Translate

25 Kasım 2010 Perşembe

Biz aslana aslan deriz

Gürkan BİÇEN



NATO’nun önümüzdeki yıllarda uygulamaya koyacağı stratejik savunma anlayışının karara bağlanacağı Lizbon Zirvesi nihayete erdiğinde beklenen oldu ve Türkiye, medyaya yansıyan coşkun yüzü ile belgelere koyduğu imzalar arasındaki farkı örtemez hale geldi. Lizbon Zirvesi’nin hazırlıkları sürerken Birleşik Arap Emirliklerinden Suudi Arabistan’a geçen Sayın Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu, Lizbon’da alınması muhtemel karara işaret ediyor; “İran füze kalkanı konusunda tutumumuzu anlıyor. Biz orada istediğimizi elde ediyoruz.” diyordu. İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ramin Mihmanperest “Bu proje ile Siyonist rejim desteklenmek ve onun cinayet ve katliamları kayırılmak istenilmektedir. Umuyoruz ki, bölge ülkeleri de böyle bir şeye fırsat vermesinler. Biz bu konudaki kaygılarımızı dost ve komşu ülke Türkiye’ye ifade ettik.” sözleriyle İran’ın projeye yönelik bakış açısını ortaya koyuyordu.

Evvela bir Amerikan projesi olarak sunulan ve Polonya’ya yerleştirileceği söylenen radar ve füze imha sistemleri Rusya’nın muhalefetinin akabinde NATO projesi olarak gündeme getirilmiş ve tüm süreç boyunca, muhtemel tehdidin İran olduğu açıklanmıştı. Sistemlerin Polonya’ya yerleştirilemeyeceğinin anlaşılması ile NATO’nun diğer ülkeleri ve hassaten Türkiye üzerinde konuşulmaya başlanmıştı. Amerikan Kara Kuvvetlerinin desteği ile on dilde yayım yapan SETIMES sitesi radar ve füze fırlatma sistemlerinin yerleştirilmesi konusunda Arnavutluk’un istekli olduğunu da bu dönemde bildirmişti. Haberde, diplomatik kaynakların bu hususu teyit ettikleri, NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen'in Arnavutluk ve Hırvatistan'a yaptığı ilk resmi ziyarette Başbakan Sali Berişa’nın Rasmussen'e Arnavutluk'un radar ve füze sistemlerine topraklarında yer vermek de dâhil olmak üzere bir NATO üyesi olarak tüm yükümlülüklerini yerine getirmeye hazır olduğuna dair güvence verdiği bildirilmişti.

Arnavutluk’u NATO’ya taşıyan etkenlerden birisinin Türkiye olduğu ve Türkiye’nin Balkan ülkelerinin Avrupa – Atlantik kurumlarına entegrasyon sürecini desteklediği bilinen bir durumdur. Hakeza Arnavut halkının Amerika yanlısı halklar arasında üst sıralarda yer aldığı, Müslüman halklar arasında ise en üst sırada olduğu da. Bir başka gerçeklik ise Amerika’nın Arnavutluk, Kosova gibi ülkeleri resmi sıfatı Büyükelçi olan “Sömürge Valileri” ile yönettiğidir. Bir NATO ülkesi olmakla birlikte halkının ekseriyetinin Amerikan karşıtı olduğu bilinen Türkiye’nin bu kritik dönemdeki eksikliği / başarısızlığı NATO ülkelerine hizmet etmeye hazır Arnavutluk seçeneğini gündemde tutamamış olmasıdır. Bu seçenek üzerinde çalışılmasını önermek yerine “buton” tartışmalarına girmek cephe ülkesi olmayı kabullenmek anlamına gelmiştir ve Davutoğlu’nun Lizbon Zirvesi öncesindeki “İran füze kalkanı konusunda tutumumuzu anlıyor.”beyanının başkaca bir makul tevili de yoktur. İran Türkiye’yi anlamak istese de, araya bir şüphenin girdiği açıktır. Umulur ki, Türkiye bundan sonra yürüteceği faaliyetlerle, kendisini, yürütmekte olduğu dış politikanın psikolojik zemininden uzaklaştıracak bu durumu değiştirmeyi başarır.

