Translate

22 Eylül 2012 Cumartesi

Müslümanların İşleri

Gürkan BİÇEN


İnsanı halk eden Allah[1], ona varlığın hakikatine nüfuz kudreti[2] de bahşetmiş ve onu yaratılmışların tümünden ayrı bir mertebeye getirerek[3], ilahi nurun tecelligahı[4] ve mülk âleminin mutasarrıfı kılmıştır.[5] İnsan neslinin ataları Adem ile Havva sadece yeryüzü hayatının değil, bugün için bize gayb sayılan cennetin de şahidi olmuşlardır.[6] Bu şahitlikle biz, cennetin bir ütopya değil, neslimizin yaradılışında mevcut bir gerçeklik olduğunu biliyoruz.  Elest Günü şahitliği[7] fıtratımıza yerleştirilmiş bir hatıra olarak bunu teyid ettiği gibi, Adem’den (as) binlerce yıl sonra Hazreti Peygamber’in (as) Mirac’ı da insan nesli adına gerçekleşen son bir şahitlik olmuştur.[8]

Adem’in (as) yeryüzü hayatını Allah’ın istediği şekilde tanzim etmeye başlamasıyla birlikte,[9] ilahi hitabın tek başına şahısları ilgilendiren bir husus olmadığı, toplumun da tıpkı şahıslar gibi Müslümanlaştırılması gerektiği, mülk aleminde mutasarrıf kılınan insanın bu tasarrufunu ilahi hitap çerçevesinde gerçekleştirmesinin şart olduğu ortaya konulmuştur. Bu dönemde Adem, varlığına bizzat şahit olduğu cennet hayatına dönüş için gereken arınma sürecini yaşamakla kalmamış,[10] dünya hayatını tedvin ve tevhid akidesine uygun hale getirmeye de memur kılınmıştır. Zira tek başına “insan”ın aktığı yön Allah olduğu gibi,[11] cemiyet olarak toplanılacak yer de O’nun huzurudur[12] ve her dönemin insanları kendi imamları/ hidayet rehberleri öncülüğünde huzurda yer alacaktır.[13] Bu sebeple gerek Adem ve gerekse sonrasında gelen peygamberlerin asli vazifesi ferdin ve cemiyetin arınmasını/ tanzimini birlikte sağlamak olmuştur.[14] Allah onları tartışmasız bir yetki ile göndermiş ve iman edenlerin onlara katıksız bir şekilde itaatini vacip kılmıştır.[15] İman etmeyenlerin de onlara boyun eğmesi öngörülmüştür.[16] Bir başka ifadeyle Allah’ın peygamberleri ancak ve ancak itaat edilmek ve boyun eğilmek üzere gönderilmişlerdir. Bu öylesine kesin bir kaidedir ki, insanı duraklatan talepler[17] ve ardı ardına gönderilen nebiler bile bundan müstesna değildir.[18]

Kuran, bize, peygamberlerin bulunduğu dönemde müminler üzerinde her anlamıyla bir otorite olmaları gerektiğini, gerek tebliğ gerekse idare vazifesinden geri duramayacaklarını,[19] hükümlerinin bağlayıcı olduğunu,[20] kendilerine tabi olup yanlarındaki kitabın hükmünü uygulamak için çaba sarf eden âlimlerin –ahbar ve rabbaniyyun- bulunduğunu,[21] bu âlimlerin insanlar içinde Allah’tan hakkıyla korkanlar olduklarını anlatır.[22] Yine biz Kuran’da, İsrailoğullarına verilen büyük nimetin dışında,[23] Allah’ın ilahi vazifeyi yüklenme şerefini dilediği kavme/ topluluğa bahşedeceğini okuruz.[24] Kuran’da zikredilen örneklerin ekseriyeti İbrahim’in (as) neslindendir ki, Allah onun duasını bir şartla kabul etmiş,[25] böylelikle onları tevhid akidesinin sütunları kılmıştır. Allah, peygamberlerin sonuncusunu da, Yahudilerin bekledikleri gibi, İbrahim’in neslinden ve fakat onların hiç ummadıkları bir şekilde, Arap halkından seçmiştir.[26] Arap müşriklerin ekâbir takımı ise onun Araplığına değil sosyal statüsüne itiraz etmişlerdir.[27]

Hazreti peygamber’in (as) risaletinden evvel Mekke’de yaşayan bazı insanlar müşriklerin inançlarından beri olduklarını ilan etmişler, onların yaşam tarzlarından mümkün oldukça uzak durmuşlardır. Bu insanlar kendilerini Hz. İbrahim’e nispet etmekteydiler.[28] Ancak bunlar Mekke halkını dönüştürecek bir kudrete sahip değillerdi. İmanlarını korumaları ve İbrahim’in sayfalarından kalanlara sahip çıkmaları onlara yetiyordu.[29] Onların Yahudi yahut Hıristiyan şeriatının önemli bir kısmını dikkate almayan bu tutumları onların imanlarını zayi etmiyordu.[30]

Haniflerin durumu böyle olsa da, Allah, Kuran’ın inzali ile birlikte hazreti peygambere, özü, insanlığı Allah için inşa edilen ilk evin bulunduğu noktadan başlamak üzere yeniden ıslah etmek/ insanlaştırmak[31] olarak açıklanabilecek ağır bir vazife veriyordu.[32] Bu, iman hakikatinin kişinin kendisini aşarak toplumun ruhuna işleyeceği, onu tümüyle dönüşmeye icbar edeceği ağır bir görevdi. Resul, daha evvel Hz. Musa’nın İsrailoğullarını ıslah etmeye çalışmasına benzer şekilde ancak ondan farklı olarak, “kitab” ile muhatap olmamış bir halkı ıslah ile mükellefti.[33]

Allah resulünün Safa tepesinde Kureyş’i toplayıp[34] daha evvel gizli yahut tek tek yapılan daveti hepsine birden ilan etmesiyle başlayan süreç aradan geçen yirmi üç yılın ardından Mekke’de Kâbe’yi çevreleyen yüz bin kişiye yapılan hitab ile kabaca son bulmuş,[35] Allah dinini kemale erdirip hâkim kılmış,[36] müşrikler bertaraf edilmiş[37] ve Müslümanlar dokundukları zaman ve mekânı kontrol eder hale gelmişlerdir. Allah’ın vaadi hak olmuş, insanlar Allah’ın dinine akın etmişlerdir.[38] İslam hâkimiyetini kabul eden ve fakat ne Muhacir gibi yirmi üç yıllık ne de Ensar gibi on yıllık bir terbiye sürecinden geçmiş olan kalabalıklara Allah uyarıda bulunmuş, ancak Allah ve resulüne itaatten sonra/ bunun neticesi olarak, mümin olunabileceğini hatırlatmıştır.[39]   Ci’rane Vakası’ndan[40] da anlaşılacağı üzere iman bir sözden ibaret değildir. Bilakis iman resulün her türlü takdirine kayıtsız şartsız rızadır.[41]

Resulün takdirinin farklı şekillerde değerlendirilmesine ve bunun neticesinde İslam tarihinin mevcut haliyle şekillenmesine sebep olayların varlığı hilafsızdır. Tevatüren nakledilen “Sakaleyn hadisi”[42] böyle olduğu gibi,  “Beni Saide Sakifesi”nde yaşananlar da böyledir.[43] Dinden dönenlere yönelik savaşlar, fethedilen yeni topraklar, şehit edilen halifeler ve yaşanan iç savaşların ardından başlayan saltanat ve kahredici Kerbela vakası ile resulün ardından yaşanan ilk dönem, İslam ve böylelikle insanlık tarihi açısından belirleyici olmuştur. O dönemde yaşananların peşinden koşmak bugün için anlamsız bir çabadır. Ne zamanı geri döndürecek bir gücümüz var ne de o dönemde yaşananlardan sorumluyuz.[44]

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3 Mart 1924 tarihinde kabul ettiği “Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun”un icrasına kadar,[45] meşruiyeti, kişiliği ve yeterliliği tartışılsa bile, Resulün halifesi ve Müslümanların lideri olduğunu söyleyen bir yönetici kesintisiz bir şekilde var olagelmiştir. Cumhuriyet Türkiyesi İslam Dünyası açısından son derece önem arz eden böyle bir kararı kendinden başka bir yere dayanmayan bir sürecin neticesinde almış, bu suretle fiilen kaybettiği liderlik konumuna hukuken de son vermiştir.[46] Bu kararla birlikte Müslümanlar siyasi liderlik sorunuyla yüzleşmek zorunda kalmışlardır.

