Translate

15 Haziran 2011 Çarşamba

Türkiye’nin çifte standardı

Gürkan BİÇEN

Bir kişinin aklına tabi olan onun zanlarına da tabi olur. Türk dış politikasını ideal “sıfır sorun” ekseninde tanımlarken Türkiye, farkında olsun veya olmasın, bu politikanın mimarının bu politikayı fırtınalı bir denizde dalgaların insafına bırakılmış bir gemiye çeviren esaslı bir hatasına da teslim olmuştur: Siyonist yapının mahiyetini kavrayamamak.

Siyonist yapı bölge halklarının rızasına binaen varlık bulmadığı gibi, BM çatısı altında olması da ona tek başına meşruiyet sağlamaz. Zira Siyonist yapı Müslüman Dünya’yı kontrol edebilmek adına “Düşman Arap denizinde küçük sadık Yahudi platosu” olarak dizayn edilmiş ve Noam Chomsky’nin deyimiyle “Amerika’nın askeri üssü” olan devasa bir örgütten ibarettir. Siyonist yapıyı yeryüzünün diğer devletleri ile bir tutmak, ondan bir toprağın kendi halkının siyasal örgütlenmesi neticesi varlık alanı bulan tabii bir devletin hareket tarzını icra etmesini beklemek hiçbir temele dayanmayan bir iyimserliktir. Türk dış politikası bu yolda “yenilenin doymadığı” bir oyunun tarafı olmuştur ve her seferinde yeni bir şans daha istemektedir.

Türkiye, Suriye ile Siyonist yapı arasında bir barış sağlayabileceğini düşünmüş, buna inanmış ve bunun için gayret sarf etmiştir. Filistin Yönetimi ile Siyonistlerin anlaşmalarını istemiş ve bu uğurda daha evvel hiçbir iktidarın yapmaya cüret etmediği bir şeyi yapmış, tescilli bir katil olan Şimon Peres’in Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden hitap etmesine imkân tanımıştır. Dış politikanın mimarı Türkiye’nin bir “ağabey” gibi hareket ettiğini düşünse de, Siyonist yapı Türkiye’nin bu sanrısına bir an olsun itibar etmemiştir. Siyonist yapı Türkiye’nin çabalarına önce Türk hava sahasını kullanıp Suriye topraklarına saldırarak ve ardından da Gazze’ye yönelik kirli savaşı başlatarak teşekkür etmiştir. Türkiye’nin “ağabey” vasfının Siyonistler tarafından dikkate alınmaması Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı sinirlendirmiş ve Siyonistlerin yaptığının Türkiye’ye hakaret anlamına geldiğini söylemesine sebep olmuştur.

Türkiye hakarete alışık bir ülkedir. Zira Türkiye kendi ekseninde dönen ve kendi politik kurgusunu var eden bir ülke değildir. Öyle olsa idi kısa bir süre evvel kendisine hakaret ettiğini ileri sürdüğü Siyonist yapının uluslararası kurumlar nezdinde meşru kabul edilmesine imkân sağlamazdı. Örneğin, Siyonist yapıya OECD üyeliğinin yolunu açmazdı. Siyonist yapıya bu yolu açarken Türkiye, OECD üyeliğiyle Siyonist yapının “insan haklarına saygılı ve daha şeffaf olmak” zorunda kalacağını ilan etti. Bu tarihten 20 gün sonra, 31 Mayıs 2010’da Siyonist yapı insan hakları ve şeffaflıktan ne anladığını Mavi Marmara isimli Türk gemisine saldırıp 9 Türk vatandaşını katlederek (şehit ederek) gösterdi.

Dışişleri Bakanımıza göre Mavi Marmara’nın hesabı henüz sorulmadı. Türkiye’nin elini bağlayanın ne olduğunu ne bakanımız ne de başkaca bir yetkili açıklamak niyetinde. Ancak, Mavi Marmara’nın hesabını soramayanların her biri bugün bükemedikleri Siyonist bileğin yerine Suriye’nin bileğini bükmenin ve Türkiye’nin “ağabey” rolünü Siyonist yapının istekleri doğrultusunda oynamasına razı olacak bir Suriye’yi var etmenin peşine düşmüş haldedir. Suriye rejiminin Vandallığı sabit olsa da, bu durum Türkiye’ye Siyonist yapıya karşı konumlanmış bir rejimin yıkılmasını açıktan isteme hakkı vermez. Topraklarını Amerikan istihbaratına, askerine ve parasına sınırsız bir şekilde açmış bir Türkiye’nin Nato kapsamında bulunduğu Afganistan’da kendi halkına işkence eden ve insanları keyfe keder bir şekilde öldüren Afgan polisini ve askerini eğittiği bir dönemde ve bu eğitim faaliyetine halen devam ederken, Siyonist yapı ile savaşın bir unsuru olan bir başka ülkeye yönelik tutumu iki yüzlülük olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin çağrılarının bir anlam kazanması onun Nato’dan ayrılmasına, askeri üslerini Amerikan’ın kullanımına kapamasına, Amerikan istihbaratına Türkiye’de hayat hakkı tanımamasına bağlıdır. Böylelikle Türkiye Amerikan gerçeğiyle yüzleşebilir ve yanımıza toplanan kâfirlerin Suriye’dekilerden daha hayırlı olmadıklarını anlayabilir.

