ölçüsünde müsamaha ile karşılanmaktadır.
Kutsalın geri plana atılmasından evvel siyasi yapılanmaların temel mantığını aynı inanç sistemini paylaşanların hâkimiyet hakkına sahip olmaları oluşturuyordu. En üstte dini aidiyet ve bunun altında yine görece etkileri ile kavim ve aşiret örgütlenmesi yer alıyordu. O dönemde siyasi yapılanma kalesinin kuralı bu idi ve Fransız ihtilali ardından gelen süreç kutsalın geri plana itilmesi ve siyasi yapılanmada dil ve kavim birliğinin öne çıkarılması sonucunu doğurdu. Bu yönüyle ihtilalciler iktisat bilimi kalesinin önündeki Fikret Başkaya mesabesinde idiler. Süreci etkileyen sair unsurlar bir yana, şahit olduğumuz üzere bu koçbaşı kale kapısını yıkmayı başardı ve hassaten son yüz elli yıllık serüvenimiz dil ve kavim birliği üzerinde inşa edilmeye çalışılan devletlerin harcını kanlarımızla karma çabamız olarak özetlenebilir hale geldi. Birçok farklı rengi, kültürü, anlayışı yüksek basınç altında tutarak elmasa çevireceğini varsayan bu bakış açısı sadece kutsala karşı durmakla kalmadı, tabiatın kanunlarına da itimat etmedi.
Müslüman coğrafya da insanlığın bu tecrübesinden uzak değildir. Balkan kavmiyetçilikleri, Arap kavmiyetçiliği, Türk/ Azeri kavmiyetçiliği, Fars kavmiyetçiliği ve bunlarla birlikte gelişen ve fakat siyasi anlamda hedefe ulaşamayan Kürt kavmiyetçiliği Anadolu’nun merkezinde ve çevresinde görülen kutsala karşı hareketlenmeler olarak telakki edilebilir. Çerçeveyi genişlettikçe yerel düzeyde birçok kavim/ aşiret temelli ayrışmayı da görebiliriz. Bu iddiaların sahiplerinin tümünün günümüz koşulları içinde ileri sürdükleri husus bir toprağa bağlı olarak yaşadıkları ve bu toprağın inkârı mümkün olmayacak şekilde uzun bir süredir meşru bir yolla kendilerinde bulunduğudur. Bu bakış açısıyla, kavim ile toprak arasındaki bu türden bir ilişki tüm diğer kavimler gibi kendilerinin de toprakları üzerinde meşru bir siyasal örgütlenme kurma hakkına sahip olmaları sonucunu doğurmaktadır. Bu iddianın sahipleri bu haklarının tanınmasını yahut en azından buna yakın bir statünün belirlenmesini talep ederler.
Toprağı iskân eden unsurun hem toprakla hem de o toprakta yarattığı medeniyetle irtibatı hilafsızdır. Ne var ki, bir bütün olarak bakıldığında insanlık tarihi tek tek kavimlerin serüveninden daha fazlasını ifade eder. Bir başka deyişle, insanlık tarihi cımbızla çekilmiş herhangi bir kavmin serüveni değil, bir bütün olarak nihai noktaya varma çabasındaki insanlığın bütüncül bir hareketidir. Bu bağlamda, kavimlerin tarihi seyir içindeki vaziyetleri nihai hedefe nispetle sübut bulmuş sayılmaz. Hal böyle olunca, insanlığı tümüyle aydınlığa çıkarmayan koşullara dayanan ve bu suretle tarihin sonunu ilan eden her iddia şüphe ile karşılanmayı hak eder.
Müslümanlar açısından insanlık tarihi mükemmel olanda başlamış ve mükemmel olanda sona erecek bir süreçtir. İslam insanın atası Adem’i (as) her bir insan için vaad edilen hedefe şahit olmuş birisi olarak tasvir eder. Yine İslam insanın/ insanlık ailesinin varacağı noktanın aydınlık olduğunu, insanın zulme meyyal yapısına rağmen nihayetinde hayrın galebe çalacağını, bu noktada gaybi alemin varlıklarının yürüttüğü tahminlerin, öne sürdükleri itirazların ilahi ilmin karşısında anlamsız olduğunu ifade eder. Bu, her bir insanın şahsi ahvalinde böyle olduğu gibi cemiyetlerin, kavimlerin ve daha büyük örgütlenmelerin seyrinde de böyledir. İnsan, işlediği tüm kötülüklere rağmen hayra doğru yürüyen, bu istidatta bir varlıktır.
Müslümanlar hem her bir insanın hem de toplumların fiillerinin meşruiyet dairesinde kalmasını isterler ve en genel anlamıyla bu meşruiyetin kaynağının Allah’ın insanlığa son mesajı olarak kabul ettikleri Kuran’dan ve bununla birlikte son peygamber telakki ettikleri Hz. Muhammed’in (as) işaret ettiği membadan kaynaklanması gerektiğini savunurlar. Böylesi bir bakış açısı şeri ahkamın siyasi boyutunu da kapsar. Peygamber ahlaki bir önder olduğu kadar aynı zamanda siyasi bir önderdir. Peygamber’in işaret ettiği kişiler de böyledir.
Müslümanlar Peygamber’in sadece Arap kavmine değil, insanlığın bütün renklerine ve bütün dillerine onları nihai hedefe götürecek bir önder olarak gönderildiğini kabul ederler. Öyle ki, Peygamber’in misyonu dünyadaki her noktayı ve her insanı kuşatacak mahiyettedir. Bu kuşatma hem insanı/ nesli hem de toprağı ilzam etmektedir. Neslin ve toprağın ilzamına dair Müslümanların öne sürdüğü teori, hâkimiyet hakkının yeryüzünün vasat/ adil ve özünde mustazaf topluluğu olarak kendilerine verildiği yönündedir. Bu noktada birleşseler de, nihai emrin kimde olacağına dair ihtilaf farklı bakış açılarının gelişmesine sebebiyet vermiştir. Müslümanlardan bir kısmı şartları sağlayan herhangi birisinin Müslüman toplumun idaresini ele alabileceğini savunurken, bir kısmı Arapların belirli bir soyunun bu işe ehil olduğunu ve bir diğer grubu da ancak Peygamber’in işaret buyurduğu kişilerin (Ehli Beyt) bu işte salahiyet sahibi olduklarını söylemişlerdir.  
Peygamber’in rıhletinden bu yana Müslümanların büyük fetihler gerçekleştirdikleri, kudretli devletler kurdukları, birçok toplumu İslamlaştırdıkları, İslamlaşan kavimlerin/ toplumların yeni dinamikler ve anlayışlarla büyük İslam ailesi içinde yer aldıkları sabittir. Buna rağmen Müslümanların İslam’ın ileri sürdüğü nihai amacı tahakkuk ettirdiklerini söylemek mümkün değildir: İlahi adalet devleti.
İlahi adalet devletinin tesisine yönelik olarak İslam kaynakları Peygamber’in ardından idareyi ele alacak meşru kişileri belirten bazı rivayetleri işaret ederler. Bu rivayetlere istinaden iki ana ekol, Sünnilik ve Şiilik, insanlık ailesini İslam’ın kuşatıcı ikliminde yaşatacak bir kişinin idaresinin gerçekleşeceğini, bu kişinin insanlık ailesi hazır olduğunda zuhur edeceğini söyler. Muhammed Mehdi (as) olarak anılan bu şahsın doğup doğmadığı, halen sağ olup olmadığı konusunda ihtilaf olsa da, Müslümanlar onun muhakkak geleceği konusunda müttefiktirler. Sünniler onun henüz doğmadığını ama muhakkak doğacağını ve gelip Müslümanları birleştireceğini, ilahi adalet devletini kuracağını söylerken, İsna  Aşeriyye  Şiileri onun 12.İmam ve halen sağ olduğunu, Allah’ın dilediği bir vakitte zuhur edip ilahi adalet devletini kuracağını ve bu devletin İslam’ın hedeflerini kamilen gerçekleştireceğini savunurlar. Şii kaynaklarda İmam Cafer Sadık’a (as) nispet edilen bir rivayet bunun “son devlet” olacağını işaret eder. Bu rivayette İmam Cafer, “Bizim devletimiz son devlettir”, demektedir. Her iki halde de, halen zulmet içinde olsa da,  aydınlık bir geleceğe yürüyen insanlık ailesinden bahsetmek mümkündür.
Müslümanlara göre İmam Mehdi önderliğinde gelecekte kurulacak olan devlet mevcut halkları/ toplumları bir sancak altında toplayacaktır. Her bir kavim İmam Mehdi’nin meşru idareci olduğunu kabul edecek ve toprağın ve neslin/ halkın idaresinde onun hakkını teslim edecektir. Bu zaviyeden yaklaştığımızda, bugün var olan halkların her birinin hem toprakları hem de bizzat kendi varlıklarıyla birlikte ilahi adalet devletinin birer şubesi olduğunu kabul etmek gerekecektir. Bir başka deyişle, bu gün parçalanmış halde görülen kavimler ve topraklar aslında halen bir bütünün içinde yer almaktadırlar. Bu da gelecekteki ilahi adalet devletidir. Bu durumda, her ne suretle olursa olsun, bir toprağın doğal halkına/ kavmine yönelik tehdit veya taarruz aslında İmam Mehdi’nin meşru idare hakkını tanıyacak halka yönelik bir saldırı telakki edilecektir.
Kürdistan özelinde, Kürtlerin bu coğrafyanın tarihi ve asli unsuru olduklarını, , bu coğrafyadaki diğer halklarla birlikte varlıklarını sürdürdüklerini, kahir ekseriyetinin Müslüman olduğunu ve mensup oldukları mezhepler sebebiyle ilahi adalet devletinin kurucusu İmam Mehdi’ye inandıklarını ve onların da ilahi adalet devletinin bir şubesi olduklarını yadsımak mümkün değildir. Bu durumda, Müslüman yahut gayrı Müslim hiçbir kavmin/ gücün/ devletin İmam Mehdi’nin ilahi adalet devleti üzerindeki halklara taarruz etmesinin meşru bir gerekçesinin var olduğunu söyleyemeyiz. Bu bakış açısıyla, bu halkları temsil iddiasındaki kavmiyetçi unsurlar da, bu halklara başka bir halkın/ kavmin varsayıma dayalı haklarına binaen saldıran diğer güçler/ kavimler de haddi zatında ilahi adalet devletinin şubelerinden birisinde bir savaş yürütmektedirler. Bu savaşta verilen her kayıp İmam Mehdi’nin devletinde açılan bir yaraya tekabül etmekte ve şer’i sorumluluk doğurmaktadır.
İlahi adalet devletini insanlığın nihai noktası kabul edenler için bu noktaya kavimlerin tabii haklarının tanınması ve telifi;  barışın İslam’ın, Peygamber’in ve İmam Mehdi’nin en temel düsturu olduğunun teslim edilmesi ile gelinecektir.