Hilafetin ilgası ve İslam dininin siyasal birliğinin mücessem hali olan halifenin yurtdışına çıkarılmasından elli yılı aşkın bir zaman sonra İslam coğrafyasının bir başka medeniyet havzasında, İran’da, Müslüman halk bir toprağa İslam ahkâmını hâkim kılma mücadelesini zafere ulaştırmış ve Anadolu halkının elli yıl evvel terke mecbur edildiği davayı omuzlamıştır. İran İslam İnkılâbı’nın merhum önderi İmam Humeyni inkılâbı; “İran İslam içindir, İslam İran için değil” sözleriyle veciz bir şekilde ifade ederek devletin yeni rejiminin İslam’ın hizmetinde olacağını ilan etmiştir.

Siyasi rejim olarak “Cumhuriyet’i seçen İslam İnkılâbı, krallıklar, askeri diktatörlükler ve laik / seküler anlayışlarla yönetilen İslam Dünyasında her anlamıyla bir şaşkınlık yarattı. Zira İnkılâb, bir ülkenin halkının başkaca hiçbir güce dayanmadan egemen olabileceği, İslam ahkâmının tatbikinin sultanın/kralın varlığına tabi olmadığı, emir-ül mümininin hak, yetki ve sorumluluklarının onu bir sultan/ kral haline getirmeyeceği, böyle bir eşitlemenin batıl olduğu hususlarında İslam Dünyasına somut bir emsal sağladı.[47] İran İslam Cumhuriyeti Anayasası rejimin İslami niteliğini açıkça tanımlamış ve nizamı  “Velayet-i Fakih” doktrini temelinde yükseltmiştir.[48] Tevafuk, 3 Mart 1924’te, Türkiye’de hilafet ilga edilirken Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan tartışmalarda getirilen delillerden birisi de “Halifenin âlim olması” gerekliliğidir.[49]

Resulün rıhletinden 1347 yıl sonra İslam Ümmeti, kayda değer bir coğrafyada, kendisini ekonomik, kültürel, siyasi ve askeri açılardan koruyabilecek yeterlilikte kaynağa ve bu kaynakları İslam Ümmeti’nin adalet temelinde yükselecek “ilahi hâkimiyet” arzusuna adamış bir ülkeye kavuşmuştur. Bu ülkenin resmi ve fiili durumu İslam ahkâmının tatbik edildiğini ispat etmektedir. Bu durum yeryüzünün tüm Müslümanlarını açık bir sorumlulukla yüzleştirmektedir: İslam’ın yeryüzü halklarına getireceği adaleti sağlamak için darmadağın çabaları bir çatı altında birleştirmek.

Allah’ın, “Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.”, hitabının gereği olarak ashabın Allah resulüne sarıldıklarını biliyoruz. Aynı şekilde günümüz Müslümanlarının da ümmetin velayetini omuzlamış olan şahsa sarılmaları ilahi bir vecibe olduğu gibi zalimlerin karşısında ufalanmamanın tek yoludur.

İslam’ın kalbindeki kavramı, hilafeti/ imameti sözlüklerinden çıkarmış bir ülkenin hiç halife/ imam/ veli görmemiş Müslümanlarının, dedelerinin sureta da olsa halifenin gölgesinde oldukları dönemde başlatıp yürüttükleri bir tartışmayı bugünün velayet makamını/ halifesini/ imamını görmezden gelerek sürdürmeye çalışmaları fikri istimnadan öte bir anlam taşımaz. İçinde halifenin/ imamın yer almadığı bir fikrin/ hareketin “İslamcı” olarak nitelenmesi onu “İslamcı” kılmaz. Bunlar, belki, resul (as) öncesi Haniflerine benzetilebilirler ki, onların imanları zayi olmasa da, bırakın tek meselesi hilafet olmayı, İslam ahkâmının uzağında yaşayan bu Müslüman grupların çabalarına biz, “İslamcılık” değil, ancak “Müslümanların İşleri”, diyebiliriz.