5 Haziran 2011 Pazar

Gazze’nin yüz yılı

Gürkan BİÇEN

Balkan Savaşlarını ve Arnavut meselesini anlattığı bir şiirinde Mehmet Akif, “Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk / Bak nasıl doğranıyor? Kalk baba kabrinden kalk” diyordu. Mehmet Akif’in “üç beyinsiz kafa” olarak vasfettiği kişiler İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimleri olan Talat, Enver ve Cemal Paşalardı. Balkan Savaşları’nın tek neticesi İmparatorluğun Avrupa’daki topraklarını tümden yitirmesi olmamış, Osmanlı ordusunun hem donanım hem de kurmaylık açısından sıkıntıda olduğu da açığa çıkmıştır. Bu sıkıntı, kurmaylık açısından, İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’na dâhil olduğu günlerin hemen başında yaşanan Sarıkamış Harekâtı (faciası) ve Süveyş Kanalı Harekâtı ile somutlaşmış ve yine bu harekâtlarda eksik donanım, eğitimsiz asker ve gücün nakli hususlarındaki problemlerin geçici olmadığı anlaşılmıştır. Enver Paşa Sarıkamış’ta binlerce askerin hayatını kaybetmesine sebep olurken, Cemal Paşa Süveyş Kanalı Harekâtında yenilgiden ayrı olarak Osmanlı Ordusunu alay konusuna da dönüştürmüştür. David Fromkin’e göre Enver Paşa’nın müttefiki Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuna gönderdiği Ordu Danışmanı Liman von Sanders, tek başına çalışan bir serüvencinin özelliklerini taşıyan Enver Paşa’yı askeri konularda bir soytarı olarak görüyordu. Cemal Paşa ise Enver’i kıskanan kişi olarak kayıtlardaki yerini alıyordu.

Cemal Paşa komutasındaki Osmanlı güçlerinin Süveyş Kanalı’nı ele geçirip Mısır’a ulaşma ve böylelikle Mısır’daki İngiliz hâkimiyetine son verme arzusu iki bin askerin hayatını kaybetmesi ile akamete uğradı. Kuvvetlerinin yüzde yirmisini kaybeden Cemal Paşa Suriye’ye kadar geri çekildi. İngilizler Cemal Paşa’nın askeri planını şöyle açıklıyorlardı: “Türkler Kanal’a binlerce deve getirip tüylerini ateşe verecekler. Develer, ünlü sağduyuları ile ateşi söndürmek için Kanal’a koşacak. Kanal yeterli miktarda deveyle dolunca Türkler üzerinden geçecekler”

Osmanlı Ordusu’nun bunca eksikliğine rağmen birçok cephede direnebilmesini askerin itaatine ve toprağın/vatanın İslam’ın mukaddesatı ile eşdeğer kabul edilmesine bağlayabiliriz. İngiliz Savaş Konseyi’nde yer alan Arthur Balfour, “Türkler yolları kesildiğinde teslim mi olurlar, yoksa sırtlarını duvara verip çarpışırlar mı?” şeklinde bir soru sormuş, bu soruya cevap ise Çanakkale cephesinde bulunan savaş muhabiri Compton Mackenzie’den gelmiştir. Mackenzie Çanakkale’den geçtiği haberde; “Batı’da çarpışmış olan Fransız subayları savaşan birim olarak bir Türk’ün iki Alman’a bedel olduğunu söylüyorlar; gerçekten de sırtı duvara dayanmış olan Türk muhteşemdir.” diyordu. Cemal Paşa askerini Suriye’ye kadar çekse de, bir süre sonra başlayacak olan Gazze Savaşları bu tespiti bir kez daha doğrulayacaktı.

1882’de Mısır’ı işgal eden İngilizler Kudüs’e ulaşmak için başlattıkları harekâtın ilk adımında Gazze’deki Türk askerinin direnişi ile karşılaştılar. İngilizlerin 26 Mart 1917’de 22 bin kişilik bir ordu ile başlattıkları saldırı Osmanlı’nın sahip olduğu 8 bin kişilik orduya katılan 7 bin kişilik takviye birliklerle ulaşılan 15 bin kişilik bir ordunun karşı koyuşu ile akamete uğradı. Ancak İngilizlere karşı asıl yükü taşıyan takviye birliklerden ziyade Gazze garnizonu olmuştu. Bu saldırıda Gazze’nin çevresindeki yerleşimlere ulaşmayı başaran İngiliz birlikleri ile şiddetli sokak çatışmaları yaşanmış ve İngilizler geri püskürtülmüştü. Asker sayısı, donanımı ve ihtiyaç maddelerini temin açısından üstün olan İngiliz ordusuna karşı kazanılan bu zaferin temelinde Osmanlı askerindeki görev bilinci vardı. Bernard Lewis Türk Medeniyetinin kaynaklarını açıklarken din ile özdeşleşen görev duygusunu işaret eder ve “Bu özdeşleşmenin bir başka yansıması ise Türk – İslam anlayışında son derece önemli yer tutan göreve kendini adama ve hizmet etme duygusunda görülebilir” der.