Ulus devlet paradigmasına karşı çıkan herkes Kürdistan’ın da son devletin/ ilahi adalet devletinin bir parçası olduğunu ve yeryüzünde bozgunculuğun kaynağı olmayan Kürdistan’a yönelik her taarruzun İmam Mehdi’nin meşru haklarına yapılan kabul edilemez bir saldırı anlamına geldiğini yüksek sesle söylemelidir. 

27 Ağustos 2015 Perşembe

Arnavut dış politikasını yeniden değerlendirmenin vaktidir

Gürkan BİÇEN

Tarih insanı hayrete düşüren ayrıntılarla doludur. İslam öncesinde Sırplarla birlikte Osmanlı ordularına karşı savaşan Arnavutların uzun süren mücadeleden sonra Osmanlı’nın en önemli müttefiki haline gelmesi genel olarak bilinirken, 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’un ordusuna karşı savaşan Osmanlı ordusunun en sadık askerlerinin Sırplar olduğu unutulup gitmiştir. Osmanlı Sırp ittifakı kısa sürmüş, Arnavutlar Osmanlı için, arkası kesilmeyecek Slav akışını durdurmada hayati bir rol üstlenmişlerdir. Bu tarihin bir cilvesidir.
20.yüzyılın başında sona eren Osmanlı – Arnavut ittifakı Arnavutları değişik açılımlara/ tercihlere yöneltmiş ve yüzyılın ikinci yarısında Enver Hoxha rejimi ile tanışan Arnavutlar farklı kamplarla işbirliğinin ardından yalnızlığa gömülmüşlerdir. Kartallar ülkesi olduğu kadar “bunkerler ülkesi” olarak da anabileceğimiz Arnavutluk, Soğuk Savaş döneminde kendini ideolojik olarak Batı emperyalizmine karşı konumlandırsa da, Batı emperyalizminin en iri temsilcisi Amerika yüz binlerce bunker ile korunmak istenilen ana vatanı bir kurşun dahi atmadan teslim almıştır. Arnavut halkının ve siyasi elitinin böylesi bir makas değişimi de tarihin bir başka cilvesidir.
Yaklaşık 25 yıldan bu yana Arnavut halkının siyasi eliti gerek iç ve gerekse dış politika tercihlerini Amerika ve Avrupa’nın yönlendirmelerine uygun hale getirmek için gayret sarf etmektedir. Bir zamanların NATO karşıtı siyasetçilerinin birbirlerini NATO’ya girmekte yaşanan gecikmenin sorumlusu olarak itham ettikleri bir ülkeye dönüşen Arnavutluk, bu yönelişinin doğal sonucu olarak Batı dünyasının siyasi ve askeri tercihlerini ev ödevi listesinin en başına koymuştur. Bu listenin bir kısmı dış politikaya ilişkindir.
Batı dünyası ile yan yana olduğunu göstermek için Arnavutluk, Afganistan’a muharip birlik gönderen, şu an Türkiye’de kurulu olan ve Rusya ve İran’ın karşı çıktıkları radar sistemine talip olduğunu açıklayan, Batı’nın Rusya, Çin ve İran ile yaşadığı ihtilaflarda koşulsuz bir şekilde Batı kampında yer alan bir görüntü sergilemiştir.  Hassaten Batı ile İran arasındaki problemlerde Arnavut siyasi eliti, Sali Berisha’nın “Bugün yeryüzünde bir tane Hitler biliyorum o da Ahmedinecad’tır” sözünde örneğini görebileceğimiz şekilde diplomatik teamülleri de aşan söylemlerde  bulunmuştur. Arnavut siyasi elitinin ülkenin İran ile yapılması muhtemel anlaşmalar için Amerikan elçiliğinden izin alması Wikileaks belgelerine yansımış, böylelikle Batı ile girilen ilişkinin biçiminin ortaçağ vasallığı boyutunda olduğu anlaşılmıştı.
Bugün Batı İran ile olan problemlerini çözmenin peşindedir. Batı dünyası uzun yıllar süren ambargoların ardından İran devleti ve halkına yönelik emellerine bu şekilde ulaşamayacağını anlamış ve yeni bir sürecin kapısını aralamıştır. İran ile Batı dünyası arasında nükleer meseleye yönelik varılan anlaşma önümüzdeki on yılları şekillendirme potansiyeline sahiptir. Amerikalıların ekseriyeti bu konunun böyle bir anlaşma ile kapatılmasını ve İran’ın ticari imkânlarının değerlendirilmesini istemektedir. Avrupa ise bunu büyük bir iştiha ile beklemektedir. Anlaşma yasal olarak yürürlüğe girmemiş olsa bile birçok Batılı şirketin İran pazarından pay kapmak için Tahran caddelerini aşındırdıkları sır değildir.
Anlaşma sonrası İran’ın ne yöne evirileceğine dair bir öngörüde bulunan Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump yakın zaman evvel şöyle diyordu:  “İran inanılmayacak kadar zengin ve güçlü bir millet olacak” İran’ın güçlü ve zengin bir devlet olması ondan istifade etme ümidi olan Batı dünyasını heyecanlandırırken, biz Arnavutların yeni bir durum değerlendirmesi yapması gerekmez mi?
İran her ne kadar bizimle çok sıkı tarihi bağlara sahip olmasa da, bölgenin en güçlü Müslüman devletidir. Seksen milyona yaklaşan nüfusu, petrol ve doğalgaz zengini ülkesi ile İran sadece ekonomik bir önem değil, Rusya ve Sırbistan gibi sorunlu olduğumuz devletlerle ilişkileri sebebiyle de uzak durulmaması gereken bir özellik arz ediyor. Her yıl milyonlarca İranlı turist Türkiye ve Arap ülkelerini ziyaret ederek milyarlarca dolar para bırakıyor. Bir yıl içinde Türkiye’ye gelen İranlı turist sayısının bir buçuk milyon olduğunu ve bu insanların Türkiye’yi Batılı malları daha ucuza alabilecekleri bir merkez olarak gördüklerini bilenler için Arnavutluk’un yaz aylarıyla sınırlı turizm potansiyelinin değerlendirilebilmesi için bu kaynağa yönelmek anlamlı gelecektir.
Arnavut bölgesinin enerji ihtiyacının daha uygun koşullarda sağlanması, Adriyatik denizindeki petrol kaynaklarının işletilmesini sadece Batılı şirketlerin insafına bırakmak zorunda olmadığımızın gösterilmesi için de İran ile enerji sahasında ilişki kurmak faydalı olacaktır.
Yine, husumet halinde olduğumuz ülkelerle ilişkilerimizi sadece Batı’nın havuç ve sopa politikasına bağlamak yerine bu ülkelerin ilişkili olduğu İran gibi bir ülkenin onlar nezdindeki itibarını kullanmak da makul bir yoldur.
İran ile Batı’nın açıkça anlaştığı böylesi bir dönemde Arnavutların eski politikalarını sürdürmesi kraldan çok kralcı olmak anlamına gelecektir. Gerek Arnavutluk ve gerekse Kosova’nın siyasi, dini ve entelektüel çevrelerinin Arnavut dış politikasını önümüzdeki on yıllara uygun hale getirmek için gecikmeksizin istişarelere başlaması gerekiyor. Bu onların üzerindeki tarihi bir sorumluluktur.
Unutmayalım, “Shqiperia O Nana İme”, diyenler için Arnavut halkının ve vatanının iyiliği Batı’nın planlarından ve çıkarlarından önceliklidir. Bugün bu iyiliğin yolu İran’ın da farkına varmaktan geçiyor. Bunu ıskalayarak tarihin yeni bir cilvesi ile yüzleşmeyelim.



