Translate

19 Ağustos 2010 Perşembe

Mavi Marmara’dan Kudüs’e

Gürkan BİÇEN
Avlonyalı Ekrem Bey Osmanlı Arnavutluk’una ilişkin anılarında, “Savaş Yunanlılara veya Sırplara karşı ise Arnavutlar daima hazırdı.” der. Osmanlı ordusunun belkemiği sayılabilecek Arnavutların daima hazır olduğu bir diğer görev ise Kudüs nöbetidir. Beşinci Ordu’nun İşkodra Fırkası’nın sancağı halen Halil er-Rahman’da bulunmaktadır. Bu sadece askeri bir nöbet de değildi. İmparatorluğun en üst idari mevkilerinde yer alan Arnavutlar kendilerini Kudüs’ü ve Filistin’i siyasi olarak da muhafaza ile yükümlü görüyorlardı. Sadrazam Avlonyalı Ferit Paşa, 1903 yılında yüklüce bir bedel karşılığında Tel-Aviv’de yirmi bin hektar arazi kiralama arzusuyla İstanbul’a gelen ve kendisinden bu girişim için yardım talep eden Parisli Baron Rotschild’i kesin bir dille reddetmişti. Ferit Paşa; “Filistin bir zamanlar Yahudilere aitti, ancak Büyük Süleyman ve Küçük Davut’un zamanından bu yana binlerce sene geçti. Haklı veya haksız, Filistin bugün kesin olarak Araplarındır, Osmanlı İmparatorluğunun da bu durumu değiştirmek için ne siyasi ne de manevi bir nedeni vardır” diyordu.

Yahudi halkı Filistin’den çıkarıldıktan sonra Eski Dünya’nın birçok yerine dağılmış halde bir hayat sürdü. Müslümanlarla birlikte yaşadıkları Endülüs de bunlardan birisiydi. Jacques Attali’ye göre, Endülüs’ün düşme sürecinde Müslümanların yanında yer almayan Yahudilerin kovulmasının sebebi Avrupa’nın kim olduğunu unutma arzusunda saklıydı. O, Avrupa’nın artık Kudüslü değil de Romalı olmayı istediğini söyler. Böylelikle Avrupa Kitab-ı Mukaddes’in verdiğini (Kudüs’ü) reddetmiş ve kendi tercihini (Roma’yı) belirlemiş olacaktır. Bu zihni dönüşümün işaretleri daha önce hiç bilinmeyen ve öyle de olmayan “sarışın İsa” figürlerine yansımıştır. Osmanlı ise bu faydalı unsurun kovulmasını “ahmaklık” olarak kabul etmiş ve bilindiği üzere onların birçoğunu ülkesine yerleştirmiştir. Avrupa’da mutsuz olan birçok Yahudi de sayıları yüz bini bulan Osmanlı tebası Yahudi cemaatine katılmayı düşlemektedir.

Yahudilerin Filistin’e dönüş çağrıları Endülüs sürgününden sonra yeniden başlamış ve Attali’nin nakline göre II.Selim döneminde hazinede önemli bir mevkie ulaşan Joao Mendes (Joseph Ha Nassi) Taberiyye’de “bir Yahudi devleti kurmak üzere” toprak temliki elde etmiştir. Bunu, Kanuni’nin Taberiyye’yi yeniden inşa projesinin devamı olarak kabul etsek ve “Yahudi devleti” kurma iznini bir abartı olarak telakki etsek de, bu durum Yahudilerin Filistin’e olan ilgisinin Osmanlı tebası oldukları halde bile devam ettiğini ortaya koyan bir örnekliği hak etmektedir.

Avrupa’nın aksine Müslümanlar “halife” her nerede olursa olsun Kudüs ile ilgilerini tıpkı Yahudiler gibi “Kitap” ekseninde belirlemişlerdir. Hilafet merkezinin Şam’da, Bağdat’ta veya İstanbul’da olması Kudüs’ün statüsünü değiştirmemiştir. Müslümanlar kendilerine tahsis edilen Kabe ile birlikte insanlık ailesinin tümüne tahsis edilen Mescid-i Aksa’ya ümmetin insanlığa şahitlik mevkii olarak bakmışlardır. Mescid-i Aksa’yı barış yanlısı tüm kavimlerin, dillerin, dinlerin temasına açık tutmuşlardır. Bu şahitliğin korunmasını da hangi kavimden olursa olsun tüm Müslümanlar üzerlerine ortak bir borç olarak almışlardır. Filistin’in her karışında bu şahitliği koruyanların kanlarını bulmak mümkündür.