Kudüs’e giden yolda zaferin kolay olmayacağı, çok daha kapsamlı bir hazırlık gerektirdiği anlaşılmıştır ve I.Gazze Savaşı’nın akabinde İngilizler yaklaşık üç hafta boyunca ordularını hazırlamakla meşgul olmuşlardır. Osmanlı ordusu da gerek İngilizlerden ele geçirilen ganimetler gerekse gönderilen takviyeler ile gücünü arttırmış ve Gazze’de bir öncekine oranla çok daha güçlü bir savunma hattı oluşturmuştur. 19 Nisan 1917’de saldırıya geçen İngiliz ordusunun mevcudu 50 bin iken, Osmanlı ordusu yaklaşık 20 bin kişiden oluşuyordu. Ancak Osmanlı ordusu I.Gazze Savaşı’ndaki galibiyetin moral üstünlüğüne sahipti. Osmanlı askerinin ilk kez tank silahı gördüğü bu savaşta, bu tankların imha edilebilir olduğu da görüldü. Kendilerinden doksan sene sonra Hizbullah askerlerinin imha edecekleri Merkava tanklarının ilk örneklerini Osmanlı askerleri Gazze’de imha etmişti. Tüm askeri üstünlüğüne rağmen İngiliz ordusu Kudüs’e giden yolu açmayı başaramadı. Böylece, “duvara dayanmış Türk”ün Allah’ın buyurduğu gibi, ancak bire on kuvvetle sökülebileceği anlaşıldı.

Gerçekten, İngilizlerin, III. Gazze Savaşı diyebileceğimiz Birrus Sebi saldırısı güç dengesinin bire altı olarak belirdiği bir taarruzdu. 138 bin kişilik İngiliz ordusuna karşı Osmanlı ordusu yedi gün boyunca karşı koydu ve nihayetinde çekilmek zorunda kaldı. Müslümanların göğüslerini Kudüs’e giden yolda siper ettikleri bu savaşla İngilizlere Kudüs yolu açılmış oldu. 9 Kasım 1917’de İngilizler Selahaddin’den bu yana Müslümanların olan Kudüs’e giriyordu. Kudüs’ün işgali anında Viyana’da olan Mehmet Akif’i, Osmanlı Devletinin müttefiki Avusturya’da halkın Kudüs’ün İngilizlerin eline geçmesini kutlamak için sokaklara dökülmesini görmenin şaşkınlığı beklemektedir. Avrupalı müttefik, Müslümanlardan kurtarılan Kudüs’ün kendileri için yenilgi değil zafer olduğunu düşünmektedir.

Osmanlı ve daha sonra da Türkiye ile Gazze’nin fiili bağı sona erdi ve bir süre sonra tarihin talihsiz anlarından birisi, Siyonist İsrail’in ilanı yaşandı. BM taksiminde Gazze Arap Bölgesinde bırakıldı ancak Araplar burada bir devlet kuramadan Siyonistler tarafından önce 1956’da daha sonra da 1967’de işgal edildi. Siyonist işgal altındaki Gazze, I.Gazze Savaşı’nda yaşanan sokak çatışmalarını hatırlatırcasına Gazze halkının Siyonistleri yıldıran ve nihayetinde Gazze’den hiçbir şart ileri sürmeksizin kaçmak zorunda bırakan direnişine sahne oldu. Gazze’yi terk etmek zorunda kalan Siyonist yapı Gazze’yi yeniden işgal edip HAMAS yönetimine son vermek için başlattığı saldırıda “duvara dayanmış Türk” ile “duvara dayanmış Arap” arasında hiçbir fark olmadığını gördü. Siyonistler ilan ettikleri hiçbir hedefi gerçekleştiremeden geri dönerken Gazze direnişinin bir parçası olan İslami Cihad Genel Sekreteri Ramazan Abdullah Şallah’ın İran İslam Cumhuriyeti lideri İmam Hamaney’e hitaben söylediği “İmam Hamenei’ye söz veriyoruz, tıpkı Lübnan Direnişi gibi biz de Gazze’de zafer kazanacağız.” sözü hakikate dönüşüyordu. Gazze direnişi bir başka ülkenin daha harekete geçmesini ve Gazze’nin aradan geçen doksan seneden sonra Türkiye’nin gündemine, hem de en üst düzeyde olmak üzere yeniden girmesini sağlıyordu. Mavi Marmara bu gündemin ete kemiğe bürünmüş haliydi. O sadece Gazze’yi çevreleyen Siyonist blokajı değil, Türkiye’yi zaptu rapt altına almak isteyen Siyonist ve emperyalist blokajı da kırabileceğimizi göstermek için yola çıkıyordu. Mavi Marmara’da şehit edilen kardeşlerimiz bizi yalnızca Gazze’nin bugününe değil kendi tarihimize de bağlamışlardır. Onların temiz ruhları bize “duvara dayanmış Türk”leri hatırlatmış ve Gazze topraklarında yarım kalan bir vazifenin tamamlanması sorumluluğunu da yüklemiştir.