15 Temmuz 2015 Çarşamba

Yolun açık olsun İran

Gürkan BİÇEN


İran ile günümüz dünya sisteminin temel kurumlarını var eden İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer güçleri ve Avrupa’nın tartışmasız ekonomik devi Almanya arasında İran’ın nükleer çalışmalarının konu edildiği uzun soluklu görüşmeler nihayetinde bir anlaşmaya bağlandı. Merkez medyanın yıllardır kopardığı yaygaraya inananlar için Batı dünyasının her geçen gün dozunu arttırarak uyguladığı ambargolar İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemeye matuftu. Ne var ki, akademik camia ve düşünce kuruluşları için hikâye bambaşkaydı. Zira İran’ın nükleer alandaki çalışmaları İslam İnkılâbı sonrası başlamıyordu ve İnkılab sonrasında da askeri amaçlara yöneldiğine dair somut veriler yoktu. Tarafların aslında neyi imzaladığını anlayabilmek için geçmişe bakmak gerekiyor.
Bugünün dünyasının temelinde İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi yatıyor. 19.yüzyılda sanayi mamullerinin kahir ekseriyetini imal eden İngiltere, aynı zamanda, içten yanmalı motorun geliştirilmesiyle birlikte petrolün sivil ve askeri amaçlarla kullanımının önemini fark eden ilk devlettir. İngiltere, petrol kaynaklarını kontrol ederek sadece bir sahayı/ ülkeyi değil, 20.yüzyılın ekonomisini, sanayisini ve nakil vasıtalarını da elde tutabileceğini düşünmüş ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası sistemdeki pozisyonunu Amerika Birleşik Devletlerine bırakmak zorunda kalmıştır. Siyasi açıdan böyle de olsa, bugün tüm dünyanın kullandığı teknolojik altyapı Sanayi Devrimi’nin oluşturduğu altyapıdan başkası değildir ve petrol bu altyapının ihtiyacı olan enerjinin hem kaynağı hem de binlerce mamulün hammaddesidir.  Bugün çevremizde gördüğümüz hemen her şey bu altyapı ile ilişkilidir. İkinci Dünya Savaşı ise insanlığın gündemine, günlük hayata eklemlenmesi müşkül de olsa, nükleer gücü getirmiştir.
20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşturulan dünya sistemi sadece siyasi bir bölünmenin değil, teknolojinin, üretimin ve pazarın da bölünmesini ifade eder. Bu sistemde nükleer güç olan ve sanayileşmiş Batılı ve Doğulu devletler karar verici konumdadırlar. Bunların arasında Müslümanların hakim olduğu bir devlet yoktur ve neyin, nerede, ne kadar üretileceğine ve nasıl tüketileceğine onlar karar verirler. Teknolojik altyapı mekanik-elektrik-petrol üçlüsüne dayanır. Zamanla sistem içi rekabet mamullerin maliyetini düşürmeyi ve petrol sebebiyle Müslüman coğrafyasına bağımlılığı azaltmayı gerektirir. Büyük sanayi tesislerinin ihtiyacı olan enerji nükleer santrallerden karşılanabilirse de, nakil vasıtalarının önünde hem teknoloji hem de altyapı sorunu vardır. Bir başka ifadeyle, içten yanmalı motorları devre dışı bırakacak teknolojik birikim henüz yoktur ve bu yolda çalışmalar olsa da, mevcut sistem kolayca değiştirilecek mahiyette değildir.
Soğuk Savaş döneminde Batı dünyası kendine ait olmayan petrol sahalarını kontrol ederken, Sosyalist Blok daha ziyade kendi kaynaklarını kullanır haldedir. Bu tabloda İran özellikle 1953 darbesiyle devrilen Musaddık hükümetinden sonra İngiltere ve Amerika’nın tartışmasız gayrı resmi mandası haline dönüşmüştür. Zengin petrol ve doğalgaz kaynakları ile İran, Batılı şirketlerin cirolarını arttıran bir ülkedir. İngiltere ve Amerika İran’ın petrolünü pazara sunarken, İran’ı da Batılı mamullerin açık pazarı haline getirmişlerdir. Bu dönemde İran’ın bütçesinin ağırlıklı bölümü petrol ihracından oluşmaktadır.
İslam İnkılâbı ile doğal kaynaklarını Batı’nın elinden kurtaran İran, onlarca başlık altında 35 yıldır uygulanan ambargoları aşabilmek, İslam İnkılâbı’nı korumak ve İran halkının ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla neredeyse sıfıra yakın bir noktadan, çok zaman el yordamı ile sanayileşmeye çalışmış ve birçok alanda iç tüketimi karşılayacak seviyede üretim gerçekleştirebilmiştir. Bugün tüm ambargolara rağmen İran’ın yıllık bütçelerinde petrol ve gaz dışındaki gelir kalemlerinin oranı istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Bununla birlikte, petrol kullanımı açısından İran için de bir sorun vardır: Üretimin yarısının ülke içinde tüketilmesi ve petrol ihraç eden bir ülke olmasına rağmen benzin ihtiyacının yarıya yakınını dışarıdan karşılaması. İran bu handikabı aşabilmek, sanayisini diğerleriyle rekabet edebilecek şekilde geliştirmek, maliyetleri düşürmek ve üretilen petrolün ekseriyetini ihraç edebilmek için nükleer enerjiye yönelmekle kalmamış, Batı dünyasının 21.yüzyıl için öngördüğü yeni teknolojik altyapının petrol dışındaki alanlara kaydığının da farkında olmuştur. İran’ın ülke çapında kurmayı planladığı 20 adet nükleer santralin temeldeki amacı İran sanayisini fosile dayalı enerji kaynaklarından kurtarmak ve sanayinin enerji maliyetini asgariye indirmektir. Böylelikle İran 21.yüzyılda etkin bir devlet/ toplum olarak var olmayı garanti etmek istemektedir. İran bu kaygısında haksız mıdır?
Haziran 2015’de toplanan G-7 (Gelişmiş/ sanayileşmiş 7 devlet) zirvesi uzun zamandır enerji ve sanayi çevresi ile akademik camiada konuşulan bir hususun siyasilerin ağzından resmi bir söyleme dönüşmesine şahit oldu: 21.yüzyılın sonuna kadar fosile dayalı enerji kaynaklarının kullanımı yerini alternatif kaynaklara bırakacak. Bu kararı açıklamak istersek, bu yüzyılın sonunda kuvvetle muhtemel dünya petrole ihtiyaç duymayan yeni bir teknolojik altyapıya kavuşacak, diyebiliriz. Batılılar uzun bir zamandır hassaten nakil vasıtalarının petrol bağımlılığını azaltacak teknolojiler üzerinde çalışmaktalar. Denizaltılarda ve uçak gemilerinde kullanılan nükleer teknolojiyi büyük gemilere adapte etmek mümkünse de, aşılması beklenen sorun otomobiller ile diğer kara nakil vasıtaları ve daha da önemlisi uçakların petrole ihtiyacının sona erdirilmesidir. Bunun için güneş enerjisi, güçlendirilmiş yeni nesil bataryalar ile desteklenen hybrid motorlar ve nükleer enerjinin düşük boyutlarda kontrol edilebilir formlarına ulaşmak da seçenekler arasında yer alıyor. İşte bu noktada İran ile Batı arasında yürütülen pazarlık salt bir nükleer silah yapıp yapmama meselesi değil, 21.yüzyılda oluşacak teknolojik altyapıya kendi imkânları ile şimdiden hazır olma çabasıdır. Durumun farkında olan İslam İnkılâbı Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei ile İran Meclisi’nin müzakere heyetine ve hükümete İran’ın nükleer araştırma ve geliştirme faaliyetlerinden vazgeçmesi sonucunu doğuracak her türlü anlaşmaya imza atmasını yasaklamasının temel sebebi budur. Bugün İran hali hazırdaki sorunlarının değil önümüzdeki on yılların pazarlığını yapmış haldedir. Doğu Ergil’in ifadesiyle, Batı, İran ile askeri bir yüzleşmenin sadece teknolojik bir savaş olmayacağının, Tahmili Savaş’ta ispatlandığı üzere bir  “ruhani savaş” olacağının bilincindedir ve kendisine fayda sağlamayacak bu yoldan, temelleri atılan yeni sistemde İran’ın kendi adıyla yer almasını kabul ederek çıkmayı denemiştir.
İran’ın tüm Müslümanlar adına bir kazanım olan bir anlaşmaya imza koyması hepimizi mutlu etmelidir. Bunun yanında endişemiz İran’ın genç neslinin rehavete kapılıp bu yarıştan kopması ve süreçte İran’ın Batı’nın pazarına dönüşmesi ihtimalidir. Ümit ediyorum ki, Veliyyi fakih buna da izin vermeyecektir.