Türkiye nihai bildirgeye İran ismini geçirtmese de, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası evirildiği yönü dikkate alanlar İslam Dünyası’nın güçlü ve bağımsız sesi İran’ın Müslüman halklar adına muhtemel tehdit listesinin en başına konulduğunu teslim edeceklerdir. Ancak NATO ülkelerinin askeri kapasiteleri ile karşılaştırıldığında İran’ın saldırı gücünün anlamsız denecek düzeyde olduğu da kabuller arasında yer almaktadır. Bununla birlikte, Doğu Ergil İran hakkındaki tartışmaya bir başka açıdan bakıyor ve kıyası kabil olmayan maddi gücün karşısında İran lehine bir başka kuvvetin yer aldığını söylüyor. Ergil’e göre, “İran-Irak Savaşı'nda (1980-88) ellerinde mollaların verdiği cennetin anahtarlarıyla mayın tarlalarında yürüyen yüzlerce intihar gönüllüsüne şahit olmuşken İran'ın intihar gönüllülerinden oluşan sonsuz bir kaynağı olduğunu göz önüne alırsak, herhangi olası bir savaş askeri değil ruhani bir dirençle karşılaşacaktır ki Batı'nın bunu kavraması güçtür.”

Nicolas Sarkozy, Lizbon Zirvesi’nin hemen akabinde tehdidin İran olduğunu açık yüreklilikle söylemek gerektiğini ifade etmiş ve “Biz kediye kedi deriz” demiştir. Biz ise, İslam’ın hürriyetperver ruhu adına mayın tarlalarından gülerek geçen bir halkı aslan olarak kabul ederiz ve hiç eğip bükmeden söyleriz: “Biz aslana aslan deriz”

31 Ekim 2010 Pazar

Numan Kurtulmuş’a tavsiyem

Gürkan BİÇEN


Siyaset arenasının dışında birisi için bu alanın içindekilere akıl vermeye kalkmak belki yakışık alacak bir durum değildir. Ne var ki, temel ilkelerimizin bizi “hakkı” ve “sabr”ı tavsiye etmekle yükümlü kıldığını da biliyoruz. Öyle ise, halen partileşme çabasındaki bir oluşuma, Milli Görüş’ün yeni haline bazı hususları hatırlatmanın fayda sağlayabileceğini umduğumuzu söyleyebiliriz.

Saadet Partisi ile yollarını ayırdığı gün Sayın Numan Kurtulmuş yaptığı açıklamada, “Şunun da bilinmesini istiyorum. Hiç kimseye bir borcum yoktur ve hiçbir kimseye bir borç altına girmeden bu kararlı yürüyüşümü hayatımın sonuna kadar sürdüreceğim. Bir tek borcumuz vardır; bu ülkenin mazlumlarına, bu ülkenin mağdurlarına, bu ülkenin unutulmuşlarına, bu ülkenin horlanmışlarına, kısacası bu ülkenin mağdurlarına karşı borçluyuz ve bu borcu ödemek için bütün gücümüzle mücadele edeceğiz.” diyordu. Yine bu hareketin temel ilkelerinden birisinin “anti emperyalist” olmak olduğunu sıklıkla beyan ediyordu. Bizim bu sözlerden anlamamız gereken şey, yürüyüşün bundan sonraki kısmının mazlumlarla, mahrumlarla, horlanmışlarla birlikte olacağı ve onların fikirlerinin, taleplerinin ve kararlarının hareketin ve muhtemel bir partinin yönetiminde yer bulacağıdır. Bir bakıma, Numan Kurtulmuş, yüzünü müstekbir siyaseti yürütenlere dönmüş ve İmam Humeyni’nin İslam İnkılabı’nın akabinde söylediği şu sözü söylemiştir: “Eğer bol miktarda askeri araç ve gereçleri olduğunu sanıyorlarsa, bizde de çok sayıda mazlum halk ve onların sıkılmış yumrukları vardır”