Müslümanların Filistin’i kaybetmelerinin ardından kurulan yeni denklemde Filistin davasını bir Arap – Yahudi (siyonist) çatışması olarak ele alan yaklaşım Filistin’i özgürleştirme yolunda başarı sağlayamamış, zaten sömürgeleştirilmiş Arap devletlerinin Arapçılık, Arap Birliği temelinde yükselen çabaları siyonist yayılmacılığa bir sınır koymanın dışında, sonuç vermemiştir. Laik, kavmiyetçi Araplar Filistin davasını kendi eksenlerinde yürütmek isteseler de Müslümanların “Kitap” ile olan bağları onları er ya da geç bu denklemin içinde yer almaya mecbur etmiştir. Hasan El Benna İhvan- Müslimin üyelerini bu uğurda harekete geçiriyor ve şahadetine kadar da Filistin davasının Müslümanların ortak davası olduğunu anlatıyordu. Soğuk Savaş döneminin şartları Filistin davasının Müslüman rengini ikinci plana atmış olsa da, bu tohum yeni bir baharı bekliyordu.

Hasan Nasrallah, siyonistlerle olan mücadelenin en tehlikeli dönüşümünün Camp David Anlaşması ile Mısır’ın denklemden çıkarılması olduğunu ancak, Allah’ın takdiri ile denkleme Arap olmayan ve fakat İslam temelinde yükselen yeni bir gücün, İran’ın girdiğini ve Müslümanların ortak davasına dönüşen Filistin meselesinde artık yenilgiler çağının kapandığını müjdelerken, Amerikan kolonileri olarak görülen Arnavutluk, Kosova, Bosna, Makedonya gibi ülkelerde dahi Müslümanların bakışlarını Kudüs’e çevirebilme başarısını gösteren Mavi Marmara ile terazinin Filistin tarafına yerleşen Türkiye’nin muhtemel gücü henüz sınanmamıştı. Mavi Marmara ile Türkiye bir yüz yıl evvel Kudüs’ün müdafii olan Balkanların yetim Müslümanlarını, onlar bugün Amerika’nın emriyle Afganistan’a muharip kuvvet gönderiyor olsalar bile, Filistin davasına hizmet için seferber edebileceğini gösterdi.

İstanbul’dan hareket eden Mavi Marmara, vicdan sahibi gayrı Müslimlerden ayrı olarak, Filistin denklemine taşıdığı Müslümanlarla Filistin davasının ümmetin ortak davası olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Osmanlı Arnavutluk’u geride kalsa da, Mavi Marmara mücadeleye, “Savaş siyonistlere karşı ise Arnavutlar, Boşnaklar, Kürtler, Türkler, Araplar, Lazlar, Çerkezler… daima hazırdır” anlamını kattı. İşte bu yüzden Ramazan ayının son cumasını Kudüs Günü olarak değerlendiren Türkiyeli Müslümanlar bu tarihi anı unutturmamak adına bundan sonra düzenlenecek Kudüs Günü etkinliklerine “Mavi Marmara” etiketini de koymalı ve bu manayı olabildiğince derinleştirmelidirler.

Selam olsun Mavi Marmara’ya ve İşkodra Fırkası’nın sancağını halen muhafaza eden Filistin halkına.

13 Ağustos 2010 Cuma

Birleştirici dil

Gürkan BİÇEN
2005 tarihli bir röportajında Hamid Algar, “Asıl mesele tasavvuf araştırmacılarının çoğunluğunun Türkçe bilmemeleri. Bildiğiniz gibi akademik çevrelerde Arapça ve Farsça yaygın ama Türkçe önemsenmiyor. Türkçe, dil devrimi sonucunda maalesef öğrenilmesi şart olan İslamî diller arasından çıktı.” diyordu. Algar’a göre dil devrimi Türkçe’yi İslam’ın taşıyıcı dilleri arasından çıkarmış, kavmi bir alana sıkıştırmıştı. Türk dil devrimini inceleyen Geoffrey Lewis de, Algar ile benzer bir kanaattedir. Lewis, devrimin kendi içinde başarılı olsa da, bunun bir trajedi olduğu hakikatini değiştirmediğini savunur. “Trajik Başarı: Türk Dil Reformu” isimli eserinde, Lewis, “ Türk dil reformunun amacı, uzun zamandan beri dilin bir parçası durumunda olan Arapça ve Farsça’ya ait dilbilgisi özelliklerini ve bunlardan ödünç alınmış binlerce sözcüğü tasfiye etmektir” ifadesine yer verir. Devrimin başarısını ve aynı zamanda trajedinin boyutunu göstermek için de, Mustafa Kemal’in Nutuk’unun 1934 ve 1963 baskıları arasındaki farkı delil olarak getirir. D.Mehmet Doğan da, “Yüzyılın Soykırımı” kitabında benzer deliller sunar.