Kudüs’e giden yolda geçirdiğimiz doksan yılın ardından Kudüs’e girmemizi neşe ile karşılayacak dostlar/müttefikler edinmeli ve Mavi Marmara gemisini bu dostlarla doldurmalıyız. Duvara dayanmış dostlarla…

2 Haziran 2011 Perşembe

İmam Humeyni

Gürkan Biçen

Fukuyama 1989’da The National Interest dergisinde kaleme aldığı “Tarihin Sonu mu?” başlıklı makalesinde insanlık ailesinin ulaşmak istediği noktanın gerçekleştiğini iddia etmiş ve bu noktanın “liberal demokrasi” olduğunu söylemişti. Fukuyama tarih anlayışının Hegel’in izinde giden Marx’ın anlayışı ile paralel olduğunu söyler. Buna göre tarih, “bütün zamanların bütün insanlarının deneyimlerini kapsayan eşsiz ve bağlantılı bir evrim sürecidir.”. Fukuyama bu sürecin geçirdiği aşamaların insan aklı ve tecrübesinin ulaştığı nihai noktada son bulduğunu, böylelikle insanların bir hayat ve yönetim şekli olarak deneyebilecekleri bir başka sistem kalmadığını söylerken, kuvvetle muhtemel 1984 romanının sahibi George Orwel’ın sunduğu hizmete benzer bir hizmeti yerine getiriyordu. Böyle de olsa, Fukuyama’nın iddiası İran İslam İnkılabı’nın başlattığı yeni bir süreç sebebiyle temelinden sarsıldı. “Sosyalist insan”ı yaratmak ve insan aklının/tecrübesinin ulaşacağı mükemmel noktanın bu olduğunu ispatlamak için kapitalist ekonomiye dayalı liberal demokrasilere karşı girişilen yarışı kaybeden totaliter komünist rejimler tarih sahnesinden çekilirken, vahyin insanlık tarihinin her noktasında yer alan temsilcilerini selamlayan bir sesin varlığı ve bu sesin siyasal bir teori ile meydan okuyuşu Fukuyama’nın tezini savunulamaz hale getirdi.

İran İslam İnkılâbı İran’daki yerel iktidara olduğu kadar uluslararası sistemin sahiplerine de meydan okumuştu. İmam Humeyni, Şah’ın Amerika’nın bir kuklası olduğunu işaret ederek, İran’dan kovulanın sadece Şah olmadığını, Amerika’nın da İran’daki menfaatlerinin tümünü kaybettiğini söylüyor ve İran halkına, “Siz bütün dünyayı saran bir putu kırdınız.” diyordu. Batı Dünyası’nın beklediğinin aksine İran’daki inkılâp Batılı kavramlara ve yönetim biçimlerine prim vermeyi reddetti. İmam Humeyni’nin siyasi mücadeleyi yürütmeye başladığı 1960’lı yıllardan bu yana olgunlaştırmaya çalıştığı yeni bir teori İran’da devleti şekillendirmek üzere hayata geçirildi. Eflatun’un “Devlet”, Farabi’nin “Medine-i Fazıla” kitaplarında yer alan teoriye benzer bir şekilde İmam Humeyni yönetimin, Allah’ın insana yüklediği misyonu bilen ve her bir insan teki ile bir bütün olarak toplumu bu misyonu gerçekleştirmek ve böylelikle dünyada ve ahirette salaha kavuşturmak için gayret sarf etmekle yükümlü olan İslam âlimlerinin yetkisi altında olduğunu savunuyordu. İmam Humeyni’ye göre Müslümanların Batılı kavramlara ihtiyacı yoktur. Zira Müslümanlar kopmak bilmeyen bir hüccete sahiptir ve Batılı kavramlar ancak Batı’nın ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ve onların kullanımına elverişli olduğu sürece bir anlam ifade etmektedir. İmam Humeyni ile dönemin Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün arasında 10 Haziran 1979’da geçen görüşmede Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanının “demokrasi” vurgusu üzerine İmam Humeyni, “Gerek Batı ülkelerinde gerekse bizim ülkelerimizde bunca demokrasiden söz edilmesine rağmen gerçekte demokrasi yoktur. Batılılar bu büyülerle bizleri uyutmaya çalışarak bizleri kullanıyorlar.” cevabını veriyordu.