Numan Kurtulmuş’un başarısının teorik söylemini günlük hayata yansıtabilmesine bağlı olduğu çok açıktır. Mazlumları, mahrumları temel alan bir retorik her şeyden evvel mazlumlarla, mahrumlarla benzer bir hayat şeklini / standardını zorunlu kılar. Bu standardı karşılamayan ve Numan Kurtulmuş’un da “saltanatçı zihniyet” diyerek telin ettiği bir vakayı Hamid Algar, İslam Devriminin Kökleri ismiyle basılan kitabında, 1980’de yaşadığı bir olaya atıfla şöyle açıklar: “Ben Ankara’da kendisini biraz da haklı olarak İslami Parti diye adlandırılan bir partinin liderinin evine yaptığım ziyareti hatırlıyorum. Ne yazık ki olması gerekenin çok uzağında kalıyordu. Batı’dan, Avrupa’dan her çeşit gezi hatıraları, sahte Fransız mobilyaları ve altın kaplama telefonlarla tıka basa doldurulmuş bir evdi bu. Üstelik bu zat İslam’ı temsil etmek iddiasında olan birisiydi.” Algar, Türkiyeli Müslümanların liderlerinden birisinin sürdürdüğü hayat tarzını yadırgamış ve kendisine Muslim Institue’de yöneltilen; “İran’daki İslam Devrimi liderlik rolünde diğer sistemlere kıyasla bir değişiklik meydana getirdi. Liderlik rolünün sistemden sisteme nasıl farklılaştığını özlü bir biçimde yorumlar mısınız?” sorusuna, “Ayetullah Humeyni’nin huzuruna gelen herkes onun insan idealinin bir çeşit tecessümü olduğunu fark etmiştir.” cevabını vermiştir. Devamla onun basit hayat tarzına işaret etmiş, evinin sadeliğinden, mahrumlarla aynı standartta sürdürdüğü hayatından bahsetmiştir.

Atasoy Müftüoğlu sohbetlerinden birinde İmam Humeyni’nin evinde İmam Humeyni’nin gelmesini beklerken yanındaki Amerikalı gazetecinin kulağına, “İmam’ın sarayına ne zaman gideceğiz?” diye fısıldadığını ve “İmam’ın sarayı burası” cevabı karşısında nasıl şaşırdığını zikretmişti. İnkılâbın lideri İnkılâp öncesi nasıl sade bir hayat sürüyorsa İnkılâp sonrası da aynı hayatı sürdürmüştü. Türkiyeli Müslüman liderlerin bu örneklikten alacakları bir dersin olduğu muhakkak.

Numan Kurtulmuş’un şahsına olan güvenimiz onun hareketin temellerini atarken çevresine topladığı insan malzemesine olan kuşkumuzu gidermiyor. Eski dönemlerin siyaseti ile zaten Karunlaşmış olan bazı kişilerin Kurtulmuş’un çevresinde boy gösterdiğini görüyoruz. Hareketi “anti emperyalist” olarak tanımlıyorsak yönetici kadromuzu da buna göre belirlememiz icap eder. Kurtulmuş’un yapması gereken en öncelikli şey halkın içinde yaşamayan, modern gettolara sığınmış ve mevcut servetlerinin hesabını açıkça verme kudretinden yoksun kişileri hareketin ve muhtemel partinin söz sahibi makamlarından uzak tutmak olmalıdır. Aksi halde kendisi bir mazlumlar hareketinin lideri değil, mazlumları yönetecek yeni elitlere yol göstersin diye öne sürülen bir maşaya dönüşür ki, ne kendisi ne de biz buna razı oluruz.