9 Haziran 2015 Salı

Yüz yıllık bir yara açılmadan davranalım

Gürkan BİÇEN

Mehmet Akif Ersoy merhum 1912’de yazdığı bir şiire dönemin maceraperest isimlerini ima ederek başlıyor ve “Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk/ Bak nasıl doğranıyor, kalk, baba, kabrinden kalk/ Diriler koşmadı imdadına sen bari yetiş,/ Arnavutluk yanıyor… Hem bu sefer pek müdhiş”, diyordu. Akif’in ima ettiği “üç beyinsiz kafa” dönemin muhteris muktedirleri Enver, Talat ve Cemal Paşa’dan başkası değildi. İttihat ve Terakki’nin layüsel üç adamı Osmanlı’nın sadık halkı Arnavutları cehennem ateşinin ortasına itmiş ve onların İstanbul’dan manen de kopmalarına sebep olmuşlardı. Yine, 100 yıllık bir mesele olarak önümüzde duran Ermeni Tehciri’nde de bu üç ismin adı vardır. Emri veren Enver, uygulayan Talat idi. Cemal ise Suriyeli Arapları tedhiş ederek Arap milliyetçiliğini kışkırtmış, devletin zor anında Araplarla konuşmanın imkânlarını kısıtlamıştı. Bu gün Osmanlı ve paşalar yok ama “üç beyinsiz kafa” tarihi tekerrür ettirmek için yeni bedenleriyle karşımızda duruyor.
Son 12 senede Türk dış politikasına yön veren bakış, bölgesel egemenlik için “başka halklar” üzerinde ameliyat yapılmasını caiz gören bir anlayışı ifade ediyor. Bu politikanın icracısı akademisyen, Şarkiyatçılık disiplininin kibri ile malul bir isim. Tıpkı yüz yıl evvelki benzerleri gibi, ayrıcalıklı kavim telakkisi ona, bölge halklarını zorla yönlendirebileceği;  Şarkiyatçı kibri ise bu halkların yönetilmeyi, şekillendirilmeyi bekleyen nesneler olduğu iğvasını telkin ediyor. Bu şahsın açtığı kapıdan içeri adım atanlar Halep’i, Şam’ı Bağdat’ı, Beyrut’u Kahire’yi, tıpkı kendi ülkeleri gibi ulus devletler üzerinde inşa edilmiş devletlerin bu önemli şehirlerini, Türkiye’nin arka bahçesi, halklarını ise Türklerin kendilerini gelip kurtarmasını ve yönetmesini bekleyen acizler topluluğu olarak görüyor. Bu, kitaplarda kalan bir heves olsa idi, hayalperest bir akademisyenin fantezileri ve Şarkiyatçılık sahasında var olan sayısız şarlatanlık örneklerinden birisidir, diyebilir ve tebessüm ederdik. Ne var ki, böyle olmadı.
2011 yılında Suriye’de başlayan huzursuzluğu fırsata çevirmek, Şam’da Türkiye’ye ve Türkiye’nin müttefiklerine –buna İsrail de dahildir- uyumlu bir hükümet kurabilmek ve böylece Şam’ı Türkiye’nin plaka numaralarından birisi haline getirmek için bu akademisyen – siyasetçi yüz yıl önceki dedeleri ile aynı uğursuz yolu tutturdu: Müslüman halkları kışkırtmak, Müslüman halklara silah doğrulmak/ doğrultturmak… Bunun neticesinde Suriye halkı, “Şam’da namaz kılmak” hevesiyle dolu bir adamın Batılı emperyalistlerle birlikte hareket ederek Suriye ülkesini harap edişine şahit oldu. Bu şahsın Türkiye’de teorik temellerini pazarlamaya çalıştığı, ancak yaptığı atıflardan bir Batı projesi olduğu anlaşılan bu hevesi,  üst düzey siyasetçi ve bürokratların yerel ve bölgesel düzeyde planlayıp sahaya adapte etmesiyle gerçeğe dönüştürülmeye çalışıldı. Bugün biliyoruz ki, bu şahıslar Suriye ülkesini harap etmek için 2 bin tır silah ve mühimmatı yasa dışı yollarla Suriye’ye soktular ve açık sınır politikası adı altında Suriye’ye geçirdikleri on binlerce terörist eliyle Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu’ndan 68 bin askerin, on binlerce milisin ve sivilin hayatını kaybetmesine sebep oldular. Yine onlar, içine düşürdükleri bu çatışma neticesi Suriye şehirlerini de tarumar ettiler. Bu gün Suriye, Türkiye hükümetinin silah desteği verdiğini kabul ve ilan ettiği unsurlar ile halen destek verdiğini kabule yanaşmadığı unsurlar eliyle bir harabeye çevrilmiş haldedir. Suriye halkının insan kayıpları ve sosyal yaralarının yanında, onlarca yılda ancak azaltabileceği maddi zararı da söz konusudur. Türkiye’de yazacağımız tarih kitapları ve yön vereceğimiz medya ile Suriye’ye yönelik haksız ve hukuksuz tutumumuzu kendi halkımızdan gizleyebiliriz. Bu mümkün. Ne var ki, bu çatışmanın ardından Suriye halkının da hayata döneceğini, onların da kendi tarihlerini yazacağını göz ardı edebilir miyiz?
Arnavutlar yüz yıl evvel ellerindeki silahları toplayıp Sırp ve Bulgarlara satan İttihatçıların ihanetini unutmadılar. İttihatçılar yaptıkları yanlışlarla Arnavutlara yaklaşık yüz yıl süren bir acı yaşattı ve bugün bile onlar bir musibetten kurtulup bir başkasına düçar olmuş haldeler. Bugün Arnavut tarihçileri tarihlerinin bu döneminde yer alan isimleri hayırla yad etmiyorlar. Ermeniler evlerine geri dönemedikleri gibi o dönemki yasal düzenlemelere rağmen zararlarının tazmin edildiğini de görmediler. Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi’nin ardından kurulan Cumhuriyet açık yüreklilikle bu meseleye eğilmiş olsaydı, en azından bu insanların mali hakları temin edilseydi, Ermeni meselesi bugünkü boyutuna ulaşmazdı. Bugün sadece Ermeniler değil birçok kalem haklı veya haksız Türkleri bu konuda suçluyor. Cemal Paşa Araplara yönelik tedhişi ile maruf olmasaydı, Arap tarihçiler o dönemi karanlık bulmayabilirlerdi.
Suriye ülkesinin yerle bir edilmesinde inkâr edemeyeceğimiz bir payımız var. Suriye halkı ve devleti ile tıpkı daha öncekiler gibi onlarca yıl sürecek bir husumete kapı aralamamak için bugünden davranmamız gerekiyor. Hemen şimdi onların siyasi, sosyal ve ekonomik istikrara kavuşmaları için harekete geçmemiz, terör faaliyetine dahil olan siyasi ve bürokratik kadroyu görevlerinden uzaklaştırmamız, Suriye ülkesinin imarı için samimi bir gayreti ortaya koymamız icap ediyor. Her savaş biter ve galipler tarihi yazar. “Maceraperest Şarkiyatçı”nın ancak birkaç hafta süre verdiği Beşar Esad’ın Suriye’nin kaderine yazılı olduğu tartışmasız. Yine tartışmasız olan bir şey de, savaştan sonra filizlenecek Suriye ve Arap edebiyatında, sinemasında, şarkılarında, türkülerinde, eğitim sisteminde velhasıl birçok alanda Türkiye’nin “üç beyinsiz kafa”sının Suriye halkına yaşattıklarının anlatılacak olmasıdır. Biz, yüz yıllık bir yara açılmadan, şimdiden davranarak, en azından, Türkiye halkının bu yanlışa bir son verme arzusunu ortaya koymalıyız.


6 Haziran 2015 Cumartesi

İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası

Gürkan BİÇEN

Stephen M. Walt – John Mearsheimer, İstanbul: Zodyak Kitap, 2014, 128 s.
Tercüme: Elif Ocak