Anadolu halkının dini tevarüs ettiği Arap ve Fars dillerinin etkisinden arındırılan Türkçe, geçmişe yönelik bağlarından koparıldıkça seküler bir dil haline gelmiş ve bugün için yetmiş milyon insanın konuştuğu sıradan bir dile dönüşmüştür. Bin yıllık süreçte İslam’ın taşıyıcı dillerinden birine evrilen Türkçe, dil devrimi ile kendi içine kapanmıştır. Ulus devlet sürecinin Anadolu halkına verdiği ve etkisi artarak devam eden temel zararlardan birisi Türkçe’nin soykırıma tabi tutulmuş olmasıdır.

Modern Türkiye’nin uluslaşma projesinin araçlarından olan okullaşmanın ürettiği aydınlar, Türkçe’nin evrildiği seküler, kavmiyetçi özellikten büyük oranda rahatsız değildirler. Onlar, dilin bir kavmi diğerlerinden ayrıştıran ve benzerleri ile bütünleştiren en temel araç olduğunu savunurlar. Onlara göre dil, birbirini tanımanın, birbiriyle tanışmanın aracı olmaktan ziyade üstünlüğün bir ifadesidir. Halbuki Müslüman zihin kutsal bir ırk ve dil faraziyesini reddettiği gibi üstün bir ırk ve dil faraziyesini de reddeder. Müslüman zihin için kutsal olan tek şey “Kuran”ın metnidir. Kuran’ın inzal olunduğu Arapça da değil.

Nasıl ki, Balkan halklarının uluslaşma süreci Türk karşıtlığı / düşmanlığı üzerine bina edilmişse, kimilerine göre gecikmiş ulusallaşma sürecindeki Kürtlerin kimliği de Arap, Türk, Fars gibi Müslüman halklara yönelik düşmanlık duygusu üzerine bina edilmektedir. Kürdistan Özerk bölgesinde yürütülen çalışmalara yönelik olarak Sandra Phelps, Kürt milliyetçiliğinin sosyolojik kurgusunun milliyetçiliğin sembolleri bakımından, diğerlerinden farklı olmadığını söyler. Ona göre, marşlar, danslar, bayrak gibi semboller bakımından Kürt milliyetçiliği diğerleri ile benzer halde olsa da söylem ilginçtir: Kürtler, Kürt olmaktan gurur duyuyorlar… Biz, Phelps’in Türklerin de Türk olmaktan gurur duyduklarını bilip bilmediğine vakıf değiliz. Ne var ki, Kürtlerin, Türklerin yaşadığı tarihi tecrübeyi tekrar ettiklerinin farkındayız. Okul kitaplarının, müfredatın, yöntemlerin, hülasa her şeyin gözden geçirildiği Kürdistan Özerk Bölgesinde hayat "Yeniden inşa" sözü üzerinde yükseliyor ve bir tür ulus inşa süreci yürütülüyor. Kürtçe’nin ve böylelikle Kürt halkının akıtılmak istendiği mecrayı özetleyecek sözler ise Kürdistan Özerk Bölgesinde okutulan ulusal marşta yer alıyor: "Hey düşman, Kürt ulusu dili ile yaşıyor, bayrağı asla inmez"

Sadık Yalsızuçanlar, Mezopotamya’nın kadim ve güçlü dilleri arasında yer alan Kürtçe’nin bugün Türkiye’de de seküler bir alana kaydırılmaya çalışıldığından söz ederken medrese geleneğine değiniyor ve Hamid Algar’ın sözlerine tersinden temas ediyor. Yalsızuçanlar, “Kürt medreselerinde biliyorsunuz Bediüzzaman'ın da öngördüğü şekilde birkaç dilde öğretim yapılıyordu. Tabi ana dil olarak Kürtçe başta geliyordu. İlim dili olarak Arapça ve Farsça ile Türkçe. Bu çok dilli öğretim, İmparatorluğun bütün coğrafyasında hâkimdi.” derken İslam potasına karışmanın azaltan değil arttıran etkisini vurguluyordu. İslam’ın aktarılmasında gerçek bir rol almasıyla Kürtçe, böylelikle Kürtler, coğrafyayı bölen değil birleştiren bir unsur oluyorlardı.