Müslümanlara yeni bir ümit veren Numan Kurtulmuş’un adımlarını dikkatle atacağını ve kederlerimize yeni kederler eklemeyeceğini umuyoruz.



14 Ekim 2010 Perşembe

Üç Küçük Çocuk

Gürkan BİÇEN



Bilgisayarımın masaüstünde yer alan siyah beyaz bir fotoğrafı görenler merakla soruyorlar: “Bunlar kim?” Fotoğrafta biri elini diğerinin omzuna atmış ve üçüncüsü bir adım ötede duran üç çocuk yer alıyor. Üzerlerindeki kıyafetler bir örnek. Kuvvetle muhtemel bir bayram arifesinde, hep birlikte gidilen pazaryerinden satın alınan yeni elbiselerle çekilmiş bir fotoğraf. Burası bir stüdyo değil, arkada akan bir hayat var. Çocukların ikisi objektife bakarken diğeri sanki ufku tarassut ediyor. Selam olsun bu çocuklara… “Doğdukları, öldükleri ve yeniden haşr olunacakları güne selam olsun”

Türkiye’den bir grup Lübnan’ı ziyaret etmiş ve bu sırada Şehit İmad Mugniye’nin ailesini ziyareti de ihmal etmemiş. Hizbullah’ın gözbebeği “Hacı İmad”ın anne ve babasının hayır dualarına mazhar olan bu grup, yıllar evvel çekilmiş bir fotoğrafın da şahitliğini yapmışlar. İşte, masaüstüne aldığım bu fotoğraf Allah’a verdikleri söze sadık kalan üç “insan”ın, İmad, Fuad ve Cihad’ın çocukluk fotoğrafları… (http://www.velfecr.com/imad-mugniye-nin-annesinin-verdigi-buyuk-ders-foto-3304-haberi.html)

Hasan Nasrallah, anılarını zikrettiği bir konuşmasında, “Seyyid Hadi’nin şahadetinden evvel şehit ailelerinin yüzüne bakamıyordum. Allah bana lütfetti ve beni onlarla bir kıldı” diyordu. Gerçekten, Nasrallah oğlu Hadi’nin şahadetini öğrendikten sonra yaptığı ilk konuşmada,        “Şehit Hadi’ nin şahadeti, Hizbullah’ın liderlik kadrosunda bulunan bizlerin de yavrularımızı geleceğe saklamadığımızın en açık ifadesidir. Bizler evlatlarımız cepheye giderken onlarla iftihar ederiz. Şehit düştükleri zaman da başlarımızı onlarla dik tutarız. ” demişti. Biz, Hizbullah’ın bir evvelki lideri, şehitlerin baş tacı Seyyid Abbas Musavi’nin de eşi ve çocuğu ile birlikte şahadete ulaştığını biliyoruz.

Siyonist işgale karşı süresiz ve kesintisiz savaş doktrini ile mücadele eden Direniş’in gerek Lübnan gerekse Filistin kollarının Müslüman Dünya’ya hatırlattığı temel öğelerden birisidir, aile efradını mücadelenin en sıcak yerine dâhil edebilme kabiliyeti ve zorunluluğu. Bu, Allah resulünün yatağına uzanmaktan imtina etmeyen Hz.Ali’nin sergilediği şecaat ve sadakatten beri böyle olmuştur. Sadıklar aileleri için ayrı bir gelecek planlamamış, Direniş’i tek başına halkın omuzlarında yükselmesi gereken bir tercih olarak görmemişlerdir. Musavi’nin ve Nasrallah’ın,  bu örnekliğini, Şeyh Nizar Reyyan’da ve Said Muhammed Siyam’da da görmekteyiz. Onlar da diğerleri gibi ailelerinden fertlerle birlikte şehitler arasına katılmışlardır.