[1] “İnsanı yarattı.” (Rahman 3)
[2] “Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: ‘Eğer doğru sözlüyseniz, bunları bana isimleriyle haber verin’ dedi.” (Bakara 31)
[3] “Hani Rabbin, Meleklere: ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti.” (Bakara 30)
[4] “Kâ’be bünyâd-ı Halîl-i Âzer est/ Dil, nazargâh-ı Celîl-i Ekber est” (Mesnevi)
[5] “Sizin için, yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. Şu halde onun omuzlarında yürüyün ve O'nun rızkından yiyin. Sonunda gidiş O'nadır.” (Mülk 15)
[6] “Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin.” (Araf 19)
[7] “Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (demişti de) onlar: 'Evet (Rabbimizsin), şahid olduk' demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: 'Biz bundan habersizdik' dememeniz içindir.” (Araf 172)
[8] “Andolsun, onu bir diğer inişte de görmüştü./ Sidretü'l-Münteha'nın yanında./ Ki Cennetü'l-Me'va onun yanındadır./ Sidreyi örten örtmekte iken,/ Göz kayıp-şaşmadı ve (sınırı) aşmadı./ Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden olanı gördü.” (Necm 13- 19)
[9] “Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olan (Ka'be)dir.” (Ali İmran 96)
[10] “Derken Adem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.” (Bakara 37)
[11] “Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O'na varacaksın.” (İnşikak 6)
[12] “O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir ve hepiniz yalnızca O'na (döndürülüp) toplanacaksınız.” (Mü’minun 79)
[13] “Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir 'hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar.” (İsra 71)
[14] “Şu halde bil; gerçekten, Allah'tan başka ilah yoktur. Hem kendi günahın, hem mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için mağfiret dile. Allah, sizin dönüp dolaşacağınız yeri bilir, konaklama yerinizi de.” (Muhammed 20)
[15] “Dedik ki: 'Oradan hepiniz inin. Bundan sonra size benden bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.'” (Bakara 38); “Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik.” (Nisa 64); “Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın üzenizdeki nimetini hatırlayın.” (Ali İmran 103)
[16] “Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resûlü'nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam'ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)
[17] “Böylece (çocuk) yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): ‘Oğlum’ dedi. ‘Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun.’ (Oğlu İsmail) Dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah, beni sabredenlerden bulacaksın.’” (Saffat 102
[18]Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: 'Andolsun size Kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız.' Demişti ki: 'Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?' Onlar: 'İkrar ettik' demişlerdi de 'Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım,' demişti.” (Ali İmran 81)
[19] “Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu.” (Kalem 48);  “Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum’ diye çağrıda bulunmuştu.” (Enbiya 87)
[20] “Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab 36)
[21] “Gerçek şu ki, biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” (Maide 44)
[22] “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri titreyerek korkar'. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.” (Fatır 28)
[23] “Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi hatırlayın ve ahdime bağlı kalın, ki ben de ahdinize bağlı kalayım. Ve yalnızca benden korkun.” (Bakara 40)
[24] “Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” (Maide 54)
[25] “Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle denemişti. O da (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım" dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Allah:) "Zalimler benim ahdime erişemez" dedi.” (Bakara 124)
[26] “Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler.” (Bakara 146)
[27] “Ve dediler ki: "Bu Kur'an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf 31)
[28] Va­ra­ka bin Nev­fel, Ab­dul­lâh bin Cahş, Os­man bin Hu­vey­ris, Zeyd bin Amr, Kuss bin Sâ­ide hanif inanca sahip kişilerden bazılarıdır. Bunlardan Zeyd bin Amr’ın  ayak­ta di­ki­lip sır­tı­nı Kâ­be’ye daya­ya­rak, “Ey Ku­reyş ce­ma­ati! Val­lâ­hi ben hâ­riç hiç­bi­ri­niz İb­râ­hîm -aley­his­se­lâm-’ın dî­ni üzere de­ğil­si­niz!” dediği ve hazreti peygamberin onun hakkında, “O, kı­yâ­met gü­nün­de, benim­le Îsâ -aley­his­se­lâm- ara­sın­da ay­rı bir üm­met ola­rak di­ril­ti­le­cek­tir.” bu­yur­duğu rivayet olunur.
[29] “De ki: ‘Rabbim gerçekten beni doğru yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim'in hanif (muvahhid) dinine... O, müşriklerden değildi.’” (En’am 161)
[30] “Allah’a en sevimli olan din, müsaadekarlık (semahat) ve kolaylık üzerine kurulmuş olan hanif İslam dinidir” (Buhari, Kitabul İman, 29)
[31] “Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.” (Araf 179)
[32] “Gerçek şu ki, biz senin üzerine 'oldukça ağır' bir söz (vahy) bırakacağız.” (Müzemmil 5)
[33] “Ya da: ‘Kitap bize de indirilseydi, elbette onlardan daha çok doğru yolda olurduk’ dememeniz (için) işte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rahmet gelmiştir. Allah'ın ayetlerini yalanlayandan ve (insanları) ondan alıkoyup çevirenden daha zalim kimdir? Ayetlerimizden alıkoyup çevirenlere, bu 'engelleme ve çevirmelerinden' dolayı pek çetin bir azabla karşılık vereceğiz.” (En’am 157)
[34] Bir gün Safâ Tepesi üzerine çıktı. Yüksek ve gür bir sedâ ile; “Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var.” diye seslendi. Bunun üzerine kabîleler merakla koşup orada toplandılar. Hayretle bakmaya, merakla beklemeye başladılar. “Ey Muhammed-ül emîn! Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?” diye sordular. Muhammed aleyhisselâm; “Ey Kureyş kabîleleri!” hitâbıyla konuşmaya başlayınca herkes büyük bir dikkatle dinlemeye başladı. Onlara;“Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, âilesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce âilesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak; “Yâ sabâhâh (ey topluluklar).” diye haykıran bir kimsenin hâline benzer. Ey Kureyş topluluğu ben size şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” dedi. “Evet inanırız, çünkü sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir şey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!” dediler.
Muhammed aleyhisselâm bu umûmî hitaptan sonra, bütün Kureyş kabîlelerinin ismini; “Ey Haşimoğulları! Ey Abdümenâfoğulları! Ey Abdülmuttaliboğulları!...” şeklinde sayarak; “Ben size önümüzdeki şiddetli azâbın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana; “En yakın akrabâlarını âhiret azâbı ile korkut!” emrini verdi. Sizi Lâ ilâhe illallah vahdehû lâ şerike leh (Allah birdir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur) diyerek îmân etmeye dâvet ediyorum. Ben de O’nun kulu ve resûlüyüm. Eğer buna îmân ederseniz Cennet’e gideceksiniz. Siz Lâ ilâhe illallah demedikçe ben size ne dünyâda bir fâide, ne de âhirette bir nasip sağlayabilirim!” dedi. Dinleyen kabîleler arasından Ebû Leheb; “Bizi buraya bunun için mi topladın?” diyerek, yerden aldığı taşı Muhammed aleyhisselâma attı. Diğerlerinden o anda böyle bir muhâlefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar
.
[36] “…Bugün inkâra sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim…” (Maide 3)
[37] “(Bu,) Müşriklerden kendileriyle antlaşma imzaladıklarınıza Allah'tan ve Resûlü'nden kesin bir uyarıdır. Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır. Ve büyük Hacc (Hacc-ı Ekber) günü, Allah'tan ve Resûlü'nden insanlara bir duyuru: Kesin olarak Allah, müşriklerden uzaktır, O'nun Resûlü de... Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır; yok eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Allah'ı elbette aciz bırakacak değilsiniz. İnkâr edenleri acı bir azabla müjdele. Ancak müşriklerden kendileriyle antlaşma imzaladıklarınızdan (antlaşmadan) bir şeyi eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka; artık antlaşmalarını, süresi bitene kadar tamamlayın. Şüphesiz, Allah muttaki olanları sever. Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. Eğer müşriklerden biri, senden 'eman isterse', ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.” (Tevbe 1 – 6)
[38] “Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman, Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr 1- 3)
[39] “Bedeviler, 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz; ancak 'İslam (müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.'” (Hucurat 14)
[40] Huneyn Savaşı’ndan sonra ganimetlerin taksimi sırasında kendisine düşen hisseyi beğenmeyen, Temîm kabilesinden Zü'l-Huveysıra adında biri, Hz. Peygamber'ın karşısına çıkıp kaba bir şekilde: "Âdil ol ey Muhammed! Senin adil davranmadığını görüyorum." deme küstahlığında bulunur.
[41] “Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü'ne verdiği fey, Allah'a, Resûl'e, (ve Resûl'e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.” (Haşr 7)