Bugün Anadolu halkının Müslüman zihni hakim kılması yönünde kırması gereken ilk pranga dile yönelik yaklaşım olmalıdır. İslam adına kaybedilen Türkçe’nin İslam adına yeniden kazanılması ve Kürtçe’nin de yitirilmemesi zihni dönüşümün hareket noktasıdır. İslam’ın kardeşlik ilkesini soyut ifadelerden somut vakalara tahvil etmemiz, kardeşliği elle tutulur, gözle görülür, mizanda tartılabilir hale getirmemiz gerekir. Müslüman halkların hakları konusunda Müslüman halkın kanını, onurunu ikinci plana atacak tüm çözümlere hayır derken, kendi siyasal gerçekliğimizi de oluşturma gayretinde olmalıyız. Anadolu halkının İslami vahdetini sağlamayı bir ibadet bilmeli ve İmam Humeyni’nin “İbadetimiz siyaset siyasetimiz ibadettir” sözüyle özetlenebilecek kararlı bir duruş gösterebilmeliyiz. Çözüme yönelik teklif ile temenninin aynı şeyler olmadığının ayırdına varılmalıdır. Kavramsal düzeyde yürütülen tartışmalara “birleştirici dil” ve “genişletilmiş alfabe” de katılmalı, anayasal düzeyde “resmi dil” kavramından “birleştirici dil” kavramına geçişin sağlaması muhtemel faydalar değerlendirilmelidir.

İslam’ı, İslam kardeşliğini, Allah’ın yeryüzünde oluşturmak istediği toplumu anlatmayan / aktarmayan hiçbir dil, resmi dil bile olsa, bizim değildir. Sahip çıkmamız gereken şey dini aktaran bir dildir. Komşunun dili bile olsa.

6 Ağustos 2010 Cuma

Güneşi batıdan getiremezsin

Gürkan BİÇEN
Paul Tibbets, belki, annesinin ismini verdiği bombardıman uçağından bıraktığı "little boy" Hiroşima'ya ulaşınca, bir anda yüz kırk bin insanı katledebileceğini bilmiyordu. Ancak bu katliamın üzerinden geçen onlarca yıl sonra kendisiyle yapılan röportajlarda ısrarla o bomba sebebiyle asla pişman olmadığını söylerken, Daniel Headrick'in, "Etik açıdan insanlık son üç yüz yıldır hemen hemen hiçbir ilerleme kaydetmemiştir. Ama enformasyon sistemlerindeki araçsal ilerleme inanılmaz boyutlardadır. (...) Çok fazla enformasyona sahip olsak da, 'insanlığın iyileşmesi' hala çok uzak bir olasılık" sözünü, Batı Dünyası açısından haklı çıkarıyordu. Batı aklının / vicdanının Atlantik ötesi temsilcisi Amerika'nın o dönemki başkanı Truman Hiroşima'nın ardından Nagazaki'de de bir katliama onay verirken bu katliamın üç gün evvelinde yaşanan Hiroşima tecrübesi insanlık ailesini dondurmuş haldeydi. Truman Avrupa'da da bir atom bombası tecrübesi yaşanmasını istiyordu ancak Avrupa'nın dini yapısı onu bu niyetinden vazgeçirmiş olmalıdır. Almanya atom bombasından kurtulsa da, İkinci Dünya Savaşı boyunca bombaların düşmediği Dresden Amerika'nın ve Kraliyet Hava Kuvvetleri'nin gücünü ispat için savaşın son günlerinde taş üzerinde taş bırakılmamacasına bombalanmış ve kullanılan fosfor bombalarının da etkisiyle yüz otuz beş bine yakın insan hayatını kaybetmiştir. Böylelikle savaş sonrasının egemen güçleri tüm halklara nükleer yahut konvansiyonel silahlarla neler yapabileceklerini göstermiştir. Bize kalan ise Amerikan tankları ve dolarları ile gelen demokrasiyi kutlamak için Paris caddelerinde Amerikan askerlerini öpen kadınları izlemek ve aydınlık günlere dair vaatleri dinlemek olmuştur. Bunca hayata yönelik umarsızlık göstermiştir ki, Batı'nın vicdanı arka plandaki iniltileri bastıracak bir siren sesi ve cesetleri kapatacak bir ambulans görüntüsü ile rahatlayacak derecede lekeli bir vicdandır.