Direniş’in kendi ailelerini hesabın dışına çıkarmayan yaklaşımı sıradan insanları tarihin öznesi haline getirmiş, diğer ülkelerdeki Müslüman hareketlerin hilafına halkın kendisini hareketin yönetimine hâkim kılmıştır. Bu haliyle Direniş, Müslüman Dünya’ya, en azından mukavemet bölgelerine, siyasi bir model sunma imkânına da ulaşmıştır. Direniş’in izlediği yol sayesinde biz siyah beyaz bir fotoğrafta yer alan üç çocuğun dünya tarihine geçecek gelişmelerin içerisinde yer almalarına ve bunlardan birisinin, İmad’ın, tarihin akışını değiştirecek bir başarının mimarlarından birisi olmasına şahitlik ediyoruz.


Direniş’in siyasi metodundan Türkiyeli Müslümanların, hassaten siyasetle iştigal edenlerin çıkarmaları gereken temel bir ders olduğu açık: Çocuklarımız için mücadeleden ayrı bir gelecek planlayıp onları halkın arasından koparmamak. Cemaatlerin ve partilerin başına tepeden inme bir şekilde gelen şeyh ve lider çocuklarının mebzul miktarda bulunduğu bir ülkede, bilmiyorum, Direniş örneğine bakarak, siyah beyaz bir fotoğrafı hasretle öpüp ziyaretçilerine gösterecek Müslümanlar çıkacak mı?

21 Eylül 2010 Salı

Kudüs, sana sadık kalacağım

Gürkan BİÇEN
İsrail anti-siyonist sol hareketinde yer alan Michel Warschawski “İsrail Toplumunun Krizi – Açık Bir Mezara Doğru” isimli kitabında siyonist rejimin şiddet ekseninde süren varlığını ve işgali sorgularken, “İşgal vahşi ve kanlıdır. İsrail halkının büyük çoğunluğu da işgalin destekçisidir” der. Warschawski’ye göre, İsrail baskısı özünde, tek taraflı bir inisiyatif ile kendi kafalarına göre hareket etme cüreti gösterenlerin kesin bir şekilde burunlarının sürtülmesi amacını taşıyan ‘cezalandırıcı’ bir karakter taşır. Mesele ‘düzeni tesis etmek’ değil, çabucak bir sindirme kampanyasına dönüştürülebilecek olan bir cezalandırma seferi düzenlemektir. Bu sebebe binaen her somut olayda İsrail tarafından verilen emirler açıktır: Her türlü direnişi her türlü araçla ezin. Hedefin hemen hiç önemi yoktur, koşulların hemen hiç önemi yoktur ve ‘tali zarar’ın ölçüsünün hemen hiç önemi yoktur.

Mavi Marmara “Özgürlük Filosu”nun yola çıkışı da, siyonistler tarafından “Direniş” lehine kendi başına bir inisiyatif girişimi olarak algılanmış ve filoya yönelik müdahale de bu algı kapsamında, daha evvelki şiddet örneklerine uygun bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Siyonistlerin kurşunları ile şehit olanların varlığı göstermektedir ki, siyonistler ‘düzeni tesis etmek’ değil, bağımsız bir inisiyatifi ‘cezalandırmak’ ve böylece bu inisiyatifin sahibi olan Türkiye’nin burnunu sürtmek istemişlerdi. “İsrail neyi hedefledi ?” başlıklı yazısıyla Akif Emre, Warschawski’nin retoriğine benzer bir şekilde, İsrail’in dünyayı kendi diliyle konuşmaya zorladığını ve bölgede kendi başına inisiyatif geliştirmek isteyen Türkiye’nin ‘karizmasını çizmek’ istediğini vurguluyordu. Warschawski, bu tür şiddet olaylarının bir başka amacının daha olduğunu savunur. Ona göre, “Her operasyonun, kendine yönelik (hem İsrail kamuoyundan hem de uluslararası topluluktan gelen) tepkileri sınamak gibi bir hedefi de vardır ve eleştirilerin dozajı çok ağır değilse, şiddette yeni bir standart belirlenmiş olur.” Böylelikle siyonist rejim, destekçilerinin de yardımıyla, dozajı giderek artan bir şiddeti tepkisizlik / alışılmışlık alanına dönüştürmeyi becerebilmektedir.

