Translate

26 Temmuz 2009 Pazar

Ziya Paşa'dan Eliaçık'a Haber Var

Gürkan BİÇEN

Ziya Paşa’yı rüyamda gördüm(!). Paşam, dedim kendisine; İhsan Eliaçık kulunuzun yazılarını da ara sıra okuyorum, ne buyurursunuz? Paşa bir öfke ile çekti elimdeki şiir antolojisini ve hızla çevirdiği sayfaların birinde durdu. Sayfanın başındaki yazıya bakıverdim göz ucuyla; Terkib-i Bent. Parmağı ile işaret ettiği yere yaklaşıp yüksek sesle okudum:

“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz
Divanelerin hemdemi divane gerektir.”
(1)

Aman Paşam, dedim, ne diyorsunuz? “Ah benim naif evladım, bak seninle zamanın ve mekanın hükmünün neredeyse hiçe indiği bir yerde, rüyada konuşuyorum. Bilmelisin ki, benim evvelimde ve ahirimde nice değerler, nice alimler var ufkunu aydınlatacak” deyince paşa, hani biraz da kendi aklımı savunma, nadanlığını ima ettiği birisini okuyor olmama gayretiyle lafa daldım:

-Ama Paşam, İhsan Bey zaten geçmişteki ulemayı, neredeyse hiç ayrım yapmaksızın, tenkit ediyor, onlara ‘saray uleması’ ve senden sonrakilere, benim zamanımdakilere de, ‘din baronu’ (2) diyor. Hoş bu ‘din baronu’ lafını Mehmet Şevket Eygi’den emanet aldığını zannediyorum ama olsun, nihayetinde, İhsan Bey’in hedefinde kudema var.

-Oğlum, “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür, rütbe-i aklı eserinde.”, bunu unutma sakın. Senin bu İhsan Bey’in nedir eseri, bir tarif et bakalım.

-Paşam, bir çok makalesi var, Kuran’ı Kerim’i tercüme etmiş, çağımızın haberleşme araçlarından olan internette onlarca site onun yazıları ile dolup taşıyor. Yüzlerce hayranı avuçları patlayana kadar ayakta alkış tutuyor –tabii bilemiyorum ilk kim oturacak diye bakıyorlar mı?- Hani deriz ya, tuttuğunu koparıyor, vurduğundan ses getiriyor. İşte böyledir İhsan Bey.

Paşa’nın yüz ifadesinden canının sıkıldığını hissettim. Belki böyle bir üslup ile yanlış yola girmiş, kantarın topuzunu kaçırmıştım. Paşa’nın gürleyen bir gök gibi haykırıp fırtına gibi eseceğini ve sonunda sağanak bir yağmur gibi boşalacağını düşündüm bu suskunluk anında. Lakin böyle olmadı.

“Çok güzel” diye lafa başladı Paşa. “İnsanın yazması, çizmesi, aklını ve fikrini kağıda dökmesi, mürekkep yalaması çok güzel. Ama bilmelisin ki, şu İhsan Bey’in tenkit ettiğini söylediğin kudema da yazıp çiziyordu. Şu kütüphanelerinizde duran binlerce el yazmasını onlar kaleme aldılar.. (3) Siz mazursunuz, İhsan Bey de öyle, hem eski kaynakları asıllarından okumaya vakti yoktur hem de anlattığın bunca yazı çizi işi içinde buna yönelik bir isteği. Oğlum, sen hiç Akif okumadın mı? Hiç mi duymadın Akif’in ‘Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.’ dediğini. Kuran’ı Kerim’i tercüme etmiş diyorsun, hiç mi rastlamamış, ‘hem helâk olan beyyineden helâk olsun, hem de yaşıyan beyyineden yaşasın.’ (4) kavli ilahisine? Gelenin keyfi için hiçbir ciddi delil göstermeden, sırf ben böyle düşünüyorum diyerek geçmişe sövmek ne anlama gelir?”