George Orwell'ın, "Kapitalist emperyalizm"in "Komünist emperyalizm"e yönelik erken dönem saldırısının edebiyat alanındaki temel eserlerinden birisine dönüşen ve her şeyi kontrol altında tutan "Big Brother" karakteri ile meşhur "1984" romanını CIA için kaleme alıp almadığına emin değiliz ama romanın yazıldığı dönemde İran petrol kaynakları ve stratejik konumu sebebiyle önem arz etse de, Soğuk Savaş'ın her iki tarafı için bir "kimlik" özelliği taşımıyordu.

Petrolü millileştirme amacıyla hareket eden Musaddık'ın bir Amerikan darbesiyle devrilmesinden çeyrek asır sonra emperyalist dünya İran'ın İslami rejime inkılâbı ile yüzleşiyordu. Asaf Hüseyin, "Bu asrın şahit olduğu bir diğer önemli olay, 1979 senesinde İran'da İslam Cumhuriyeti'nin kurulması ve bu ülkedeki Amerikan çıkarlarının yerle bir edilmesiydi. (...) İran İslam Cumhuriyeti'nin şahsında ortaya çıkan bu üçüncü güç, süper güçlerin hâkimiyeti ve müktesep hakları için en büyük tehlikeyi oluşturmaktaydı." derken petrol ve stratejik konuma eklenen temel öğeyi, kimliği işaret ediyordu. Batı'nın lekeli vicdanı ile İslam'ın salim vicdanı, hakkın, adaletin, feda kültürünün yok edildiğinin, tarihin sonuna yaklaşıldığının düşünüldüğü bir zamanda bu inkılap ile karşı karşıya geliyordu. İmam Humeyni bu tarihi anı İran halkına şu sözlerle açıklıyordu: Siz bütün dünyayı saran bir putu kırdınız.

Amerikan putu İran'ı, kölesi Saddam ile cezalandırmaya kalktığında Müslüman Dünya, bu putun desteğiyle kendi halkını katleden Şah'tan sonra Müslümanları kitlesel olarak kıyıma uğratabilen bir zalimi ve destekçilerini de görmüş oldu. Tahmili Savaş boyunca Saddam'ın kimyasal silahlarla öldürdüğü İranlı Müslüman sayısı yüz bini bulmuştu. Bugün Siyonist yapının katliamlarının kınanmasını engelleyen Amerika, 21 Mart 1986'da Irak'ı İran'a karşı kimyasal silahlar kullanması sebebiyle kınayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi açıklamasına da karşı çıkıyordu. İranlı Müslümanların ülkeyi Şah'tan, İnkılabı ve böylelikle Müslümanları tüm bir insanlığa şahit kılacak salim vicdanı Saddam eliyle yok etmek isteyen Amerika'dan kurtarmak için ödedikleri bedeldi bunlar. İnkılabın şahitliği devam ediyor ama Şah'tan, onun akıbetinden ibret alamayan Saddam artık yok!.. Amerika, bir Nemrut edasıyla, kölelerinden Tarık Aziz'i yaşattı ve Saddam'ı öldürdü.