Mavi Marmara direnişi dokuz Türk vatandaşının şahadetiyle neticelendi. Uluslararası sularda saldırıya uğrayan gemide öldürülen vatandaşlarının hakkını muhafaza için Türkiye’nin ileri sürdüğü talepler; yaralıların ve cenazelerin derhal gönderilmesi, gemilerde bulunan ve siyonist rejim tarafından göz altına alınan kişilerin serbest bırakılarak Türkiye’ye dönüşlerinin sağlanması, Gazze’ye yönelik ambargonun kaldırılması, resmen özür dilenmesi, uluslararası soruşturmanın kabul edilmesi ve zararların tazmin edilmesi şeklinde özetlenebilir. Siyonist rejim o günün şartlarında kendisini sıkıntıya sokacak olan yaralıların ve cenazelerin gönderilmesi ile göz altına alınanların serbest bırakılması şartlarını kabul etti. Bir süre direnmesine rağmen uluslararası soruşturmaya da izin vermek zorunda kaldı. Bu durumda, Türkiye’nin ilk şartlarından geriye; devam eden ambargo, resmi özür ve tazminatın kaldığını söyleyebiliriz. Türkiye’nin şartlarının ve siyonist rejime yönelik olarak uygulamaya konulan yaptırımların ağırlığı ile olayın akabinde açıklama yapan yetkililerin beyanlarının orantısı ise ayrıca değerlendirilmelidir. 1 Haziran 2010 tarihli Meclis Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmasında Sayın Başbakan, “İsrail hükümetinin bu cüretkâr, bu sorumsuz, bu pervasız, bu hak hukuk tanımayan, her türlü insani erdemi ayaklar altına alan saldırısı mutlaka ama mutlaka cezalandırılmalıdır. (…). Türkiye olarak bu işin peşini bırakmayacağız. Türkiye yeni yetme, köksüz bir devlet değildir. Bir kabile devleti hiç değildir. Kimse Türkiye’yle aşık atmaya, Türkiye’nin sabrını test etmeye kalkmamalıdır… (…) Bugün yeni bir gündür, bir milattır. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı aşikardır…” sözlerine yer vermiş ve bu sözler resmi düzeyde kabul görmüş, benzeri ifadeler Sayın Cumhurbaşkanı’nın da konuşmalarına yansımıştır. Bu tür açıklamalardan kamuoyu, haklı olarak, resmi ilişkilerdeki temsil düzeyinin düşürülmesi yönünde bir adım atılacağı sonucunu çıkarmaktadır. Kamuoyunun beklentisinin gerçekleşmemesinde siyonist rejimin varlık şartlarına yönelik bir değerlendirme hatasının mevcudiyeti söz konusudur.

2008 yılının sonunda siyonist rejimin Gazze’ye saldırmasıyla patlak veren “Furkan Savaşı”nın akabinde Umran Dergisi’nin yaptığı bir çalışmaya katılan Sefer Turan, siyonist rejim konusundaki temel yanlışın onu normal bir devlet olarak telakki etmek olduğunu ileri sürüyordu. Turan’a göre, siyonist rejim son derece özel şartlarda oluşturulmuş ve bu şartlarda korunan bir düzen olduğundan kendisini hemen hiçbir kayıtla bağlı hissetmeyen bir yapıdır ve buna rağmen ona Birleşmiş Milletler’in sair üyelerinden birisi gözüyle bakmak ve diplomatik dili / tavrı buna göre oluşturmak esaslı bir yanlıştır. Türk devlet adamları ve bürokratları siyonist rejim ile halkı tefrik çabasını her daim dile getirse, katliamların İsrail halkı tarafından değil, onları yöneten hükümetler tarafından icra edildiğini söyleseler de, Warschawski’nin belirttiği gibi, “İşgal vahşi ve kanlıdır. İsrail halkının büyük çoğunluğu da işgalin destekçisidir”. İsrail Silahlı Kuvvetleri ise, Robert Fisk’e göre, modern bir ordu değil, yollarına çıkan her şeyi yağmalayan ve tam dokunulmazlıktan faydalanarak Filistin kasabalarının tarumar edilmesine izin veren silahlı çeteler sürüsüdür. Bu durumda, Türkiye’nin arasını tefrik etmesi gereken şey işgalci rejim ile halk değil, bir bütün olarak siyonist varlık ile özelde Orta Doğu ve genelde dünya halkları olmalıdır.