“Ebu Said (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
‘Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ganimet taksimi yaparken bu sırada Abdullah İbnu Zil Huveyrisa et-Temimi geldi ve:
−Adaletli ol! Ya Rasulullah! dedi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de ona:
‘Yazıklar olsun sana! Eğer ben adalet etmezsem kim adalet eder?’ buyurdu.
Ömer İbnu’l-Hattab (Radiyallahu Anh):
−Beni serbest bırak da şunun boynunu vurayım! dedi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘Onu terk et! Şüphesiz onun bir takım avanesi vardır ki sizden biriniz onların namazları yanında kendi namazınızı, onların oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, muhakkak küçük görecektir. Onlar okun avdan çıkışı gibi dinden çıkacaklardır. Okun tüyüne bakılır, orada kandan hiçbir şey bulunmaz. Sonra okun demirine bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz. Sonra okun ağaç kısmına bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz. Ok, avın işkembesi içindeki şeylere ve kana girip çıkmış, fakat onlardan hiçbir şey oka yapışıp kalmamıştır. Onların alameti, iki elinden biri yahut: iki memesi kadın memesi gibi olan yahut: öteye beriye gidip gelen büyük bir et parçası gibi olan bir adamdır. Onlar, insanlar arasında bir ayrılma olduğu zaman ortaya çıkarlar!’ buyurdu.’
Ebu Said (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
‘Ben şehadet ediyorum ki, bu hadisi ben Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim. Yine şehadet ediyorum ki: Ali bin Ebi Talib (Radiyallahu Anh) Nehveran’da bunlarla harb yapmıştır. Bende onun yanında idim. Neticede Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vasıflandırdığı vasıf üzere bir adam getirildi.’” (Buhari 6798, 6799)
[42] “Zeyd b. Erkam’dan hadis rivayet etmesi istenir. O da yaşlandığını, bazı şeyleri unuttuğunu belirttikten sonra anlatmaya başlar. ‘Mekke ile Medine arasında Hum denilen bir subaşında bulunurken bir gün Resulullah huthe irad etmek üzere ayağa kalktı. Allah'a hamd ü sena etti, va'z ve hatırlatmalarda bulundu. Sonra, haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak bir insanım, Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim ona icabet etmem yaklaşıyor. Ben size iki ağır emanet bırakıyorum. Bunların birincisi Allah'ın Kitabı'dır, onda mutlak hidayet ve nur vardır. Binaenaleyh sizler Allah'ın kitabına tutununuz ve ona sımsıkı sarılınız, buyurdu. Böylece Allah'ın kitabına teşvik edip gönülleri ona rağbet ettirdi. Sonra da şöyle dedi. Diğeri de Ehl.i Beytimdir, ben Ehl-i Beytim hakkında sizlere Allah'ı hatırlatıyorum’ Huseyn, Zeyde ‘Ya Zeyd, Peygamberin Ehl-i Beyti kimlerdir, Onun kadınları da Ehl-i Beytinden değiller midir?’ dedi. Zeyd, ‘Peygamber'in kadınları da Ehl-i Beytindendir, fakat onun asıl Ehl-i Beyti kendisinden sonra sadaka almaları haram olanlardır’, dedi. Huseyn, ‘peki onlar kimlerdir?’, diye sorunca, Zeyd, ‘Onlar, Ali hanedanı, Akil hanedanı, Cafer ve Abbas hanedanıdır’, dedi. Huseyn tekrar, ‘Bunların hepsine sadaka almak haram kılınmış mıdır?’, dedi. Zeyd de, evet, dedi" (Sahih-i Muslim, fadailus sahabe 36)
[43] Buhârî şunu rivâyet ediyor: Bir defasında Hz. Ömer Hac’dan dönüşte bir hutbe irad ederek şöyle dedi: Aranızdan filancanın: “Ömer ölürse, filana biat edeceğim” dediğini haber aldım. Sakın, hiçbir kimse aldanarak, Hz. Ebûbekir’e biat bir emr-i vaki olmuştur demesin. Öyle olmuş olsa bile, Allahu Teala o fitnenin şerrinden korudu. Bugün içinizde Hz. Ebûbekir gibi bütün başların kendisine döndüğü bir kimse yoktur. Allah’ın Resûlü vefat ettiği zaman Hz. Ebûbekir, bizim en hayırlımızdı. Hz. Ali ve Zübeyr ile beraber olanlar, Fatîma’nın evinde kalmışlardı; Ensarın hepsi Beni Sa‘îd’e sakîfesinde bizden ayrılmışlardı; muhâcirler, Hz. Ebûbekir’in etrafında toplanmışlardı. Ben, Hz. Ebûbekir’e: “Ey Ebûbekir! Haydi hep beraber Ensar kardeşlerimizin yanına gidelim” dedim. Sonra muhacirlerin başında yürüdük, yolda iki salih kişiye (Bu iki zat Bedir Ashabından Uveymir b. Sa‘îd eve Ma’mer b. Adiy’di) rastladık, bunlar Ensarın hareketlerini bize anlatarak “Ey muhacirler! Nereye gitmek istiyorsunuz?” dediler. Bende “Ensar kardeşlerimize” cevabını verdim. Bunun üzerine: “Ey muhacirler! Sakın onlara yaklaşmayın, işinizi kendi kendinize halledin” dediler. Cevaben: “Yemin ederimki, gideceğiz.”dedim. Sonra yürüyerek, toplanmış oldukları Benî Sâide sakîfesine  vardık. Bir de ne görelim! Elbisesine bürünmüş biri aralarında bulunuyordu. Bu kimdir? dedim,  “Saad b. Ubâde”cevâbını verdiler. “Ona ne oluyor”diye sorunca, hasta olduğunu söylediler. Oturduktan sonra, hatipleri ayağa kalktı ve gerektiği şekilde Allâh’a senâdan sonra: “Biz Allâh’ın ensârı ve İslâm ordusuyuz, ey muhâcirler! Siz bizden biz kolsunuz, sizden bazılarınız bizi mevkiimizden ayırıp bu işten uzaklaştırmak istiyor.”dedi. Hatip sözünü bitirince, konuşmak istedim. Hoşuma giden bir nutuk hazırlamıştım, bunu Hz. Ebû Bekir’in huzûrunda söylemek istiyor, gazâbımı ondan gizliyordum. O benden daha halîm ve daha bilgili idi. Vallâhi, söylemek için hazırladığım nutkumda hoşuma giden bir kelimeyi söylemeden geçmedi. İrticâlen söyledikleri benimkilerinin ya ayni kadar açık veyâhut daha güzelini söyliyerek mukaddemeden sonra meâlen şöyle söyledi : “Zikrettiğiniz hayırlar sizde vardır ve bunlara hakkiyle ehilsiniz, Araplar bu vasıfları ancak Kureyş, Arapların evsatıdır.”Aramızda oturan Hz. Ebû Bekir bir eliyle beni bir eliyle de Ebû Ubeyde b. Cerrâhı tutarak: “Bu iki adamdan birini seçmenizi istiyorum, hangisini isterseniz, ona biat edin.”dedi. Söylediklerinden yalnız bu söz hoşuma gitmemişti. Yemin ederim ki, aralarında Hz. Ebû Bekir bulunan bir kavme emîr seçilmem, benim için, bu günâhı yüklenmeye mâni”olacak olan boynumun vurulmasından daha ehvendi. Ensârdan biri: “Ey Kureyş! Size esaslı bir hal çâresi bulacak olan benim, bakınız, bizden bir emîr, sizden bir emîr olsun”dedi. Bunun üzerine, sesler yükselerek gürültü çoğalınca karışıklıktan korktum ve: “Ebû Bekir! Elini uzat.”dedim. O da elini verdi ve ben de hemen ona biat ettim, arkamdan da muhâcirler biat ettiler; sonrada onlara Ensâr katıldı. Vallâhi, karşılaştığımız işlerde Hz. Ebû Bekir’e biatten daha uygun bir iş yapmamışızdır. Bîat etmeden meclisten ayrılmış olsaydık, bizden sonra herhalde bîat vâki’olacaktı. Bu sûrette ya istemediğimiz bîatı kabul ederdik veyâ muhâlif kalmakla bir fitnenin zuhûruna meydan verirdik.  (Buhari – Kitabu’l- Muharibin min Ehli’l Küfri ve’r-Riddeti- 25)
[44] “Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” (Bakara 134)
[45] Hilafetin İlgasına Ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun (http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/367.html)
[46]Hilafetin ilgasının kanunlaştırıldığı Meclis celsesinde konuşulanlar için celse zaptına bakılabilir: http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c007/tbmm02007002.pdf
[47] 1991 yılında İran’a yaptığı gezinin ardından izlenimlerini ve o ana kadar olan birikiminin bir kısmını aktaran Hayrettin Karaman; “Şer'î, şerîate uygun devlet, İslâm'ın ana kaynakları olan Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'i, siyâsî, ictimâî, hukûkî, iktisadî, ahlâkî düzeninin temeli kılan, bu kaynaklara aykırı düzenlemelere ve uygulamalara izin ve imkân vermeyen devlet demektir. Orada gördüklerim cumhuriyetin, İslâm'ı nizâmına temel kıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Buna ek olarak yine orada iken satın aldığım ve okuduğum İran Anayasası ile medenî kanunu da "cumhûriyetin şer'îliğinin" açık ve kesin delilleridir.” diyerek İran İslam Cumhuriyeti’nin ve İran Müslümanlarının İslam Hukuku açısından konumlarını açıklar. Karaman’ın sözlerini delillendirirken İran İslam Cumhuriyeti Anayasasının; “Allah birdir (lâ ilâhe illallah), hâkimiyet ve kanun koyma hakkı yalnızca O'na mahsustur, O'nun emrine boyun eğilir.” , “Kanunlar ilâhî vahye dayanacaktır.”, “İnsan yüce ve değerli bir varlıktır, Allah karşısında sorumluluğuna paralel olarak hürdür.” , “medenî, cezâî, iktisadî, mâlî, idârî, kültürel, siyâsî ve inzibâtî bütün kanunlar İslâmî ölçüleri temel alacaktır. Bu prensip anayasa dahil bütün kanunlar için geçerlidir.” şeklindeki açık hükümlerine atıf yaptığı anlaşılıyor.