Anadolu Müslümanlarının, Milli Görüş eliyle insanlık ailesine sunmak istediği özgürlük, adalet ve refahın elde edilebilmesi için izlenecek yolun esaslarından birisini Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, "antiemperyalist" olmak şeklinde ifade ediyor. Buna ilaveten, "Milli Görüş davasına inananların, Allah'tan başkasına boyun eğmeyeceğini" söylüyor. Kurtulmuş'a göre; "1 Mart 2003 tarihli tezkere ile Amerikan askerlerine topraklarını kullandırtmaktan imtina eden Türkiye, bir milyon Iraklı Müslüman'ın hayatını kaybettiği Irak Savaşı'nda Amerikan uçaklarına yüz beş bin sorti imkanı sağlayarak bu kana bulaşmış haldedir ve aslında akan kan bizim kanımızdır." Bu doğru bir duruş, doğru bir hatırlatmadır. Bununla birlikte, Anadolu'nun salim vicdanı olma iddiasıyla hareket eden Milli Görüş, Batı'nın lekeli vicdanına, emperyalist saldırılarına karşı duruşunu ortaya koymak açısından Irak'tan sonra yeni bir imtihanla yüzleşebilir: İran. İslam'ın salim vicdanının tarih sahnesindeki yerini koruyabilmesi onu çevreleyen Müslüman halkların bu vicdanın sesine kulak vermeleri, bu sese kendi seslerini katmaları ile mümkündür. Bu sesin yok edilmesine izin verilmesi, uzun dönemler boyunca dönememek üzere, Müslümanların tarihten çekilmelerine sebep olabilir.

Müslüman halklar olarak biz, evet, Allah'tan başkasına boyun eğmiyoruz. Yeryüzünü sarmalayan Nemrut edalı puta, Amerika'ya sesleniyoruz: Bütün kölelerini öldürsen ve tüm lekeli vicdanları buna şahit tutarak kibirlensen de, asla ve kat'a, güneşi batıdan getiremezsin.

30 Temmuz 2010 Cuma

Korktukları nedir, biliyorum

Gürkan BİÇEN

Bir insan ömrünün çok uzağında olsa da hepimiz Hayber’in fethini biliyoruz. Öyle ki, ravilerin coşkulu tasvirleri arasında kendimizi kale kapısını kıran Hz. Ali’nin sağında hissettiğimiz dahi olmuştur. İşte bu mütevatir anlatım sebebiyle biz, “Hayber fethedilmiş” değil “Hayber fethedildi” diyoruz. Oradaymışız, gözümüzle görmüşüz gibi.

27 Mayıs veya 12 Eylül ihtilalleri yaşandığında henüz dünyaya gelmemiş olanlar birçok farklı kaynaktan aktarılan, birbirini doğrulayan rivayetlerin ve yine yüzlerce, binlerce, on binlerce yazılı malzemenin mütevatir hale getirmesiyle bu iki dönemin Anadolu halkının yüzleştiği acıların temel sebepleri arasında yer aldığını bilirler. Bunun için Yassıada’da yargılanmasa da, Diyarbakır’da, Mamak’ta işkence görmese de, bitmek bilmeyen gözaltı süreleri içinde Sıkıyönetim Mahkemeleri’nin yargı çevreleri arasında oradan oraya sürüklenmese de, bu olayları Türkçe’nin gramer kurallarına istinaden görmüş, yaşamış, oradaymış gibi anlatırlar. Bu hem dil hem şahitlik açısından da doğru olanıdır. Öyle ise Sayın Başbakan’a, referandumda “hayır” oyu vereceğini açıklayarak, ihtilal dönemlerine işaretle, “O zaman sen dünyada bile yoktun” diyenler neyin endişesindeler?

Ekim İhtilali yalnız Çarlık Rusya’sının değil, tüm bir Avrupa’nın da kaderini değiştirdi. Birinci Dünya Savaşı, Orta Avrupa Hanedanlıklarının çöküşü, komünist ideolojinin yayılması, Alman istilası ve akabinde komünist rejimlerin yerleşmesi. Türkiye ise Cumhuriyet rejiminin uzun bir dönemini komünizm benzeri bir ekonomi ve bürokrasi ile geçirdi. Sosyalist Blok’un çözülmesi ile Hıristiyan çoğunluklu Balkan ve Doğu Avrupa ülkelerinde bir “aklanma” süreci başlatıldı. Yeni yönetimler komünist dönemde işlenen suçları ve bunların asli ve feri faillerini açığa çıkarmak için yasal düzenlemelere gittiler. Komünist dönemde görev alan sivil, askeri ve adli bürokrasi ile topluma yön veren birçok meslek grubu inceleme altına alındı. Böylelikle komünist dönem artıklarının yeni dönemde siyasi ve bürokratik hayata yön vermelerinin önüne geçilmek istendi. Hıristiyan çoğunluklu ülkeler için bu böyleyken Müslüman çoğunluklu ülkelerde bundan imtina edildi. Müslüman çoğunluklu ülkelerde komünistler parti tabelalarını değiştirerek yollarına devam ettiler.