Paşa soluklanırken araya girmek için fırsat doğmuştu. Ben de bu fırsatı kaçırmadım. “Öyle diyorsunuz da Paşam, şunu izah etmeme müsaade edin; İhsan Bey modern literatürü de takip ediyor. Misal, eski yazıtlara, taşlara, anıtlara ilişkin beş cilt kitap okumuş, dile kolay, beş cilt… Böylelikle bugüne kadar kimsenin anlam veremediği Kuran kıssalarına gerçek anlamlarını vermeyi başarmış birisi kendisi. Yine bin küsur senedir halledilemeyen fıkhi meseleleri bir yazısı ile karara bağlamayı becermiştir. Diyorum size, bakın takipçilerine, nasıl alkışlıyorlar?”

Paşa, hasbinallah, deyiverdi. “Belli, sen Akif’i hiç mi hiç okumamışsın”.

- Utandırıyorsunuz efendim, İstiklal Marşı’nı on kıta ezber bilirim.

- Başka?
- Başka şiirlerine de göz attım ama ezberimde değil

- Şu sizin meseleye uyar mı bir bak hele;

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.

Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak

-Yaşasın

-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
Şak! Şak! Şak!”
(…)
Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...
Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan.

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine
Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine.
(5)
Bu rüyanın sonu hayra çıkar mı bilemem, diye düşünmeye başlamışken Paşa sustu. Eskilerin hikayelerini anlatmayı bırakması iyi olmuştu. Zira Akif’n külliyatından cımbızla çekip önüme attığı bu şiirler bizim devrimizi değil onların devrini anlatıyordu. Tüm bunların bizimle ne ilgisi olabilirdi. Biz bu devrin insanıydık, onlar ise kendi devirlerinin insanı…

Oğul, oğul, diye gürleyen bir sesle irkildim. Unutma, diyordu Paşa, rüyadayız ve sen söylemesen de ben düşündüğünü biliyorum. Oğul, “Pek rengine aldanma felek eski felektir / Zira feleğin meşreb-i nasazı dönektir”. Paşa devam etti; Bu günler Adem’den beri dönüp duruyor. Mevlana’ya sorarsan, “Güneşin altında söylenmemiş söz kalmamıştır”. Senin İhsan Bey de kuvvetle muhtemel söz kabızlığı içinde saldırıyordur kudemaya.

- Paşam, sizinle bir münazara ne haddime. Ne var ki, insanların fikirlerini söylemelerine engel olmak despotluk değil midir? Deminden beri Akif’ten dem vuruyorsunuz. Peki, Akif istibdada karşı değil miydi? Efkarın hürriyetine iman etmemiş miydi?

- El hak, öyleydi. Ama Akif densiz de değildi. Sözünü esirgemezdi ama sözün hakkını verirdi. Önünü ardını bilirdi. Usul erkan adamıydı. Adamdı… Oğlum, malayaniyi bırak, faydasız ilimden, diline kalemine sahip olamayandan koru kendini. Dinle;

Nasihatım sana:’herzeyle iştigali bırak!
Adamlığın yolu neredeyse, bul da girmeye bak!
Adam mısın: ebediyyen cihanda hürsün gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin, oğlum, gönüllüsün semere
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere. (6)

Paşa haklıydı. Para denince aklına ‘vahşi kapitalizm’ gelen (7) köle/cariye denilince bin üç yüz yıllık fıkhı ırz düşmanı ‘saray uleması’nın fetvalarına indirgeyen (8), Ali’yi, Ebu Zer’i ismen duyan ama onların bu çağdaki temsilcileri olan İmam Humeyni’ye, Hamanei’ye Muaviye ve Yezid gözüyle bakan (9), tüm bir dünyanın adaletine şahitlik ettiği insanları zalimlikle suçlayan, yüzlerce ciltlik literatürden beş cilt okumayla allame-i cihan olduğunu sanıp Sultanahmet Meydanı’nda gördüğü taşlardaki yazıtlarla Kuran’ı tefsir yoluna giden (10) , dilinin, kaleminin ayarı olmayan, alkışlandıkça coşan ve coştukça ölçüyü kaçıran bu yeni çağ mollasını kendi kulvarında –bu kulvar için pire yarışı/bit yarışı/it dalaşı diyenlerin var olduğu söyleniyor- bırakmak en makulü idi.