31 Mayıs 2010 tarihinden bu yana Türkiye, siyonist rejim tarafından gerçekleştirilmesini istediği taleplerini duymayan kimse kalmamacasına ilan etti. Bununla da yetinmeyip Sayın Dış İşleri Bakanımız ile siyonist rejimden Ben Eliezer’in Brüksel’de gizli bir görüşme yapmasına onay verdi. Bu görüşmenin basına yansıması üzerine Dış İşleri Bakanımız, görüşmenin gerekçesini, “Şartlarımızı yüzlerine doğrudan ve net olarak söylemek için bunu yaptık. Dünyanın bütününe, bütün küresel alana, BM Güvenlik Konseyinde yüksek sesle vurguladığımız temel taleplerimizi İsraillilerin yüzüne de söylemek için bunu yaptık.” sözleriyle açıkladı. Anlaşılan odur ki, Türkiye, tüm şartlarını siyonist rejime yeterli bir temsil düzeyiyle, yüz yüze iletmiş haldedir. Öyle ise Birleşmiş Milletler Genel Kurul Görüşmeleri için New York’a giden Sayın Cumhurbaşkanımızın siyonist rejimden Şimon Peres ile de bir görüşme yapmasının planlanmasının / umulmasının anlamı nedir? Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa, niçin böyle bir görüşmenin yapılacağına dair haberler okumaktayız ? Bu tür haberlerin aslı olmadığını ve bu düzeyde bir temasa gerek olmadan Dış İşleri Bakanlığının süreci yürüttüğünü umuyoruz.

Sayın Başbakan haklıdır, Türkiye sıradan bir devlet olmadığı gibi, Türk halkı için de Filistin sıradan bir mesele değildir. Bunun için şehitlerimizin ardından taziye değil tebrik merasimleri düzenlenmiştir. Kudüs’e dini bir mesele olarak bakan Siyonistlerin Kudüs’ün her yanına yapıştırdıkları çıkartmalardaki şu ifadeler Kudüs’ü Allah ile aralarında bir ahid olarak telakki eden biz Müslümanlar için de geçerli olmalıdır: Kudüs, sana sadık kalacağım!

18 Eylül 2010 Cumartesi

Küstah Amerika

Gürkan BİÇEN
“Fahrenheit 9/11” filmiyle Cannes Film Festivali’nde aldığı “Altın Palmiye” ödülü ile adından sıkça söz ettiren Michael Moore “If the 'Mosque' Isn't Built, This Is No Longer America” (Cami inşa edilmeyecekse bu artık Amerika değildir) başlıklı yazısıyla 11 Eylül 2001’de yıkılan Dünya Ticaret Merkezi’nin yakınında inşa edilmesi planlanan cami inşaatına ilişkin tartışmaya katılıyor ve “Ben caminin iki blok öteye değil, ‘Ground Zero’ya inşa edilmesini istiyorum” diyordu. Moore’un Amerika’yı bir özgürlükler ülkesi olarak görme isteğini anlayabilsek de, söz konusu cami inşaatı ile Amerikan sisteminin dünya halklarına ve Müslüman Dünya’ya yönelik kara propagandasını göz ardı etmemiz mümkün değil. İkiz Kuleler’in yakınında inşa edilecek bir cami ile Amerika’nın, “Onlar bizi öldürse de biz onların haklarını tanıyoruz” demek istediği çok açık. Müslüman Dünya artık bir “oh” çekebilir!