12 Eylül ihtilalinin ardından yaşananlar salt askeri bürokrasinin değil onlarla birlikte hareket eden sivillerin de içinde yer aldığı bir süreçtir. 12 Eylül Anayasası olarak andığımız bu Anayasa, sadece halkın yönetimi ele almasının değil, bu dönemde işlenen suçların asli ve feri faillerinin açığa çıkarılmasının da önüne geçmek üzere hazırlanmıştır. Anayasa değişikliği ile sivil/askeri/adli bürokraside başlayacak çöküşün Türkiye’de de bir “aklanma” isteği doğurabileceğine dair endişeyi korkuya çevirecek bir sürece evrilmesidir ağzı kalabalıkları “Hayır”cı cepheye iten şey. Halkın takdir hakkını arttıran her gelişme geçmişe dönecek bir projektör olacaktır. Böylelikle üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen hala kimsenin el süremediği kayıtlar / arşivler aralanacak ve biz bugün isimlerini hürmetle andığımız birçok siyasetçinin, hukukçunun, gazetecinin, işadamının, sendikacının, eğitimcinin o dönemde işlenen suçların bir yerinde yer aldığını göreceğiz.

Ama “Hayır”cılar korkmasınlar. Zira -komitacılar dışında- Müslüman ahali bu topraklarda hiçbir zaman devri sabık yaşatmamıştır

23 Temmuz 2010 Cuma

Lejyonerler kimlerin oğulları?

Gürkan BİÇEN
Bugün İtalyan olarak tanımladığımız halkın siyasi birliğinin kurucularından Massimo d'Azeglio, “L'Italia è fatta. Restano da fare gli italiani” (İtalya yaratıldı. İtalyanları yaratmak kaldı) dediğinde Müslümanların siyasi birliğini temsil eden Osmanlı İmparatorluğu önemli bir güç olarak varlığını sürdürüyordu. Osmanlı’nın din eksenli algılayışla hayata geçirdiği “Millet” sistemi zayıflamış olsa da henüz hayatiyetini kaybetmemişti. Bu sebeple kan bağına dayalı bir sosyal/kültürel/siyasal birlik oluşturma gayreti anlamsız kabul ediliyordu. Ne var ki, Balkan coğrafyasında kaybedilen topraklar İttihatçıları bir dengeleme faaliyetine girişmeye sevk etmiş, Balkan coğrafyasında kaybedilen toprağa ve nüfusa karşılık olmak üzere Ermeni tehciri gerçekleştirilmişti. Birinci Dünya Savaşı sonunda kaybedilen topraklardan Anadolu’ya gelenlerin Müslümanlar olması, ardından yaşanan mübadeleler ve bu yolla ülkenin dini açıdan aynileşmesi ilk etapta mesele olarak görülmese de, rejimin “Türk” tanımını Balkan halklarının kullandığı “Müslüman” karşılığından arındırması ve din temelli algının reddi yeni bir “Türkiye” ve yeni bir “Türk” yaratılacağının işareti olmuştur. Bu, aynı zamanda, Anadolu’daki Müslüman halkın da, Avrupalı jeopolitik dengelerin belirlediği manada oluşan “ulus” devlet modelinin problemleriyle yüzleşmesi demekti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiye sonrası beliren ilk kadroları tarihe karşı gerçekleştirdikleri ihtilalin umdukları semerelerini büyük ölçüde aldılar. Müslüman zihnin “millet” algısı yerini kavim temelinde yükselen “Türk” algısına, dinin siyasal alanı tanzim eden belirleyiciliği ise yerini seküler yaklaşımlara bıraktı. Anadolu’nun yaşadığı büyük göç hareketleri, bu topraklarda yeni bir hayat kurma gayretinde olan köksüz insanların rejime yönelik minnettar tutumları, Balkan göçmenlerinin yeni rejimin yöneldiği Avrupa kültürüne görece aşinalığı süreci hızlandıran unsurlar arasında sayılabilir. Rejimin totaliter yapısı ise tüm farklılıkları bastırıp bir arada tutmanın esas etmeni olmuştur.