Mısır’daki halk hareketini yorumlayan ve İran İslam İnkılâbı ile ortak ve farklı noktalarını karşılaştıran Fehmi Huveydi, “İran devrimi dini bir devrimdir. İmam Humeyni’nin şahsında bir lideri vardır. Velayet-i Fakih düşüncesine dayanan açık bir projesi bulunmaktadır.” der ve devam eder; “İran devrimi ilk gününden itibaren bütün dosyaları açmış bulunuyordu. ‘Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm’ (Merg ber Amrika, Merg ber İsrail) sloganını ilk günden atmaya başladılar. Daha ilk adımda Büyük Şeytan (Amerika) ve onun uydusu küçük şeytan (İsrail) ile her türlü ilişkisini kesti. Bunun sonucunda da söz konusu iki ülke ilk günden itibaren İslam devrimine düşmanlıklarını deklare ettiler.” Bugün Batı Dünyası’nın İran’a yönelik muhalefetinin temelinde İran’ın Müslümanlar adına Batı Dünyası’na “tarihin sonu”nun gelmediğine dair verdiği cevabın yattığını daha iyi anlıyoruz. İsminde “İslam Cumhuriyeti” ibaresi yer almasına rağmen askeri yönetimler eliyle idare edilen Pakistan’ın yahut krallıklarla yönetilen Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin aksine İran, modern dünyanın daha evvel denemediği bir model sunmakla Batı merkezli anlayışa ağır bir darbe vuruyor ve bu da Batı’nın evrensel değerlerin merkezi olduğu yönündeki iddiasını geçersiz kılıyor.

Fukuyama ve hizmet ettiği Batı Dünyası yanıldı. Tarihin sonu gelmedi. İmam Humeyni İnkılâbın onuncu yılında, 4 Haziran 1989’da ahirete irtihal etti. Müslümanları yeniden tarihe sokan “Velayeti Fakih” teorisi ise dinin insanı, toplumu ve devleti şekillendirebileceğini bu yüzyılın insanına göstermeye devam ediyor.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Mladiç Tiyatrosu ve Uluslararası Propaganda

Gürkan BİÇEN

Lenin’in “Bir kişinin ölümü trajik, binlerce kişinin ölümü istatistiktir.” dediği rivayet edilir. Bazen siyah beyaz bir fotoğraf, bazen mahzun bir bakış bırakan bir çift küçük göz ile canlanan geçmiş günler, yaşantılar, şehirlerin, sokakların, evlerin mevcudiyetinden yükselen anılar bizi ölen bir kişi ile özdeş kılar ve biz o ölümde kendimizi buluruz. Trajik olan budur: Kendi ölümümüz. Stalin içinse trajediden öte istatistik dahi anlamsızdır. O, doğal afetler sebebiyle ölen binlerce insana ağlanmazken yeni bir toplum oluşturmak için girişilen zorunlu ameliyenin –temizlik harekâtının- yadırganmasını garipser. Bolşevik ihtilalin arka planında yer alan toplumsal gerçeklik Rusya’da ne ise Balkan Ortodoksları arasında da odur. Bu kimlik “trajedi” ve “istatistik” arasında sıkışmış bir kimliktir.

Avrupa ise yakın geçmişe kadar sadece coğrafi sınırları olan bir alanı değil aynı zamanda kavmi ve dini bir farklılaşmayı da işaret ediyordu. Avrupa’ya göre konumlandırıldığında Balkan halkları dini olarak az bir Katolik oran haricinde Doğu Kilisesi ve Müslümanlar olarak iki ana bölümde; Avrupa tarihi açısından ise “saldıranlar” ve “savunanlar” olarak iki ayrı ana bölümde incelenebilir. Bu ikinci ayrım Balkan coğrafyasındaki iç mücadeleden öte Avrupa’ya yönelik taarruzu ve Avrupa’yı müdafaayı işaret etmektedir. Bu tanımlamayla Boşnaklar ve Arnavutlar Avrupa’nın mürtet ve saldırgan kuzenleridir.

Osmanlı hâkimiyetinin zayıfladığı 1878’den bu yana Bosna’nın Müslüman halkının bilinen tarihi genel olarak “istatistik”in konusu olmuştur. Yugoslavya’nın dağılma süreci de, Müslüman Boşnaklar için 100 yıl içinde yaşadıkları 3.büyük katliama şahitlik etmiştir. Ancak bu katliamı diğerlerinden ayıran nokta hayatını kaybeden insanların sayısal çokluğu değil, gerek katliamlar sırasında ve gerekse sonrasında yürütülen propaganda savaşıdır. 1992 yılında yapılan referandum sonucu ilan edilen bağımsız Bosna Hersek Cumhuriyeti Sırp askeri ve paramiliter güçlerinin olduğu kadar Sırpları destekleyen başta Fransa olmak üzere Avrupa merkezli medya taarruzunun da hedefi olmuştur. Bosna Savaşı korunmaya çalışılan değerlerin veya saldırılan hedeflerin neler olduğu hususunda Avrupa’ya duymak istediklerinin duyurulduğu bir dönemdir.