Siyonist İsrail rejiminin Orta Doğu’daki pozisyonu ve bu rejimin bütün uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmedeki “ayrıcalıklı” tabiatı onlarca yıldır tartışılmıştır. Yakın çevresindeki asgari 200 milyonluk Müslüman Arap nüfusa rağmen Siyonist rejimin kendini kayıt altına alacak hiçbir uluslararası karara itibar etmemesi ve hatta bu yönde karar alınmasını dahi engelleyebilmesi uluslararası siyaset alanında kalem oynatan akademisyenleri iki ana gruba ayırmıştır. Bunların ilki Siyonist İsrail rejiminin vekil sıfatıyla hareket etmesi sebebiyle korunduğunu düşünürken, ikinci grup Siyonist rejimi güçlü kılan şeyin bulunduğu bölgedeki imkân ve kaynaklarından ziyade dışarıda, hassaten Amerika Birleşik Devletleri’nde onun lehine lobi faaliyeti yürüten unsurlar olduğunu söylemektedir.
Chicago Üniversitesi’nden siyaset bilimci Prof. John Mearsheimer ile Harvard Üniversitesi’nden Prof. Stephen M. Walt Siyonist rejimin Amerika’daki güçlü lobicilik faaliyetleri sebebiyle uluslararası kuralları hiçe sayabildiklerini düşünenler arasında yer alıyorlar. Bu iki akademisyenin birlikte hazırladıkları “The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy”  isimli kitap Elif Ocak tarafından tercüme edilmiş ve Sakarya Üniversitesi iktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Prof. Dr. Emin Gürses’in önsözü ile Türk okuyucusuna sunulmuştur. Gürses, önsözde, kitabın Zbigniew Brezezinski tarafından övgüyle anıldığını zikrettikten sonra, müelliflerin de İsrail lobisinin baskısına maruz kaldıklarını, hatta Prof. Walt’ın bir süreliğine üniversitedeki derslerine ara verdiğini ve zorunlu izne ayrıldığını dile getirir.
Kitap iki ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde yazarlar Amerikan dış politikasında İsrail’in ayrıcalıklı konumunu izaha çalışan açıklamalara yer vermiş ve bunların geçersizliğini ispata yönelmişken, ikinci bölümde Amerika’daki İsrail lobisinin yapısını, faaliyetlerini ve etki düzeyini incelemişlerdir.
Yazarlara göre Amerikan dış politikası temas ettiği her yerde cari olsa da, son birkaç on yıl boyunca, özellikle 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan beri, Amerika’nın Orta Doğu politikasının merkezinde İsrail’le olan ilişkisi yer almaktadır. Amerika’nın kendi güvenliğini dahi tehlikeye atan böylesi bir ilişki biçiminin Amerikan siyasal tarihinde eşi benzeri yoktur. Yazarlar bu durumu, Amerikan aklının dışa yönelik algısından değil, neredeyse tamamen ABD iç politikasından, özellikle de İsrail Lobisi’nin yürüttüğü faaliyetlerden kaynaklandığını düşünürler. Öyle ki, Amerika bu lobiyi razı edebilmek adına İsrail’e İkinci Dünya Savaşı’ndan 2003 yılına kadar toplamda 140 milyar dolar doğrudan yardım sağlamıştır. Yıllık asgari 3 milyar doları bulan bu yardımlar yaklaşık olarak ABD dış yardım bütçesinin beşte birini oluşturur. Bunun da ötesinde, tüm diğer müttefiklerinden farklı olarak, kendisine ayrılan kaynağın yaklaşık olarak %25’ini kendi savunma sanayisini desteklemek için kullanabilen İsrail, ABD’den aldığı yardımı nasıl kullanacağına dair hesap vermek zorunda olmayan tek ülke olarak öne çıkar.
Washington’un Siyonist İsrail rejimine yönelik ayrıcalıklı tavrı maddi yardım ile kalmaz. ABD İsrail’e NATO müttefiklerine vermeyi reddettiği istihbaratlara erişim imkânı da verir. Yine ABD’nin göz yummasıyla İsrail nükleer silahlara sahip olmuştur.
Washington’un sağladığı ayrıcalıklı ilişki biçiminden güç alarak uluslararası kuralları ihlalden çekinmeyen İsrail için Washington yoğun bir diplomatik destek de sunar. ABD, 1982’den bu yana Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ait otuz iki kararı sırf İsrail’i eleştirmesi sebebiyle veto etmiştir. Bu, diğer tüm Güvenlik Konseyi üyelerinin kullandığı vetoların toplam sayısından daha fazla bir sayıya tekabül eder. Hatta ve hatta, Irak işgaliyle başlayan, Bush yönetiminin Orta Doğu’yu dönüştürme ihtirasının kısmen de olsa İsrail’in stratejik pozisyonunu iyileştirmek adına olduğunu ileri sürenler vardır. Tüm bunlara istinaden yazarlar, ”Amerika’nın İsrail’e sağladığı desteğin eşi benzeri yoktur.”, ifadesine yer verirler.
ABD’nin İsrail’e yönelik ayrıcılıklı tutumunun gerekçesi olarak gösterilen konuları ele alan yazarlar, bunların ilkinin “stratejik gerekçe” olduğunu ifade ediyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde, Soğuk Savaş’ın başlangıcında kurulan Siyonist İsrail rejiminin o dönemde Amerika’ya faydalı hizmetler sunduğunu, bu cümleden olmak üzere, Mısır ve Suriye gibi Sovyet destekli ülkelere utanç verici mağlubiyetler yaşattığını, yine Sovyetler hakkında çok değerli istihbaratlar sağladığını zikre değer buluyorlar. Amerika’nın İsrail’in bu dönemdeki stratejik değerine binaen hiç de ucuz olmayan bu ilişkiyi sürdürdüğünü belirten yazarlar, buna rağmen, 1979 İran İslam İnkılâbı sonrasında olduğu gibi, petrol stoklarının güvenliğine ilişkin endişelerin baş gösterdiği zamanlarda Amerika’nın İsrail’e güvenemediğini belirtiyorlar.