Paşa, “Oğlum, hepinizin rüyasına tek tek girip ikaz edemem. Bir kere, sıkılırım bundan. Zira ben sözümü çok zaman evvel söyledim, gittim.” diyerek bir bardak soğuk su savurdu yüzüme. Uyanırken Paşa’nın boşlukta yankılanan sözlerini duyuyordum:

“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz
Divanelerin hemdemi divane gerektir.”

[1] Ziya Paşa, Terkib-i Bend
[2] http://www.derindusunce.org/2008/11/22/din-istismari-yesil-sermaye-muslumanlar-din-uzerinden-servet-yigabilir-mi/
[3] http://www.mk.gov.tr/menu/102
[4] Enfal Suresi 42.ayet
[5] Mehmet Akif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsü’nden
[6] Mehmet Akif Ersoy, Asım
[7] http://www.haber10.com/makale/15104/
[8] http://www.haber10.com/makale/7182/
[9] http://www.haber10.com/makale/16295
[10] http://www.haber10.com/makale/8564/

3 Haziran 2009 Çarşamba

COCA COLA SOĞUK İÇİN

Gürkan BİÇEN
“Her şey vatan için” sloganı eşliğinde içtima alanından ayrılan bölüğümüzün çavuşuna kantinde Coca Cola’dan başka kolalı içecek olmadığını bu sebeple bizim “Coca Cola soğuk için” sloganını da kullanmamız gerektiğini anlattığım dönemde Cola Turka’nın piyasada olup olmadığını hatırlamıyorum.

İHH’nın 22 – 23 Mayıs 2009 tarihleri arasında düzenlediği Filistin Konferansının sonuç bildirgesini okuduğumda Müslümanlara teklif edilen boykot şeklinin bizi sonuca ulaştırmaktan uzak olduğunu düşünmeden edemedim. Habere göre, “Filistin Sivil Dayanışma Konferansı’nın sonuç bildirgesinde İsrail ve Amerikan mallarına etkin boykot kararı” çıkmıştı. “7 Haziran 2009 tarihinden itibaren ‘Hepimiz Filistinliyiz’ adlı bir kampanya başlatılacağı, İsrail mallarının ve İsrail’e destek veren ülke mallarının etkin bir şekilde boykot edileceği” açıklanmıştı. Haberin satır aralarında yer alan, “İsrail ürünlerinin yanı sıra İsrail’e yardım eden ülkelerin malları da etkin bir şekilde boykot edilecek. Boykot edilecek ürünlerin listesi hazırlanacak. Şimdiye kadar zayıf kalan boykot bundan sonra daha etkin olacak. Bu malların neden boykot edilmesi gerektiği herkese anlatılacak.” ifadesinden de anlaşılacağı üzere boykot fikri/seçeneği bu konferans ile ortaya atılmış bir husus değildi ve bugüne kadar ciddi anlamda bir işe de yaramamıştı. Sonuç bildirgesinde açıklanan yolun izlenmesi halinde, ki zaten şu ana kadar izlenen bu yoldur, boykot seçeneğinin işe yaramasının mümkün olmadığını düşünüyorum.

Her şeyden evvel, boykotun temelini, İsrail hariç, ürünlerin üretim yerleri olarak belirleyen bir kampanya, birçok tüketim maddesini ithal eden veya patent hakkı ödeyerek üreten Türkiye gibi bir ülke için tüketici tercihlerinin yönlendirilmesinde başarısız olmayı baştan kabul etmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Zira Filistin’e yönelik saldırının gayrı resmi bir Nato saldırısı olduğu gerçeği karşısında konferansın sonuç bildirgesini hazırlayanların hemen orada cep telefonlarını, dolma kalemlerini, dizüstü bilgisayarlarını, sigara paketlerini bırakmaları gerekiyordu. Buna 7 hazirandan sonra da şahit olmayacağız…

Nasıl bir boykot?