Savaş boyunca Sırp propaganda stratejisi “Avrupa’nın korunması” söylemi üzerine bina edilmişti. Sırp propagandası Bosna’daki iç çatışmaların sebebini, Müslüman Boşnakların Fundamentalist Aliya İzzetbegoviç önderliğinde hareket ederek Avrupa’nın göbeğinde bir İslam Devleti kurmayı amaçlamaları; Avrupa değerlerine yönelen, bu değerleri sahiplenen Sırp ulusunun ise Avrupa medeniyetinin bir tehdit altında olduğunu fark etmesi olarak ilan ediyordu. Bu propaganda, temeli 19.yüzyılda Ilija Garasani tarafından atılan ve 20.yüzyılın son çeyreğinde, 1986’da, Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi tarafından bir “muhtıra”ya dönüştürülen “Büyük Sırbistan” idealini maskelerken, seyreltilmiş ve kontrol altına alınmış bir Müslüman nüfusu amaçlaması, böylelikle Avrupa’nın civarını “Avrupa değerleri”ne yabancı unsurlardan arındırabilme imkânına sahip olması sebebiyle kabul görmüş haldeydi. Hal böyle olunca, Sırpların fiili saldırısına maruz kalan Boşnakların Avrupa Medeniyeti’ne yönelik fikri ve itikadi uyumsuzlukları ve gelecekte olması muhtemel karşı koyuşları onları daha şimdiden “Saldırgan” statüsüne koymak için yeterli oluyordu. 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana yaygınlaştırılan, teorisyenlerinin çoğunlukla Ortodoks kökenli komünist tarihçiler olduğu, “Avrupa Medeniyeti’ni korumak için kendini feda eden halklar” miti Bosna Savaşı boyunca da tedavüle sürülmüştü.

Fedai halkın Avrupa’ya yönelik propagandasının ağırlık noktasını Aliya İzzetbegoviç ve Genç Müslümanlar teşkilatı oluşturuyordu. İslam Deklarasyonu, Doğu ve Batı Arasında İslam eserlerinin sahibi İzzetbegoviç Yugoslavya zindanlarında geçirdiği yıllardan sonra yine bu eserlere istinaden karalanıyordu. Sırp siyasi eliti ve Sırp medyası Avrupa’ya, İzzetbegoviç’in Mayıs 1991’de İran’a yaptığı gezinin basit bir diplomatik gezi olarak algılanamayacağını, yine Türkiye ve Bosna’ya açık desteği bilinen Turgut Özal ile olan görüşmelerinin yeni bir “Osmanlı taarruzu”nun alt yapısı için olduğunu söylüyordu. Birleşmiş Milletler’in uyguladığı ambargoya rağmen Bosna hükümetine askeri ve siyasi desteğini giderek arttıran İran’ın varlığı Bosna Savaşının akıbetini değiştirdikçe Avrupa ve Amerika’da yayımlanan dergiler sayfalarını Bosna Hükümeti ve Ordusundan bağımsız hareket eden ve çoğunluğunu Arap Müslümanların oluşturduğu savaşçıların Sırp cephesinde yarattığı dehşetin (kesik başların) fotoğraflarıyla süslüyordu. Böylelikle Avrupa, Müslüman bir Bosna Hersek’e akacak Fundamentalist savaşçıların neler yapabileceği ile korkutuluyordu. 1995’te Zenica’da çekilen bir fotoğraf ile Avrupa’ya, Arap savaşçıların sayısının 10.000 kişiyi bulduğu ve artık düzenli bir ordu oldukları duyuruluyordu.

Müslüman önderliğin askeri başarılar ile desteklenmeyen tüm diplomatik çabalarının neticesiz kaldığı süreçte savaşın dinler arasında değil Bosna’daki etnik kökenler arasında geliştiği tezine sarılan Avrupa ve Amerika düzenli Bosna ordusunun teşekkülü ile birlikte Müslümanlar lehine dönmeye başlayan sürecin bir yerde kesilmesi ve bunun Müslüman Dünya’ya karşı bir propaganda aracı olarak kullanılmasını planlarken, Sırpları, savaş boyunca Avrupa için gösterdikleri fedakârlıklara karşılık olmak üzere, en az 8 bin Müslüman’ın hayatını kaybettiği Srebrenica Katliamı ile ödüllendirdiler.