Kitapta, Soğuk Savaş döneminde İsrail Amerika için stratejik bir değer ifade etse de, Birinci Körfez Savaşı’nın (1990-1991) Siyonist rejimin artık stratejik bir yüke dönüştüğünü gösteren bir dönüm noktası olduğuna işaret ediliyor. Bu dönemde ABD, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’a karşı İsrail’deki üsleri kullanmayı göze alamadığı gibi, onun Irak’a karşı kurulan ittifaka zarar vermemesi için başkaca kaynaklar ayırmak zorunda da kalmıştır. 2003 yılındaki İkinci Körfez Savaşı’nda tarih bir kez daha tekerrür ediyor. İsrail yine ittifaka zarar verici unsur olarak beliriyor.  11 Eylül saldırılarının akabinde Amerika’nın “haydut devlet” olarak ilan ettiği İran, Irak ve Beşar Esad Suriye’si gibi ülkelerin Amerika ve İsrail’in ortak düşmanı olduğu tezi ikna edici gibi gözükse de, bu, İsrail’in Amerika için bir yük olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zira İsrail’i hedef alan Filistin kökenli şiddet kör bir şiddet değil, İsrail’in Filistin’i kolonize etmeye yönelik uzun süreli gayretine verilen bir cevaptır, deniliyor. Siyonist İsrail rejiminin, “ABD ile İsrail’in ortak düşmanları” eşitlemesinin neden-sonuç ilişkisini tersine çevirmek anlamına geldiğine vurgu yapılarak: “ABD’nin terörizm probleminin olması İsrail’le yakın müttefik olmasından kaynaklanmaktadır, bunun aksi doğru değildir.”, ifadesine yer veriliyor. Öyle ki, Washington “haydut devlet”ler ile problemli bile olsa, nükleer silah bile edinseler yine de bunlar ABD için stratejik bir felaket teşkil etmeyecekti. Bunun da ötesinde, İsrail-ABD ilişkisinin ABD’nin bu devletlerle mücadelesine zarar verdiği öne sürülüyor. Bu iddianın ispatı sadedinde, Nisan 2004’te 52 eski İngiliz diplomatın Başbakan Tony Blair’e, gönderdiği, Bush ve Başbakan Ariel Sharon’un politikalarının ‘taraflı ve kanuna aykırı’ ve ‘Batı, Arap ve İslam dünyası arasındaki ilişkileri olumsuz bir şekilde etkilediğini’ anlatan mektuptan bahsediliyor. Tüm bunların dışında İsrail’in, ABD Genel Saymanlık’ına göre, “müttefikler arasında ABD’ye karşı en agresif casusluk operasyonları düzenleyen ülke” olması da, onun stratejik değerinin sorgulanmasını zorunlu kıldığı kanaati dile getiriliyor.
Walt ve Mearsheimer İsrail’e tanınan ayrıcalıklı konum için gösterilen bahanelerden birisinin “ahlaki yükümlülük” olduğunu vurguluyorlar. Buna göre, İsrail, genellikle düşmanca davranışlar sergileyen Arap Goliath tarafından köşeye kıstırılan, zayıf ve mahsur ‘demokratik” Yahudi Davut olarak tanıtılıyor. Ne var ki,  bunun tam tersi bir görüntü gerçeğe daha yakın. Zira günümüzde İsrail Orta Doğu’daki en büyük askeri güçtür. Klasik kuvvetleri komşularından çok daha üstündür ve bölgede nükleer silaha sahip tek devlettir. Yazarlar, eğer zorunlu gerekçe güçsüzü desteklemek olsaydı ABD, İsrail’in düşmanlarını destekliyor olmalıydı, diyorlar.
Kitaba göre, İsrail’in demokratik bir ülke olduğu tezi de inandırıcı değildir zira ‘demokratik İsrail’ sadece bir şekildir; Siyonist rejimin kontrol altında tuttuğu milyonlarca Filistinli bütün politik haklarından mahrum bırakılmıştır ve ‘ortak demokrasi’ gerekçesi de buna bağlı olarak zayıflamış, anlamsız hale gelmiştir. İsrail’deki Yahudi toplumu da rejimin yönelttiği yoldadır. İsrail Demokrasi Kurumu Mayıs 2003’te İsrail Yahudilerinin %53’ünün Araplar için tam bir eşitliğe karşı olduklarını, %77’sinin önemli siyasi kararlarda Yahudi çoğunluğun önemli olması gerektiğine inandıklarını, sadece %31’inin hükümette Arap partilerin de yer alması gerektiğini düşündüğünü ve %57’sinin Arapların göçe zorlanmaları gerektiğini söylediğini rapor etmiştir. Tüm bunlar Amerika’nın İsrail’e yönelik ayrıcalıklı desteğinde öne çıkardığı ortak değer “demokrasi” söyleminin sağlam bir temelinin olmadığını ortaya koymaktadır.
Yazarlara göre, İsrail’e verilen desteği haklı çıkarmak için kullanılan bir üçüncü bahane “geçmişteki suçların telafisi”dir. Bununla kast edilen Holokost sebebiyle Yahudilerin Hıristiyan Batı’da çektiği sıkıntılardır. Bu bir gerçek olsa da, Filistinlilerin bu suçta hiçbir payı olmadığı da gerçektir. Filistinliler kendi anavatanlarında yaşadılar ve İsrail kurulduğunda bile Yahudi nüfusu, tüm göçlere rağmen, 20.yüzyılın başındaki yüzde 5’ten yüzde 35’e ancak varabilmişti. Bu halde bile toprakların sadece yüzde 7’sine sahiptiler. Ben Gurion henüz 1941’de, zor ve şiddet olmaksızın Arapları bu topraklardan çıkarmanın imkânsız olduğunu söylüyordu ve 20.yüzyılın tamamı bu hedefe ulaşmak için Araplara uygulanan şiddet ile geçti. Bu hakikati doğrulamak üzere yazarlar, David Ben Gurion’un Dünya Yahudi Kongresi başkanı Nahum Goldmann’a söylediği “Ben bir Arap lider olsaydım, İsrail’le asla anlaşma yapmazdım. Bu çok normal: Biz onların ülkesini ellerinden aldık… İsrail’den geliyoruz, ama iki bin yıl önce. Bunun onlar için anlamı ne? Yahudi düşmanlığı, Naziler, Hitler, Auschwitz vardı fakat bütün bunlar onların hatası mıydı? Onlar sadece bir tek şeyi görüyor: Biz buraya geldik ve ülkelerini çaldık. Böyle bir şeyi neden kabul etsinler ki?” sözünün yanı sıra, Filistin’in çalınması sırasında, 1947-1948’de Yahudiler tarafından işlenen infaz, katliam ve tecavüz gibi etnik temizlik suçlarını;  1956 ve 1967 savaşlarında yüzlerce Mısırlı savaş tutsağının katledilmesini; 1967’de ise 100 bin ile 260 bin kadar Filistinliyi işgal ettiği Batı Şeria’dan ve 80 bin Suriyeliyi de Golan tepelerinden sürmesini öne çıkarıyorlar.