Batı Dünyası’nın tahkir edici dilinin sembollerine karşı yürütülecek bir boykot bizim için ilk adım olmalıdır. Emperyalist simgelerle mücadele ile başlamayan, tüm ürünlere yönelecek bir boykot kendisine makul bir düşünce ve vicdan alanı bulamayacağından başarılı olamayacaktır. Halbuki, mücahedenin her an önümüze çıkan az sayıda sembolik ürün ile başlatılması, bu ürünlerin kullanılmamasının emperyalizm ile mücadele eden tüm direniş hareketlerinin / hatlarının Batı Dünyası’na vereceği doğrudan bir cevap olacağının anlatılması, bunun için dini ve siyasi argümanların oluşturulması daha kısa sürede daha ciddi sonuçlar sağlayacaktır. Çok geniş bir cephede, tüketici tercihlerinin karşı karşıya kaldığı onlarca faktör ile baş etmeye çalışarak bir boykot yürütmek, insanlara mazeret alanları açmak demektir.

Soru basittir: Emperyalist simgeler hangileridir? Komünist blok çözüldüğünde Batı medyası gururla ilan etmişti; “Coca Cola Moskova’da”, “Mc Donalds Pekin’de”, “Marllboro Berlin’de”. Komünist bloğun emperyalizme karşı yürüttüğünü varsaydığımız mücadelenin yenilgi ile sonuçlanması, bizim ise emperyalist simgeleri başından beri kullanıyor oluşumuz, direnişin boykot ile tecessüm edecek yüzünü de bu ürünlere çevirmemizi zorunlu kılmaktadır.
Bunlar, muadili olan ve keyif tüketimi olarak telakki edebileceğimiz sınıftan ürünler olması hasebiyle boykota en elverişli ürünlerdir. İnsanlardan onlarca kalem malı almamalarını değil, bu ürünler pazar paylarını kaybedene, marketlerden, bayilerden, lokantalardan tercih edilmemeleri sebebiyle kaldırılana kadar, birkaç kalem malı almamalarını istemeliyiz.

Boykotun meşruiyeti

Her fiilimizde olduğu gibi boykota ilişkin kararımızda da boykotun fıkhi temelini söz sahibi ulemaya sormalı ve bu hususta alınacak fetvayı yaygınlaştırmalıyız. “Müslüman ülkelerin kaynaklarını haksız yere kullanan ve Filistin konusunda işgalcinin yanında yer alan gayrı Müslim ülkelerin simge haline gelmiş mallarını kullanmamak Müslümanların dayanışmasını sergilemek ve haksızlık yapanları ekonomik olarak zayıflatmak için farz ve bu mamulleri kullanmak haram mıdır ?” şeklinde formüle edilebilecek bir soru ülkemizde söz sahibi olan ulemaya yöneltilmelidir. Onlar da bu husustaki sorumluluklarına sahip çıkmaya davet edilmeli, takipçileri üzerindeki nüfuzlarını kullanmaları sağlanmalıdır.

Bu mücahedenin ne kadar zaman alacağının hiçbir önemi yoktur. Önemli olan sınırlı sayıda ürüne ilişkin de olsa, uygulanabilir bir boykotun varlığıdır ve bu gerçekleştirilmesi mümkün bir yoldur.

Ümit ediyorum ki, kışlalarımızda “Her şey vatan için” sloganı atılırken aklına, “Coca Cola soğuk için” demek düşen kimsenin kalmayacağı günler de gelecektir.

6 Nisan 2009 Pazartesi

KURTULUŞ İDEOLOJİSİ ve NUMAN KURTULMUŞ

Gürkan BİÇEN






“O dönem ne olmuştu?” sorusunun cevabını aradığımız bir toplantı için Milli Görüş’ün teorisyenlerinden Bahri Zengin’ ile bir otelin toplantı salonunda buluştuğumuzda ‘28 Şubat’ın üzerinden birkaç yıl geçmişti. Zengin, o süreçte kendileri tarafından icra edilmeyen birçok fiilin kendilerine hamledildiğini ve kendilerinin hakikati izharda yetersiz kaldıklarını zira her şeyin aleyhlerine konumlandığını anlattığı konuşmasının sonunda hazır bulunanlara varsa soruları da cevaplamak istediğini söyleyince, kendisine; “Geçen geçti. Dünü bugüne çevirmek mümkün değil ancak bir siyasi hareket olarak Milli Görüş kendisini temelde nasıl tanımlıyor? Milli Görüş dini siyaset mi yapıyor yoksa dinin siyasetini mi?” diye sormuştum. Zengin, soruya cevap vermek yerine bu muzır sorunun sahibinin kim olduğu ile ilgilenmeyi seçmişti.