[48] İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın ilgili maddeleri şöyledir:
m.1: İran devletinin yönetim şekli İslâm Cumhuriyeti’dir.
m.5: Hz. Mehdi’nin gaybeti döneminde İİC’de ümmetin imamlığı görevi; adil, takvalı, zamanın sorunlarını bilen, cesur, tedbirli, idareci bir fakihin uhdesindedir. Bu fakih bu görevi madde 107 gereğince üstlenir.
8. Bölüm: REHBER
m.107: Halkın mutlak çoğunluğu tarafından mercilik ve rehberliğe kabul edilen yüksek merci; evrensel İran İslâmi İnkılâbının büyük önderi ve İran İslâm Cumhuriyeti’nin kurucusu Hz. Ayetullah-il Uzma İmam Humeyni’den sonra rehber halk tarafından seçilen bilirkişiler (ehl-i hibreler) tarafından tayin edilir. Bu bilirkişilerin seçtiği rehber, velâyeti emirliği ve ondan kaynaklanan bütün sorumlulukları üstlenir. Rehber kanunlar karşısında ülkenin diğer fertleriyle eşittir.
a) Rehberin Şartları:

( m.5: Hz. Mehdinin gaybeti döneminde İİC’de ümmetin imamlığı görevini adil, takvalı, zamanın sorunlarını bilen, cesur, tedbirli, idareci bir fakih üstlenir.)
m.109: Rehberde aranan şartlar ve vasıflar:
Fıkhın çeşitli bölümlerinde fetva vermeye gerekli olan ilmi salahiyete sahip olmak.
1. İslâm ümmetinin rehberliği için gerekli olan takva ve adalete sahip olmak,
2. Rehberlik için kâfi derecede siyasi ve içtimai görüşü tedebbürü, cesareti, kudreti ve idareciliği bulunmak.
Bu şartlara sahip birden fazla fakih olursa, fıkhi ve siyasi açıdan görüşü güçlü olan mukaddemdir.
m.110: Rehberlik makamının vazife ve yetkileri:
1. Nizamın maslahatını belirleme kuruluna danışarak İslâm Cumhuriyeti nizamının genel siyasetini belirlemek,
2. Genel siyasetin tam olarak icrasına nezaret etmek,
3. Referandum yapılmasını emretmek,
4. Savaş barış ve umumi seferberlik ilanı,
5. Şu makamların tayin azil istifasının kabulü yetkisi:
— Anayasayı Koruma Şurası’nın fakihlerinin,
— Yargı organının en yüksek makamının,
— İİC Radyo-TV Kurumu başkanının,
— Genelkurmay Başkanının,
— İslâm İnkılâbı Muhafızları Ordusunun başkomutanının,
— Askeri güçlerin ve emniyet güçlerinin yüksek komutanlarının.
6. Yasama, yargı ve yürütme arasında olan ihtilafları gidermek ve bunların birbirleriyle olan
bağlantılarını düzenlemek,
7. Normal yollardan halledilemeyen askeri sorunları halletmek,
8. Halk tarafından seçildikten sonra cumhurbaşkanının mazbatasını imzalamak, cumhurbaşkanlığına istekli olanların cumhurbaşkanlığı şartları yönünden salahiyetlerinin ilk dönemde rehberliğin onayından geçmesi gerekir,
9. Cumhurbaşkanını azletmek
10. Yargı organı başkanının teklifinden sonra İslâmi ölçüler çerçevesinde mahkûmların cezalarını affetmek ya da hafifletmek

[49] Şimdi de sonra gelen ulemayı isi âmin bu me-. sele hakkındaki tarzı telâkkilerini tetkik edelim. Bilirsiniz ki bugün ehli sünnet doğrudan doğruya Şehrullahi islâmiyette giden, sıratı müstakim üzerinde bulunan dört mezhepten ibarettir. Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanibeli mezhepleri değil mi efendim işte bu dört mezhebin heyeti mecmuasına ehli sünnet denir. Sıratı müstakim bunların gittikleri yoldur. Bu zatların telâkkisine gelince burada üç mezhep bir tarafa, bir mezhep diğer tarafa ayrılır. Maliki, Şafii, Hanbeli mezhepleri müttefikan hilâfetin şartlarında ağır davranırlar. Halife olacak zatın müctehid derecesinde âlim olmasını, tam bir adaletle muttasıf bulunmasını ve her halde (Kurevş) den olmasını şart ederler. Hattâ imamı Şafi Hazretleri (Halife tariki adaletten inhiraf edince kendiliğinden mün'azil olur. Ayrıca hul ve azle tevakkuf etmez) diyor.
Mezhebi Şafiide böyledir. En muteber Şafii kitaplarından olan (Münhaci nuvi) de ve onun şerhi olan (Mugnilmuhtac) da bu bapta sarahat vardır. Merak edenler, sözüme itimat etmeyenler bu kitaplara müracaat etsinler. Yalnız Hanefiler şeraiti hilâfet hakkında biraz müsamahakâr davranıyorlar. Meselâ halifenin müctehid olması şart değildir. Âlim olması kâfidir diyorlar. Kemlik halife tariki adaletten inhiraf edince kendiliğinden mün'azil olmaz, azledilmek lâzım gelir divorlar. Mahaza bu dört mezhebin dördü de hilafetin şeraiti esasiyesinde meselâ halifenin âlim ve âdil olmasında ittifak ediyorlar. Âlim ve âdil olmayan bir zata halife demiyorlar. Mülkü-sultan diyorlar. İlmi itikat kitaplarını tetkik ederseniz görürsünüz ki ulemayı ehli sünnet hilâfeti iki kısma ayırıyorlar. Birine hilafeti hakikiye, diğerine hilâfeti suveriye divorlar. (…)hilâfeti hakikiyenin şartlarına gelince bunlar on kadar şeriatten ibarettir ki, şunlardır: Müslüman olmak, hür olmak, akıl ve baliğ olmak, erkek olmak, selâmeti havas ve âzava malik bulunmak, umuru memleket ve masalilhi milleti temsitte rey ve tedbir ve hüsnü siyaset sahibi olmak ve aynı zamanda halk üzerinde nüfuz ve kudrete malik bulunmak, şecaat sahibi olmak, tam mânasivle adalette muttasıf olmak. (Kurevs") den olmak. İste hilâfetin şartları bunlardır. Bunlardan biri eksik olursa hilâfet sahih olmaz. Bu şartlardan başka bir de (ilim) şartı vardır. Yani halifenin âlim olması şarttır. Fakat bu şartta ulemayı İslâm iki 'kısma ayrılıyorlar. (Muvakıf) da sarahaten beyan edildiği üzere cumhuru ulemayı ehli sünnete göre halife olacak zatın alelade âlim olması kâfi değildir. Usul ve füruda müctehit derecesinde âlim olmak şarttır. Fakat Hanefiler bu hususta müsamahakâr davranıyorlar Hanefilere göre müctehid olmak şart değildir, alelıtlak ahkâmı şeriatı ve mesalihi hilâfeti bilmek kâfidir.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yazık olmuş İHH’ya