Yazarlara göre Amerika’nın İsrail rejimine yönelik ayrıcalıklı desteğini haklı çıkarmaya yönelik son bahane “Erdemli İsraillilere karşı kötü Araplar” iddiasıdır. Bu iddia durmaksızın tekrarlansa da, yakından bakıldığında İsraillilerin tavrının düşmanlarınınkinden farklı olmadığı görülecektir. Mesela Birinci İntifada esnasında (1987-1991), IDF,  ordularına coplar dağıtmış ve onları Filistinli protestocuların kemiklerini kırmaya teşvik etmiştir. İsviçreli ‘Çocukları Koruyalım’ organizasyonunun tahminine göre, intifadanın ilk iki yılında 23.600 ile 29.900 çocuk –ki bunlardan üçte birinin bazı kemikleri kırılmıştı- dayak yaraları nedeniyle tıbbi müdahaleye ihtiyaç duymuştur. Dövülmüş olan bu çocukların neredeyse üçte biri on veya onun altı yaşlardaydı. İkinci İntifada ise İsrail şiddeti daha da yükseldi. IDF isyanın ilk günlerinde bir milyon mermi attı ve o zamandan beri ölen her İsrailli için 3,4 Filistinli öldürüldü ve bunların çoğu olayları seyretmekte olan masum insanlardı; öldürülen Filistinli çocukların İsrailli çocuklara oranı ise daha da yüksektir; her bir İsrailli çocuğa karşılık 5,7 Filistinli çocuk. Terör faaliyetlerine katılan Siyonist liderler ise zaman içinde affedildi ve hatta aralarından,  başbakanlığa kadar yükselen ve “‘Ne Yahudi ahlakı ne de Yahudi geleneği terörizmden bir savaş aracı olarak faydalanmamıza engeldir”, diyen Yitzak Shamir gibi kişiler de çıktı.
Kitabın ikinci bölümüne yazarlar “Lobi” kavramını tanımlamakla başlıyor. Kitaptaki kullanım şekliyle “Lobi” kelimesi “ABD dış politikasına İsrail yanlısı bir yön vermek amacıyla, aktif bir şekilde çalışan birey ve örgütlerin dağınık koalisyonunun kısa bir ifadesi” anlamına geliyor. Amerikan Yahudilerinin İsrail’e duygusal bağlılığı yüksek düzeyde olmasa da, Yahudiler, en güçlü ve meşhuru AIPAC olmak üzere, ABD dış politikasını etkileyebilmek için bir dizi örgüt kurdular. Bu örgütler salt Yahudilerden oluşmuyordu. İçlerinde önemli Hıristiyan Evanjelikler de vardı. Hıristiyan Evanjelikler İsrail’in yeniden doğuşunun İncil’deki kehanetin bir parçası olduğuna inandıklarından, İsrail’in yayılmacı gündemini destekleyen ve İsrail’e baskı yapmayı Tanrı’ya karşı gelmek olarak kabul eden kişilerdir. Bu örgütler Amerika’nın bölünmüş hükümet sisteminden faydalanarak politik süreçleri etkilerler. Karşılarında güçlü bir Arap lobisi olmadığı için de etkileri yüksektir.
Yazarlara göre, Lobi, İsrail’e ABD desteği sağlamak için iki ana strateji takip etmektedir. Birincisi, İsrail’i desteklemesi için hem Meclis’e hem de Yürütme organına baskı uygulamak, ikincisi ise  İsrail’le ilgili kamusal söylemin İsrail’i olumlu bir şekilde tasvir etmesini sağlamaktır. Böylelikle Amerikan kamuoyunda, İsrail’e desteği sorgulamakla sonuçlanacak tarafsız bir tartışma yürütülmesinin önüne geçilmektedir. Lobi’nin ABD Meclis’indeki nüfuzunu açıkça görmek mümkündür. Her şeyin tartışılabildiği bu kürsüde İsrail söz konusu olduğunda bütün ateşli hatipler sessizliğe bürünürler. Bu güç, “Benim dış politikadaki birinci önceliğim İsrail’i korumaktır”, diyen Dick Armey misali Hıristiyan Siyonistler üzerinden devşirilir ama bununla da kalmaz Lobi,  İsrail yanlısı Meclis çalışanlarından da faydalanır.
Lobi’nin Meclis’teki etkisinin çekirdeğini AIPAC oluşturur. AIPAC kendi gündemini destekleyen Meclis üyelerini ve adaylarını ödüllendirip güçlü mali destek sağlarken, karşı çıkanları cezalandırabilme kudretine sahiptir. Bunun neticesi olarak, ABD’nin İsrail politikasının bütün dünya ülkeleri için önemli sonuçları olmasına rağmen, Meclis’te bu politika ile ilgili açık hukuki kavga söz konusu bile olamaz.
Lobi Demokrat başkan adaylarının seçim masraflarının yüzde 60’ını Yahudi destekçilerden temin ederek icra organına da büyük baskı uygulamaktadır. Bu yolla, yönetim belirlenirken, İsrail’i eleştiren kişilerin önemli dış politika görevlerine gelmelerini engellemeye ve İsrail yanlısı kişilerin icra organlarında önemli mevkilere gelmelerini sağlamaya çalışırlar.  Bu durumun somut karşılığı Filistin - İsrail müzakerelerinde görülür. Filistinli delegeler biri İsrail, diğeri ise Amerika bayrağı taşıyan iki İsrail heyetiyle müzakere ettiklerini görürler.
Lobi kamuoyunu İsrail lehine tutabilmek için medyaya önem verir ve bu alandaki kalemleri destekler. Gazeteci Eric Alterman’ın tespitine göre, Orta Doğu uzmanları arasında İsrail’i kayıtsız şartsız destekleyeceği düşünülen 61 köşe yazarı ve yorumcuya karşılık sürekli olarak İsrail’in hareketlerini eleştiren ve Arap yanlısı bir konum alan sadece beş uzman vardır. İsrail yanlısı bu eğilim önde gelen gazetelerin başyazılarında da böyledir. İsrail’i zaman zaman eleştirenler bile tarafsız değildir. İsrail yanlısı tutumun sürekliliğini sağlayabilmek için Lobi The American Enterprise Institute, The Brooking Institution, The Center for Security Policy, The Foreign Policy Research Institute, Heritage Foundation, The Hudson Institute, The Institute for Foreign Policy Analysis ve Jewish Institute for National Security Affairs (JINSA) gibi düşünce kuruluşlarında etkin olarak yer alır. Buralardaki beyin takımı ağırlıklı olarak, İsrail yanlısı kişilerden oluşur.
Kitaba göre Lobi’nin İsrail’le ilgili tartışmaları bastırmakta en çok zorlandığı yerler üniversitelerdir.  Akademik özgürlüğe karşı çıkmak ve dokunulmazlığı bulunan profesörleri tehdit etmek ya da susturmak zor olsa da, arasında Martin Kramer ve Daniel Pipes’in yer aldığı Campus Watch internet sitesi örneğinde görüleceği üzere, Lobi onları izlemekten ve fişlemekten ve Filistinli Edward Said’i kadrosunda bulunduran Columbia Üniversitesi’ni hedef almaktan imtina etmemektedir.