Başrolünü Sylvester Stallone’nin oynadığı “Rocky”, “Amerikan rüyası”nın işlendiği, sıradan ancak ısrarcı bir Amerikalının önünün her zaman açık olduğunu ve hatta “Özgür Dünya” adına “Sovyet Emperyalizmi”ni yere serebileceğini anlatan, alanında klasik olmuş bir filmler dizisi. “Rambo” ise Stallone’nin adalet için savaşmaya her daim hazır bir eski Amerikan askerini canlandırdığı ve son bölümü ile Afganistan’ı “Sovyet Emperyalizmi”nin işgalinden kurtardığı bir başka film. Rambo, Afganistan’ı kurtardıktan sonra, filmin son sahnesinde, yeniden görüşme dilekleri için “İnşallah” der. Biz, 11 Eylül’ün akabinde, kendisinin olmasa da, sayıları on binleri bulan takım arkadaşlarının Afganistan’a bir kez daha ve fakat eski günleri yad etmek için değil, Afgan halkını katletmek için geldiklerini biliyoruz. Hollywood ise dünün “Mücahid”lerini “terörist”lere ve köylüleri “El Kaide” militanlarına çevirmekle görevlendirilmiş halde. Olağanüstü medya gücüyle Amerika, Müslüman zihni ve kalbi de şekillendirmeyi başarabiliyor. Sovyet Emperyalizmini lanetleyenler Amerika karşısında sessizliği tercih ediyor. Amerika’nın arka / sahip çıktığı her şey bir dokunulmazlık zırhına bürünüyor. Müslüman Dünya, kabahatli bir çocuk gibi başını öne eğmiş, Afgan halkının terbiye sürecinin bitmesini bekliyor. Zira Afgan halkı “Amerikan rüyası”na saldıranları himaye etmekle suçlanıyor.

Amerikan Rüyası’na saldırmasa da Irak, “önleyici savaş” konseptine binaen peşinen suçlu kabul edilip terbiye sürecine alınıyor. Afganistan’ın tedip sürecine katkı sağlayan Pakistan da şimdilerde Amerikan gerçeği ile yüzleşiyor. İkiz Kuleler’de hayatını kaybeden 3 bin küsur kişiye karşılık Amerika bir milyondan fazla insanı katlettikten sonra Müslümanları affediyor ve bize bir cami hediye etmeyi vaad ediyor. Kuran-ı Kerim yakarak Müslümanların kutsallarına hakaret etmenin fikir ve ifade özgürlüğü kapsamında sayıldığı ama siyonistlerin Filistin’de yaptıklarının “soykırım” olarak tanımlanmasının yasaklandığı bir ülkede inşa edilecek bir caminin Amerika’nın kuklalarından başkasını memnun etmeyeceğini zira salim vicdana sahip Müslümanların hala Mescidi Dırar ile Kuba Mescidi arasındaki farkı tefrik edebildiğini biliyoruz.

Hollywood bambaşka bir tablo çizse, Micheal Moore öyle olduğunu düşünse de, biz aynı kanaatte değiliz. Malcom X gibi biz de Amerikan rüyası değil Amerikan kabusu görüyoruz. Katledilen insanlarımız, harap edilen ülkelerimiz, talan edilen kaynaklarımız… Hepsi tüm sıcaklığı ile gözümüzün önünde dururken bizden “özgürlükler ülkesi” yalanına inanmamızı nasıl beklersiniz?
Küstah Amerika! Senden cami inşa etmeni istemiyoruz. Kutsallarımıza saldırma, insanlarımızı katletme, ülkelerimizden çık, bu bize yeter.