Gürkan BİÇEN



Osman ATALAY’ın “Halep,Hama ve İdlip'in gıda ve silaha ihtiyacı var” başlıklı yazısını okuduğumda kendimi, “Yazık olmuş İHH’ya”, demekten alamadım. İHH ve İDSB’nin Suriye meselesinde Türk hükümetinin politikaları doğrultusunda kamuoyu oluşturmakla görevlendirildiklerini, her ne kadar nezaket ziyareti deseler de, bu amaçla Balkan derneğimizi ziyaret eden İDSB heyetinden işitmiştim. O gün, İDSB’nin “Evine ekmek götüren baba kılığındaki hükümet komiseri” olduğunu düşünmüştüm.  
Osman ATALAY’ın  yazısından sonra İHH için ne düşüneceğimi bilemiyorum. Zira Osman ATALAY tıpkı Hakan ALBAYRAK gibi, İHH’nın mütevelli heyetinde yer alan bir isim. Bunun anlamını İHH’nın teslim ve ilan ettiği Vakıf Senedi ile açıklamak istersek Osman ATALAY da refiki gibi,  “Vakıf faaliyetleri konusunda genel politikaları belirler.”, denilen kişiler arasındadır. Anlaşılan Osman ATALAY bir gazetenin köşesine dayanmakla sadece İHH’nın genel politikalarını değil Türkiye’nin dış politikasını da belirlemeye çalışıyor. O da, heyet arkadaşı Hakan ALBAYRAK’a benzer şekilde Türk hükümetine karşı biraz sitem biraz burukluk ve belki biraz da kızgınlık içinde. İstiyor ki, bu ülkenin ve Suriye’nin kaderi, stratejisi derin, hatta dipsiz, bir kuyuya düşmüş dış işleri bakanımız ile birlikte kendi ellerinde olsun. Bunu yaparken mütevellisi olduğu vakfın amacına aykırı hareket etmenin ağır sorumluluğunu da göz ardı ediyor.
Malumunuz İHH bir insani yardım kuruluşu. Vakıf senedine göre amacı, “Nerede olursa olsun sıkıntıya düşmüş, felakete uğramış, savaş, tabi afet vb. sebeplerle mağdur olmuş, yaralanmış, sakat kalmış, aç ya da açıkta kalmış, zulme uğramış bulunan tüm insanlara gerekli insani yardımı ulaştırmak ve bu insanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmemesi için gerekli tüm girişimlerde bulunmak, yoksullukla mücadele ve nitelikli insan yetiştirilmesi maksadıyla her seviyede eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunmaktır.” Senedin bir sonraki maddesi bu amaca ulaşmak için yapılacak faaliyetleri sıralar. Vakfın ne amacında ne de faaliyetleri kapsamında çatışma alanlarında taraflardan birisinin yanında tarafmışçasına yer almak vardır. Onun amacı insani yardımın ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması ile sınırlıdır. Vakıf çatışmanın şiddetini ve süresini arttıracak faaliyetlerden ziyade emniyeti ve güveni sağlayacak ve bu sırada zararı en aza indirgeyecek işlerin yapılması için vardır. En azından öyle olduğunu ilan etmektedir. Ne var ki, vakfın aynı zamanda yazar kadrosundan olan mütevellisi son bir buçuk senede bu amacı tersine çevirmiş haldedir.
İHH’nın siyasi alana fazlaca müdahalesi daha evvel Türkiyeli bazı entelektüeller tarafında da eleştirildi. Kendilerine sınırlarını bilmelerinin herkes için en hayırlısı olduğu konusunda tavsiyelerde bulunuldu. Ancak bu tavsiyelerin dikkate alınmadığı, siyasilerde sık rastlanan “ben bilirim” hastalığının buraya da sirayet ettiği anlaşılıyor. Öyle zannetseler de, ben onların birçok konuda yanıldıklarını düşünüyorum. Bir kısmını daha evvel çeşitli vesilelerle yazdım ve bir kısmını da bir şekilde dile getirdim. Suriye meselesi bu yanılgıların en büyüğü oldu.
       Osman ATALAY veya Hakan ALBAYRAK yahut diğer heyecanlı çocuklarımız yardım kuruluşlarındaki pozisyonlarından ayrılıp bundan sonra “silahlı mücadele ve silah yardımı”nı tavsiye etselerdi daha onurlu ve tutarlı bir iş yapmış olurlardı. Zira bu hikâyede kapı kapı dolaşıp yardım toplayan, kermesler için geceler boyu çalışan ve elde ettiklerini bu insanlara teslim eden kardeşlerimiz onların ya Müslümanları birbirine kırdıran bir çatışmanın tarafı olduğundan ya da İHH’nın vakıf senedinin buna izin vermediğinden habersizdirler. Son ihtimal ise herkes derin bir takıyye ile maluldür ki bu durumda bana, şeksiz, “Yazık olmuş İHH’ya”, demek düşer.


4 Ağustos 2012 Cumartesi

HAMAS’ın açıklaması ve sahtekâr Türkler

Gürkan BİÇEN


Şam’daki Filistinli mültecilerin iskân edildiği Yermuk Kampı’na yönelik saldırının ardından HAMAS tarafından yapılan açıklama ve akabinde gün yüzüne çıkanlar bana Cemil Meriç’i ve Haksözhaber sitesinde İran anılarını yayımlayan Yakup Aslan’ı hatırlattı. Cemil Meriç ve Yakup Aslan isimlerinin birbiriyle ilgisi olmasa da, HAMAS’ın açıklaması sebebiyle oluşan bağlamda her ikisinin sözleri zihnimde yeniden canlandılar. Meriç de, Kaplan da tercüme konusunda bir şeyler söylüyorlardı.

Cemil Meriç, Ali Şeraiti ile ilgili olarak şöyle diyordu: “Şeriati'yi tanıtırken çift ihanet içindeyiz. Genç sosyoloji doktorunu yabancı bir dilden, İngilizceden okuduk. Yoksa genç mücahidin konuştuğu ve yazdığı dil Farsçadır. Eserini bütünüyle göremedik, üstelik okuduklarımızı hülasa etmeye yeltendik. Tercüme, başlı başına bir tahrif; hülasa, tahrifin tahrifi.” Meriç’in tercümeye bakışı açıktı. O, ehil ellerde bile olsa, tercümenin başlı başına bir tahrif olduğunu düşünüyordu. Eminim, kendi adıyla birlikte andığım Yakup Aslan’ın ifadelerini duymuş olsaydı tercümeyi sadece bir tahrif olarak değil, bir cinayet; tercüme faaliyetini suiistimal edenleri ise birer katil olarak tarif ederdi.

Yakup Aslan 25 bölüm halinde yayımladığı anılarının bir yerinde (21.bölümde) her sadık ve samimi okuru dehşete düşürecek bir itirafta bulunuyordu. Aslan, İran Radyosu’nun Türkçe servisinde işe başladığını, burada tercüme yaptığını anlatırken; “İlk günler, haberleri tercüme ettim. Türkçe yayın bir saatlik olduğundan, haberler de kısa tutuluyordu. Yaptığım tercümeleri arkadaşlar gözden geçiriyorlar ve yaptığım ufak tefek hataları bana göstererek her zaman aynı hataya düşmemem için çabalıyorlardı. Kısa bir zamanda hem mesafe kat etmiş hem de içinde bulunduğum sıkıntıları aşabilmek için bir meşgale bulmuştum. Bir de İslam İnkılâbının Türkiyeli Müslümanlara hitap eden bir makamında bulunmak bana heyecan/gurur veriyordu, bu ruhiye içerisinde çalışmanın tadını çıkarıyordum. Yaptığımız tercümelere kendi rengimizi vermeye çalışıyorduk, dolayısıyla kurumsal açıdan sıkıntılar doğuyordu. Resmi bir kurumda bizim militanlığımız, anarşist ruhluluğumuz sürekli gündeme geliyordu. Her defasında üst makamlardan ikazlar alıyorduk ve Farsça metnin dışına çıkılmaması yolunda uyarılarda bulunuluyordu. (…) Tercüme ettiğimiz yazıların aslının seviyesi düşük de olsa, değişik yerlerine müdahale ederek bir düzene sokabiliyorduk. (…) Yaptığımız tercümeler arasında, Türkiye’ye yönelik küçük de olsa bir mesaj sıkıştırabilmek bizi mutlu etmeye yetiyordu. (…) İslam İnkılâbı, bir halk hareketi olmaktan çıkıp devlet olmanın gereklerini yerine getirdiği zaman, bizim uluslararası kural tanımayan değerlerimizle çatışmaya başladı. Bunun boyutları, radyoda okunmak üzere yazdıklarımızın her kelimesini denetim altına almaya ve tercüme niteliğini aşan metinlerden dolayı uyarı almamıza, hesaba çekilmemize kadar genişledi. Biz yine de huyumuzdan vazgeçmiyorduk, Şah döneminden beri radyoda çalışan ve Türkiye’nin Tahran elçiliğiyle içli dışlı olduğunu söyleyen denetleyicinin kolayca anlayamayacağı ifadeler kullanıyorduk. Aslında, her tarafa çekilebilecek kelimeler, vermek istediğimiz mesajı ambalaj içinde de olsa ulaşılması gereken yere ulaştırmamıza yardımcı oluyordu.”, diyordu. Bu açıklamanın İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi yayın organını, bu organdaki vazifesini iyi niyetle bile olsa suiistimal etmiş olmaktan öte bir anlamı olabilir mi? Böyle bir soruya ben ancak “hayır” diyebilirim.