Bugün Srebrenica Katliamı’nın baş aktörlerinden Ratko Mladiç’in yakalandığını duyuyoruz. Ne var ki, Dayton Anlaşmasının Sırp ve Hırvatlar arasına hapsettiği Bosna Müslümanlarının var olma mücadelesinde değişen bir şey yok. Bosna Müslümanları bir zamanlar çoğunluk oldukları topraklarına halen dönebilmiş değiller. Göstermelik yargılamalar Bosna Müslümanlarının günlük hayatını hiçbir şekilde müspet yönde etkilemiyor. Bosna Hersek Reis-ul Ulema’sı Mustafa Çeriç’in dediği gibi, Müslümanlar topraklarını başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmaya devam ediyorlar. Avrupa ve Amerika muhtemel yardımları engellemek için Bosna’nın Müslüman Dünya ile olan tüm ilişkisini kontrol ediyor ve sınırlıyor.

Mladiç yıllar süren bir pazarlığın sonunda Avrupa Birliği sürecinin bir bedeli olarak teslim edildi. Mladiç’in tesliminden çok önce, Bosna hükümeti Sırbistan’ın Bosna Müslümanlarına karşı bir soykırım yürüttüğü yönündeki iddiasını Uluslararası Adalet Divanına götürmüştü. Bu dönemde ve hassaten Milosevic’in yargılanmaya başlaması ile birlikte, Sırp propaganda stratejisi Bosna Müslümanlarını Nazi işbirlikçiliği ve Yahudi katliamı ile suçlayan belgelerin yayımlanması temelinde hareket etti. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in oluşturduğu ve Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyin tarafından ziyaret edilen Bosna Tugaylarına ilişkin belge, fotoğraf ve film kayıtları Müslümanların faşizm/Nazizm ile işbirliği içinde olduklarını ve Sırpların aslında masum olduğunu, yaşananların faşizme karşı verilen bir savaşın sonucu olduğunu ispatlamak için kullanılmaya çalışıldı. Benzer bir şekilde, Bosnalı Müslümanlar aleyhine yürütülen propaganda faaliyetlerinde isimlerin, zamanların, yerlerin birbiri içerisine geçirilmesiyle Bosna Savaşı ile El-Kaide arasında bir ilişki kurulmaya, böylelikle İzzetbegoviç’in Avrupa ve Amerika’yı tehdit eden El-Kaide’nin desteğini sağladığı izlenimi verilmeye çalışıldı.

Sırp propaganda araçlarına bu yolu açan kuvvetin kim olduğunu binlerce isim altına gizlenen medya tekelinin sahiplerinde aramak gerekir. Bilinen odur ki, Balkanların “seçilmiş halk”ı propaganda savaşını Siyonist İsrail lobisinin desteği ile yürütmektedir. Bir dönem Bosna Hersek Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı olarak görev yapan Muhammed Cengiç Sırplar ile Siyonist İsrail’in ilişkilerinin stratejik düzeyde olduğunu ve Siyonist İsrail’in Sırpları sadece lobicilik açısından değil, askeri ve siyasi açıdan da desteklediğini söylemektedir. Bu desteğin uluslararası kuruluşlarda Sırplar ve Sırbistan aleyhine alınabilecek kararları engelleme misyonunu taşıdığı da aşikârdır. Avrupa ve Amerika’nın Sırbistan’ı ciddi bir şekilde suçlamayacağını, Bosna Müslümanları aleyhine yürütülen tüm bu propaganda faaliyetlerinde kara vicdanlarını temize çıkarmak için bir haklılık payı bulacaklarını biliyoruz.

Slobodan Miloseviç örneğinde olduğu gibi Ratko Mladiç’i de göstermelik bir şekilde yargılayacak olan Uluslararası Mahkeme için Bosna sadece bir “istatistik”tir. Bosna’yı Mahkemenin Stalinist bakış açısından kurtaran ise İzzetbegoviç’in Müslüman kimliği çevresinde yükseltilen direniştir. O, SDA’nın ilk kongresinde yaptığı konuşmayı şöyle noktalıyordu: “Her şeye kadir olan Allah’a yemin ederim ki, köle olmayacağız

29 Mayıs 2011 Pazar

Balkan Müslümanları ve Entegrasyon

Gürkan BİÇEN

Balkan coğrafyası İslam ile Osmanlı öncesinde tanışmış olsa da, İslam’ın Balkanlarda hâkim bir güç olarak belirmesi ve yirminci yüzyıl başına kadar bölgeyi idare etmesi Osmanlı döneminin eseridir. Bu dönemde bölge İslam Medeniyet havzasına dâhil olmuş ve bölgenin iki asli unsuru, Arnavutlar ve Boşnaklar kitlesel halde İslamlaşmışlardır.

Yirminci yüzyıl Müslümanların Balkan coğrafyasındaki hâkimiyetlerinin de sonu anlamına geldi. O zamana kadar imparatorluğun gücü ile yöneten kesim olan Müslümanlar kendilerini ulus devletlerin içinde yer alan azınlıklar olarak buldular. Arnavutluk çoğunluğun Müslüman olduğu tek ulus devlet olsa da, tarihi serüveni onu da İslam Dünyasının uzağına sürükledi. Birinci Dünya Savaşı ile ulus devlet yapıları kesinleşen Balkan halkları, İkinci Dünya Savaşı sonunda yaşanan paylaşımda Sosyalist Blok’un payına düştü ve bölgede iktidarı komünist rejimler ele aldı. Kırk beş yılı bulan komünist idarenin ardından bölge ile temas kuran Müslüman Dünya, yirminci yüz yılın başında bıraktığı Müslümanların yerine “Sosyalist İnsan” ile karşılaştı.