Yazarlar, bu faaliyetlerini yürütürken Lobi’nin muhaliflerini “Yahudi düşmanlığı” suçlamasıyla susturduğunu vurgularlar. Buna göre, “Yahudi düşmanlığı”, İsrail’in faaliyetlerini eleştirmek ya da İsrail yanlısı grupların ABD’nin Orta Doğu politikası üzerinde önemli etkisi olduğunu söylemek, anlamına gelmektedir. Bu noktada da bir ikiyüzlülük görülür; İsrail medyası bir övünç kaynağı olarak Amerika’daki Yahudi lobisinden bahsederken, İsrail Lobisinin var olduğunu iddia eden İsrail dışındaki birisi Yahudi düşmanlığıyla suçlanabilir. Bu çok etkili bir taktiktir, çünkü Yahudi düşmanlığı iğrenç ve kimsenin suçlanmak istemediği bir şeydir. İsrail’in Filistinlilerin evlerini yıkmakta kullandığı Caterpillar marka buldozerlerin satışını eleştiren İngiltere Kilisesi dahi sırf bu eleştiri yüzünden “Yahudi düşmanı” ithamından kurtulamamıştır.
Yazarlara göre, ABD’nin Orta Doğu politikasını şekillendirme gayreti Lobi’nin ana hedefleri arasındadır. Bölgedeki savaşlar ve Amerikan müdahaleleri de bu perspektiften okunmalıdır. Yaygın kanaat Irak’a yönelik saldırının bir petrol savaşı olduğu yönünde ise de, savaşın itici gücü olan çekirdek kadro “yönetimdeki en savaş taraftarı İsrail yanlısı ses” ve “samimi bir İsrail yanlısı” olarak tanımlanan Wolfowitz gibi İsrail’deki Likud Partisi ile sıkı bağları olan kişilerden oluşuyordu. Bu kişiler İran ve Irak’ı kontrol altında tutabilmek için bölgeye Amerikan askeri yerleştirmeyi planlıyorlardı ve Bush’tan evvel Clinton’dan da bunu istemişlerdi. Bu amaçlarına ancak 11 Eylül’ün yardımıyla ulaşabildiler ve İsrail için tehdit algılamasının üst sıralarında yer alan Bağdat’ı bu suretle düşürebildiler. Bağdat’a yönelik saldırının ardından Sharon ve onun vekilleri Washington’u, Şam’ı hedef alması için sıkıştırdılar.  Sharon ABD’yi Suriye’ye ‘çok ağır’ baskı uygulamaya davet ederken,  Savunma Bakanı Shaul Mofaz Maariv’e verdiği röportajda, “Elimizde Suriye’den talep etmeyi düşündüğümüz konulardan oluşan uzun bir liste var ve bu işin Amerikalılar aracılığıyla yapılması uygundur.”, diyordu.  Washington Post İsrail’in, ABD’nin Suriye Başkanı Beşar Esad’ın faaliyetleri ile ilgili istihbarat raporlarını besleyerek Suriye’ye karşı yürütülen kampanyayı körüklediğini yazdı. Wolfowitz, Suriye’deki rejimin değişmesi gerektiğini ifade etti ve Richard Perle bir gazeteciye Orta Doğu’daki diğer rejimlere ‘iki kelimelik bir kısa mesaj’ verilebileceklerini söyledi: “Sıra sizde.” Yosi Klein Halevi, Los Angeles Times’da ‘Sıradaki Hedef Suriye’ başlıklı bir yazı yazarken, Zev Chafets New York Daily News’de “Terör Dostu Suriye’nin de Bir Değişime İhtiyacı Var” başlıklı bir yazı yayımladı. Lobi o dönemde Suriye’ye yönelik açık bir savaş başlatmayı başaramasa da, Suriye Sorumluluk Yasası’nın çıkarılmasında etkili oldu ve böylelikle Suriye ile Amerika arasındaki ilişkinin Amerikan ulusal çıkarlarından sapmasını sağladı. Irak ve Suriye’nin İsrail için yarattığı stratejik tehdit kabul edilmekle birlikte, İran İsrail için en tehlikeli düşman olarak görülüyor. Irak Savaşı’ndan bir ay evvel İsrail Savunma Bakanı Ben Eliezer, “Irak problem teşkil ediyor… Fakat bana sorarsanız İran Irak’tan da tehlikeli.”, diyerek bu durumu ortaya koyuyor. Amerika’yı buna hazırlamak ve fakat İran ile askeri bir karşılaşmanın yaratacağı risklerden de uzak durmak için Lobi İran’da bir rejim değişikliği seçeneğinde ısrarcı oldu. Walt ve Mearsheimer, Lobi olmasa bile Amerika ile İran’ın müttefik olmasının zor olacağını ve fakat ilişkilerin bu derece gergin olmayabileceği kanaatindedirler.
Yazarlar serdettikleri tüm bu delillerin nihayetinde, kitabın sonuç bölümünde, Lobi’nin gücünün engellenebileceğini, Washington’un Amerikan çıkarları ile uyumlu bir dış politika geliştirmesinin mümkün olduğunu ancak yakın zaman içinde bunun gerçekleşmesini ummayı gerektirecek nesnel şartların bulunmadığını zira Lobi’nin bir rakibinin olmadığını, bununla birlikte Lobi’nin bu tür faaliyetlerinin Amerika’yı feci sonuçları olabilecek çatışmalara sürükleyebileceğini, Lobi’nin etkisi sebebiyle Amerika’nın Filistinlilere karşı işlenen suçlara ortak olduğunu ve bunun da ahlaki sorumluluk doğurduğunu, Lobi’nin İsrail hakkındaki tartışmaları engellemesinin Amerikan demokrasisi için de tehlike oluşturduğunu, hatta ve hatta Lobi’nin faaliyetlerinin İsrail için bile kötü sonuçlar doğurduğunu, bölgede anlaşmaya dayalı bir barışın tesisini engellediğini ve bunun da İsrail toplumunun yararına olmadığını, İsrail’i bir zamanların Güney Afrika’sı gibi ırkçı bir devlete çevirdiğini,  tüm bunlara rağmen, Lobi hakkında yürütülecek açık bir tartışma ortamının sağlıklı sonuçlara ulaşmak için bir imkan oluşturabileceğini ve bunun Amerika dahil herkesin faydasına olduğunu vurguluyorlar.
Sonuç olarak, alanında yetkin iki akademisyenin imzasını taşıyan bu kitap, Amerika’nın İsrail’i Orta Doğu’da bir maşa/ sopa olarak kullandığı, asıl gücün Amerikan devletinde olduğu, Amerika’da Yahudilerin sermaye ve etkinlik açısından önemlerini kabul etmekle birlikte, bu gücün/ etkinin Amerikan halkı ve yönetimine yönelecek tepkileri önlemek/ perdelemek için abartıldığını söyleyen karşıt tezlerle birlikte okunmayı ve bu suretle değerlendirilmeyi hak ediyor.