Aslan’ın açıklamalarına benzer şekilde,  kendilerine bir başka yabancı hükümetin ana aktörünün, HAMAS’ın, açıklamalarının emanet edildiği internet sitesinin Türkler tarafından suiistimal edildiğini görüyoruz. HAMAS’ın resmi açıklamasında yer almayan hususlar sitenin Türkçe sayfasını hazırlayan Türkler tarafından bu açıklamaya eklenmiş halde. Bu haliyle Türkler tercümanın sadakat borcunu ihlal etmekle kalmamış, HAMAS’ın emanetini suiistimal etmiş, Suriye’ye yönelik kendi politikalarının HAMAS tarafından da benimsendiği izlenimi vermek istemişlerdir. HAMAS yönetiminin bu tahriften haberdar olup olmadığını bilemem. Sitenin Türkçe sayfasını da kimin hazırladığını bilmiyorum. Sosyal medyada Türkçe sayfanın hazırlayıcısı olarak adı geçen Ahmet Varol’un bu konuda bir açıklama yapması gerekiyor. Şayet Türkçe sayfa ile bir ilgisi yoksa bunu bilmemiz, ilgisi var ise, içine düştükleri bu kötü durumun gerekçesinin anlaşılması için böyle bir açıklama şart.

HAMAS’ın açıklamasının çarpıtılmasına kadar varan bu ruh hali Türklerin karıştıkları işleri şüpheli karşılamamızı zorunlu kılıyor. Tabii, yirmi sene sonra birilerinin anıları olarak okumak istemiyorsak.


20 Temmuz 2012 Cuma

Muharip Kalemler


Gürkan BİÇEN
  
Arnavutluk’un başkenti Tiran’ın kenar semtlerinden birinde, Arnavutluk Müslümanlarından bazıları ile sohbetimiz sırasında bana söylenen, “Gürkan, bizim acılarımız, gözyaşlarımız sizin yardım kuruluşlarınızın ticareti. Onlar yardım kuruluşu adı altında faaliyet gösteren para mafyaları”, sözünün ne anlama geldiğini, bu sözün neye istinaden söylendiğini kavrayabilmem için o sohbetin üzerinden biraz zaman geçmesi ve benim, Türkiye’nin, Türkiyeli yardım kuruluşlarının, Türkiyeli Müslümanların Balkan bölgesine yönelik bakış açısını tecrübe etmem gerekecekti. Bu, doğrusunu söylemek gerekirse, yakıcı bir süreçti.

Kurban Bayramına yaklaşılan bir dönemde yine bu konunun açılması üzerine irice bir yardım kuruluşumuzun “Kurban’da fotoğraf çekilirken dikkat edilmesi gereken hususlar” başlıklı fotoğraf talimatnamesi ile yüzden fazla örnek fotoğrafı gördüm. Bütün bir gecemi zehreden talimatnamede şu ifadelere yer veriliyordu:

- Yardımı alan insanın üst başının durumu ne kadar fakir olduğunu ve yardımın ne kadar önemli olduğunu ortaya koyacaktır.
- Ortam müsait değilse, durumu kurtaracak bir fotoğraf çekemiyorsak o zaman mizansen (kurmaca) fotoğraf kullanabiliriz.
- Çekilen resimlerin doğal ve net olmasına dikkat edilmelidir. Ama doğal çekimde iyi bir kare yakalanamıyorsa mizansen (kurmaca) fotoğraf da çekilebilmeli.
-Kalabalık ve kuyruk görüntüleri varsa dağıtımın yapıldığı noktayı da gösterecek şekilde kadrajlanması gerekmektedir.
- Fotoğraf net olmalı. Yapılan yardımın görkemini ortaya koyacak nitelikte olmalı.
İhtiyaç sahibinin yardımı (paket vs.) alırken yüz ifadesindeki mutluluğu yansıtıyor olmalı.
- Kurban ve yardım dağıtımı sırasında mutlaka insan unsuru olmalı. (küçük bir çocuk, yaşlı bir nine veya dede gibi)
- Kurbanlık hayvanların başında toplanan insanlar çekilmeli. Özellikle çocukların böyle görüntüleri bol bol çekilmeli.
- Kurban kesimi veya et dağıtımı sırasında …… pankartının olmasına da dikkat edilmeli.
- Bol bol çocuk fotoğrafı çekmeliyiz. Çünkü çocukların yüzlerindeki masumiyet, insanları daha fazla etkileyecektir.

Verdiği üç kilo eti “yardımın görkemi” olarak tanımlayan bir anlayışın Balkanların Müslüman çocuklarını kuşe kâğıda basılı broşürlerin, dergilerin sayfalarına ticari meta olarak dizmelerine gönlüm elbette razı olmazdı. Bu kötü anlayışa bulunduğum her zeminde karşı çıktım. Ne var ki, bundan daha kötüsünü de görecekmişiz.

            Suriye’de iç huzursuzluk baş gösterdiğinde Balkan Müslümanlarının (aslında tüm coğrafyanın) çocuklarını pazara çıkaranlar Suriyeli masumların kanını da sömürü konusu yapmaktan geri durmadılar. Bu anlayışın temsilcileri –ki bunlar aynı zamanda bir kısım yardım kuruluşlarının yönetiminde yer alan kişilerdi- dayandıkları gazete köşelerinden Suriye’de masum çocukların katledildiğinden, buna sessiz kalamayacağımızdan, ordunun durumdan vazife çıkarması gerekliliğinden bahsediyor, Suriye sınırına çıkarma yapıyor, kendilerini ve hükümeti sükûnete davet edenleri gaddarlıkla suçluyorlardı. Onlara göre, dün Somali için olan insanlık bugün Suriye için var olmalıydı. Tüm Türkiye’de yürütülen yoğun bir kampanya neticesi Somali için toplanan yaklaşık 500 milyonun ancak 100 milyonunun ulaştırıldığı, 2009 yılında Gazze için toplanan tahmini 80 milyon liranın ise hala Türk bankasında beklediği, Gazze’ye ulaştırılmadığı kimin umurundaydı ki? Suriyeli çocuklara bir SMS yakınlığındaki vicdanlar hakikatin fersah fersah uzağında olduklarının farkında mıydılar?

Bu kalemlere göre Suriyeli masumların katledilmesinin temelinde Türkiye’nin tutarsız dış politikası değil, İran ve Hizbullah’ın Suriye yönetimine verdiği destek yatıyordu. Onlar, Türk Dışişleri Bakanının hayallerine ayarladıkları kalemlerine Esad’ın gidişi için gün saydırırken, Ekim 2011’de Suriye İhvan’ına hükümet yolunu açmak ve İhvan’ı yapılacak reformlarda anahtar konuma taşımak için gayret sarf eden İran’ın çabalarını da baltalamak için çabalıyorlardı.  Türkiye, kuvvetle muhtemel, İhvan’ın kulağına “Esad’ın köşeye sıkıştığını, devrilmesine az bir zaman kaldığını”, fısıldıyordu. Bu telkine güvenen İhvan ise İran’ın iyi niyetli çabalarını reddediyordu. 2012 yılının Ocak ayında The Washington Times gazetesine bir demeç veren Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Faruk Tayfur İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'in Esad ile örgüt arasında bir anlaşma sağlamak amacıyla Ekim ayı sonunda İstanbul'a üç elçi gönderdiğini ancak onlarla görüşmeyi reddettiklerini – bir marifetmiş gibi-  açıklıyordu. Mayıs 2012’de  Türkiye'ye gelen Suriye Müslüman Kardeşler Genel Sekreteri Riyad El Şakfa ise kime hangi gözle baktıklarını açık bir biçimde ortaya koyuyordu: "Suriye'deki devrimin başarısı bütün bölgede ciddi değişikliklere yol açacaktır. Bu sayede İran, Irak, Suriye üzerindeki Hizbullah ittifakının beli kırılacak ve bölge böyle bir beladan kurtulmuş olacaktır." Riyad El Şakfa bu açıklamayı yaptığında Suriye’de bir Anayasa referandumu yapılmış, Baas Partisi halkın ve devletin tek önderi konumundan çıkarılmış, yeni siyasi partilerin kurulmasına izin verilmiş ve muhaliflerin yükseltmeye çalıştığı şiddetin içinde bile olsa Meclis seçimleri yapılmıştı. Ekim 2011’de İran’ın iyi niyetli tüm çabalarını “Stratejik Devridaim”  (doldur boşalt) hayali ile reddeden Müslüman Kardeşler Suriye’de gelişen siyasi süreci de gereğince değerlendirmekten mahrum olmuştur.