Türk kavmiyetçiliği üzerine bina edilen rejim için bugüne dek çözülemeyen mesele Kürt varlığıdır. Kürt halkının temelde kendi tarihi coğrafyasında yerleşik olması rejimin Kürtlerin sosyal dokularına nüfuzunu zorlaştırmış, sürdürülebilir çatışma modeliyle yürütülen şiddet eylemlerinin gölgesinde Kürt nüfusun kırsaldan şehirlere ve bölgeden bölge dışına göçü sağlanana kadar da bu halkın geleneksel yapısı değiştirilememiştir. Ancak, otuz yılı bulan sürdürülebilir çatışma modelinin neticesi, bugün Kürt halkının bir “kavim” olarak tanınma arzusudur.

Anadolu’nun Müslüman halkı arasında, Müslümanların birinci kimliğinin, temel aidiyetinin İslam olmak fikrinden /inancından uzaklaşılmasıyla baş gösteren bu meselede kavmiyetçi/seküler/despot kişilerin duruşu belliyken Müslümanların duruşu çok zaman belirsiz kalmıştır. Müslümanlar bünyelerinden bir parçaya karşı umarsız davranmış, kimi zaman ise hamaset peşinde koşmuşlardır. Bir kısmı, süreci anlamlandırmaktan aciz kaldıklarını ifade etmiştir. Cihan Aktaş, “Nasıl oluyor da ağırlıklı olarak dindar olan, İslamcılık hareketlerini önemli ölçüde etkilemiş bulunan mensuplarıyla da övünen bu nüfusun başat temsilcileri dini söylemlerle mesafeli olduğu bilinen PKK ve DTP olarak görünüyor…” derken bu acziyeti ortaya koymuştur.

Otuz seneye yakın bir zamandır şiddet sarmalıyla gündeme gelen şey aslında Kürt meselesi değildir. Bu tam anlamıyla bir Müslüman zihin meselesidir. Anadolu Müslümanlarının kendi kaderlerine hakim olma iradesini gösterememe, kendi gündemlerini belirleyememe, kendi yöntemlerini hayata geçirememe meselesidir. Bundan daha vahimi Anadolu Müslümanlarının savruldukları, Müslüman zihni kuşatan muhafazakâr/sağcı, kavmiyetçi, toprakçı, bayrakçı, dilperest saplantıların farkına varamamalarıdır. Bu topraklarda Müslümanlar Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği ancak toplumun dönüştürülmesi için oluşturulmuş mitleri kutsar, bunların hakikatini sorgulamaktan imtina eder hale gelmişlerdir. Müslüman’ın tek vatanı İslam iken vatanı toprağa, tek dili kardeşlik temelinde yükselen bütün ilişki/konuşma/anlaşma biçimleriyken sekülerleştirilmiş Türk diline, tek milleti bütün müminleri kuşatan İslam Milleti iken kültürel anlamda bile olsa Türk kavmine dönüştürmüşlerdir. Toprak “insan”dan önemli hale gelmiş, hiçbir kutsiyeti olmayan, istenildiği an değiştirilebildiğini tarihsel bir gerçeklik olarak gördüğümüz alfabe “Müslüman”ın kanının/onurunun/varlığının önüne geçirilmiştir. Müslümanların “insan”ı her şeyin önüne almaları; Müslümanlar arasında aşılamayacak meselenin olmadığını, Allah’ın hakkında bir delil indirmediği hiçbir şeyi savunmayacaklarını, her hakkı sahibine vermekte kararlı olduklarını ve bunun siyasi/hukuki/ekonomik sonuçlarını göğüslemeye hazır olduklarını ilan etmeleridir, Müslüman zihnin ve böylelikle Kürt meselesinin çözüm yolu.

Çözümü güvenlik eksenine dayamak, oluşturulacak lejyoner birliklerin çözümü sağlayabileceğini düşünmek esaslı bir hatadır. Müslümanların birbirine doğrulttuğu silahların susturulmasının yolu her kavimden Müslüman’ın Müslüman Kürt kimliğinin ihyasında Kürt halkına yardımcı olmasından, onları ümmetin içindeki onurlu yerlerine, Selahaddin Eyyubi’nin makamına taşımalarından geçecektir. Doğrudur, lejyonerler daha az sayıda eğitimsiz askerin ve daha çok sayıda Kürt kavmiyetçisinin hayatını kaybetmesini sağlayabilir. Ama bu lejyonerlerin ve kavmiyetçi Kürtlerin anne babalarının Müslüman isimlerini değiştirmez, yakılacak ağıtların dilini farklılaştırmaz.

Tavsiye ederim, sorun onlara; Lejyonerler kimlerin oğulları?