Balkan Müslümanları ile 1990 sonrasında kurulan ilişkiler Müslüman Dünya’nın bu coğrafya için hiçbir hazırlığının olmadığını gösterdi. Bölgeye gelen çoğu Arap kökenli hayır kurumu günü birlik işlerle uğraşırken, bölgenin Müslüman Dünya’ya entegrasyonuna dair bir proje üretmeyi başaramadıkları anlaşıldı. Batı Dünyası’ndan farklı olarak Müslümanlar, Türkiye örneğinde olduğu gibi, nostaljik söyleme sığınmakla iktifa ettiler. Bu nostalji kimi zaman kavmiyetçi söylem ile karışarak “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” halini aldı. Ne var ki, bu nostaljiyi olsun canlı tutacak bir çalışma gerçekleşmedi.

Bir Papa’nın yüz yıllar sonra Arnavutluk’u ziyareti komünist dönemin hemen ardından geldi ve Papa II. John Paul Tiran havaalanına iner inmez toprağı öperek Arnavut ülkesini takdis ettiğini ortaya koydu. Papa Hıristiyan Dünya’nın ev ödevini de bu ziyaretinde açıklamıştı: Kayıp halkları İsa’ya döndürmek. Kayıp halklar ise komünist rejim altında yok olan Hıristiyanlardan ibaret değildi. Ataları İslam’ı seçen Müslüman halklar da kayıp halkların bir parçası sayılıyordu.

Batı Dünyası kayıp halkları İsa’ya kazandırmak için büyük bir çaba sarf ediyor. Bu çaba kültürel, ekonomik, siyasi ve askeri ayakları olan büyük bir proje halinde yürümeye devam ediyor. Balkan coğrafyasının geleceğini belirleyen temel kavram “entegrasyon”dur. Entegrasyonun yönü ise Avrupa – Atlantik kurumlarıdır. Bu ise, ekonomik ve idari olarak Avrupa’ya, güvenlik açısından Amerika’ya ve kültürel olarak da Batı Dünyası’na bağlanmak anlamına gelmektedir. Balkan halklarının entegrasyonunun ikinci aşaması asimilasyon olarak belirecektir ki, bunun ilk adımı olan kültürel asimilasyon olanca hızıyla sürmektedir. Bugün Müslüman Arnavutları kültürel alanda da temsil eden kişilerin ekseriyeti Hıristiyan Arnavutlar yahut Müslüman kökeninden utanç duyan Arnavutlardır.

Batı Dünyası’nın sistemli çalışması karşısında Müslüman Dünya’nın çaresizliği, önereceği hiçbir projenin olmayışı Balkan Müslümanlarını entegrasyon seçeneğine boyun eğmeye zorlamaktadır. Türkiye gibi devasa bir ülkenin Balkan Müslümanlarına yönelik bütüncül bir projesi olmadığı için olsa gerek Türkiye’ye gelen her Balkan ülkesi lideri ancak entegrasyondan ve Türkiye’nin bu sürece vereceği destekten bahseder haldedir. Türkiye de entegrasyona olan desteğini sürekli tekrarlamakta ve Balkan ülkelerini, kendisinin hiçbir zaman giremeyeceği “AB bayrağı altında” görmek istediğini en üst düzeyde ifade etmektedir.

Müslüman Dünya’nın Batı ile cephe hattı sayılabilecek Balkan coğrafyasını terk etmesi ümmetin bütünü için de geleceğe yönelik ağır riskler doğurmaktadır. Batı, Balkan coğrafyasını bir atlama noktası ve savunma hattına dönüştürmekte, Balkan halklarını ise geleceğin Avrupa Ordusu’nun lejyonerleri olarak kullanmayı hesap etmektedir. Bu dönüşümü sağlayacak olan argumanlar Balkan devletlerinin eğitim sisteminde bulunabilir. Arnavutluk. Kosova ve Bosna’nın eğitim sistemini inceleyen herhangi birisi Müslüman halka dayatılan Türk ve İslam düşmanlığının açık delillerini görecektir. Dışişleri bakanımızın Saraybosna’da söylediği, “Biz buraya havadan değil atlarımızla geldik” sözü tarihi bir gerçeği işaret etse de, entegrasyon sürecindeki Balkanlarda atlarımız işgalci olarak tanımlanmaya devam etmektedir.

Zayıf Balkan Müslümanlarının çaresizliği anlaşılabilir ancak Türkiye’nin tarihi sorumluluğunu AB’ye havale etmesi asla göz ardı edilemez bir hatadır