Tüm bunlar yaşanırken Suriye’deki kanlı süreci “insanlık”a çevirenlerin kalemşorları Suriye meselesinin arka planını ortaya koymak için gayret gösterenlere de saldırmaktan imtina etmediler. Türkiye’nin sözüne itibar edilen kişileri bu kalemşorların hakaretlerinden masun kalamadılar. Türkiye’nin Suriye politikasını ve bu politikaya destek veren “para mafyaları”nın çabalarını sorgulayanlar bunların çizmeyi aşan ithamlarına muhatap oldular. Bu kalemşorlara göre Türk halkının Suriye’ye saldırma konusunda isteksiz olmasının sebebi sözlerine itibar edilen bu entelektüellerin halkı yanıltmış olmalarıdır. Gazetelerin, dergilerin, internet sitelerinin köşelerinden mütemadiyen söven bu taifeye bir isim bulmak gerekirse, bunlara, “muharip kalemler” diyebiliriz.

Muharip Kalemler’den birisi, kendilerine boyun eğmeyen entelektüelleri “Şebbiha”ya benzetmiş ve onlara “Entelektüel Şebbiha”, demiş. İki de isim vermiş; Ali Bulaç ve Atasoy Müftüoğlu. Bu Muharip Kalem’in zikrettiği iki isimle ölçülecek, kıyaslanacak bir yanı yok. Ama ben bu Muharip Kalem’in cesaretini de sınamak isterim. Kendilerine boyun eğmeyenleri “Şebbiha” olarak karalayan bu Muharip Kalem, Suriye için yanıp tutuşan ve bizi katledilmiş masum çocukların fotoğrafları eşliğinde SMS yoluyla insanlığa davet eden yardım kuruluşlarının Balkanlarda birlikte iş yaptıkları Amerikan muhbirlerinin isimlerini de sorgulayabilir mi?

Halep orada ise arşın burada! Siz sorun, “Yok öyle bir şey”, derlerse ben yazar, aydınlatırım.

23 Haziran 2012 Cumartesi

Asla muteber olmayacağız

Gürkan BİÇEN


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a “haftalar değil günler” tanımasının üzerinden yaklaşık bir sene geçti. Batı Dünyası’nın koçbaşı haline gelen Türkiye’nin de katkıları ile Suriye’de kanlı bir süreç yaşansa da, Esad yerinden edilemedi. Türkiye’nin Batı tarafından Suriye kapısında kullanılmasından duyulan memnuniyet o dönemde en üst düzeyde dillendiriliyor, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül İngiltere gezisinin ardından yaptığı bir söyleşide Türkiye’ye gösterilen itibardan bahsederek; “İngiltere dahil Avrupa ülkeleri Libya'ya gösterdiği duyarlılığı Suriye'ye göstermiyor. ABD Dışişleri Bakanı, 'Arap Birliği ve Türkiye'nin etkisi fazla olur' diyor. Biz başkalarının ne baskısıyla ne de teşvikiyle hareket eden bir ülke değiliz. Ama doğrusu bu aralar bize çok kredi veriyorlar, bundan da memnun oluyoruz. Bize kredi vermekte biraz kıskançtırlar biliyorsunuz.”, diyordu. Cumhurbaşkanının “kredi”den kastının ekonomik destek olup olmadığı belirleyemesek de, Suat Parlar Türkiye’nin Suriye meselesini Batı’dan para koparmanın bir aracı olarak kullandığını ileri sürer. Türk basının muteber (!) kalemleri günlerin, haftaların, ayların dolması ve fakat Suriye’de istenen rejim değişikliğinin silah zoruyla gerçekleştirilememesi ve Türk halkının hükümetin Suriye’ye yönelik anlamsız saldırganlığını sorgular hale gelmesi üzerine suçu yıkacak bir yer buldular: İran

Muhafazakâr bilinen yayın organlarında kalem oynatan “maaşlı” kişiler İran’ın Türkiye içindeki etkisini dile getirip Türk hükümetinin halkı ikna edememesinin sebebini bu etkiye bağlamaya çalışıyorlar. Onlara göre her musibetin başı Şii İran Türkiye’deki uzantıları vasıtasıyla Suriye Baas’ı lehine akıl almaz derecede etkili bir propaganda faaliyeti yürütmekte ve böylelikle Türk halkının Suriye’de yaşananlara hükümetin beklediği yönde tepki vermesinin önüne geçmektedir. Onlar bu iddianın inandırıcı olması için “nasıl olmuş da daha evvel bunu fark edememişiz”, şeklinde ağlanmayı ihmal etmemektedirler. Yine onlara göre İran ve onun Türkiye’deki uzantıları Suriye meselesinde yanlış tarafta durmakta, Rusya’nın Ortadoğu’ya dönmesine ve Amerika’nın bölgedeki etkisinin zayıflamasına sebep olmaktadırlar. Bin dereden su getirerek geveledikleri şey tam da budur: Suriye’de akan kan değil Amerika’nın Ortadoğu’daki etkisinin azalmasıdır mesele.

Bu muteber (!) kalemlerin dikkatlerini çekmek istediğim bir iki nokta var: Her şeyden evvel Suriye konusunda Batı’nın ve Türkiye’nin safında yer almayanların İran’ın yahut bir başka ülkenin uzantısı/ nüfuz ajanı oldukları yönündeki iddianız samimiyetten uzaktır. Zira birbirinden farklı birçok kesim Türk hükümetinin Suriye politikasına karşı çıkmakta, bu politikanın Türkiye’nin menfaatlerini haleldar ettiğini ısrarla vurgulamaktadır. Bunların her birini bir ülkenin hesabına kaydetmeye kalktığımızda, muteber (!) kalemleri de doğrudan Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Batı ittifakı hesabına kaydedebiliriz. Hâlbuki bu “maaşlı” kişiler hakkında böyle demiyor, onların kemikleşmiş mezhepçi, bayrakçı, toprakçı bakış açılarıyla hakikati kaybeden kişiler olduklarını söylemekle yetiniyoruz.

Bu kalemler, İran’ın yahut bir başka ülkenin Türk merkez medyasında yeri olmadığını, İran’ın nüfuz ajanları olarak göstermek istedikleri kişilerin Türk halkının geneline hitap edebilecekleri hiçbir araca sahip olmadıklarını,  içinde muhafazakâr radyoların, televizyonların, gazetelerin ve dergilerin de yer aldığı merkez ve çevre medyanın hükümet politikasına tümüyle destek verdiğini elbette çok iyi biliyorlar. Bu basın yayın organlarını takip edenler İran’ın son bir yıl içinde bu tür kalemlerin şiddetli saldırısına maruz kaldığını ve bunun İran’ın Müslüman halklar nezdindeki itibarının zedelenmesi için yapıldığını görüyorlar. Bu kalemler Türkiye’nin niçin Batı’nın koçbaşı olduğunu izah etmiyorlar ancak İran’ın niçin Türkiye’nin politikalarına boyun eğmeyerek onu zora soktuğunu tartışıyorlar. Onlar bununla da yetinmiyor, tüm kalem sahiplerinin İran’a sövmesini ve Batı-Arap-Türk ittifakının yanında yer almasını istiyorlar. Onların yazılarından izzet ve şerefi bu ittifakın yanında aradıkları anlaşılıyor.

Onlara, Türkiye’nin aldığı/ alacağı kredilerle ilgimiz olmadığını, Türk dış politika yapıcıları gibi günlük ve haftalık planlarımız bulunmadığını, Rusya’nın Ortadoğu’da söz sahibi olmasını okyanuslar ötesinden gelen Amerikan gücünden daha büyük bir tehlike olarak görmediğimizi, İran Türkiye’nin yaptığını yapmadığı sürece ona sırt çevirmeyeceğimizi ve bizi de Büyük Şeytan’ın emrine koşmak için her ne yolu denerlerse denesinler asla bu kalemler gibi muteber (!) olmayacağımızı hatırlatıyorum.