Recai Kutan’ın artık genel başkanlıktan affını istediğini, Numan Kurtulmuş’un ise bu göreve layık olan eşitler arasında birinci sırayı aldığını duyduğumuz bir dönemde Numan Kurtulmuş’un Türkiye ve güncel meseleler üzerine yapacağı bir sunumu izlememiz için yapılan davete icabet etmiş, yine bir otelde, geniş bir yelpazede yer alan misafirlerin arasına dahil olmuştum. Sunumun akabinde daha evvel Bahri Zengin’e yönelttiğim soruyu bu sefer Numan Kurtulmuş’a yönelttim. Her şeyden evvel sorunun sahibinin kim olduğu ile ilgilenmiyor oluşu önemliydi. Kendisine içinde bulunduğu hareketin temeline ilişkin bir soru yöneltiyordum ve bu soru en nihayetinde iki partilerinin kapatılmasına gerekçe gösterilen hususa ilişkindi. Böyle bir durumda soru sahibinde art niyet araması, tuzak bir soru ile zor durumda bırakılmak istendiğini düşünmesi de olağandı. Bunu yapmadı. Sorumu, kendinden emin bir şekilde, hareket noktalarının İslam Medeniyeti kavramı olduğunu, politikalarını İslam Medeniyeti içerisindeki çözüm yollarına nispet ettiklerini, bu toprakların ve bu ümmetin bünyesinde olmayan hiçbir çözüme itibar etmedikleri gibi bunları gözetmeyen hiçbir projeyi de desteklemeyeceklerini, İslam Medeniyeti kavramının bir çatışma alanı anlamına gelmediğini, gündelik kaygıların ötesinde uzun soluklu bir mücadele yürütmek ve bu ülkenin imkanlarını bu ülkenin halkına ve ümmetin esenliğine seferber etmek istediklerini son derece makul bir şekilde cevapladı.

Bu soru cevap ilişkisi benim aradığıma büyük oranda karşılıyordu, diyebilirim. Evvela muhatabın kimliğinden endişe etmeyecek derecede kendine güven arıyordum. Bunu bir lider için en temel hasletlerden sayıyorum. Muhatabınız düşmanınız bile olsa, her durumda, onu kuşatacak bir özgüveniniz olmalı. Biliyordum ki, Numan Kurtulmuş’un sunumunu izlemeye gelmiş olanlar muhtelif dünya görüşlerine sahip insanlardı. Bunlardan kimisi muarız, kimisi dost ve kimisi de bekle gör taifesinden idi. Bu şartlarda kendine güven duyduğunu hissettirmesi önemliydi ve bunu başarmıştı. Yine benim için liderin sözlerinin ideolojik bir alt yapıya sahip olması da önemliydi. Birebir aynı yerde durmasak da, asgari müştereklerimizin ayrılıklarımızdan çok olduğunu ve daha önemlisi, İslam Medeniyeti kavramının birleşme noktamız olduğunu ortaya koymayı da başarmıştı. Bu sözlerini kısa vadeli bir menfaat için değil uzun soluklu bir mücadele için yeni bir zemin oluşturma gayreti içinde sarf ettiğini belirtmesi de mevcut durumu görmesi açısından hayalperest olmadığını ortaya koyuyordu.

Numan Kurtulmuş ile üçüncü karşılaşmamız da böylesi bir toplantıda oldu. Müsiad’ın davetlisiydi. Burada kendisine yazılı olarak gönderdiğim ve Müsiad’ın kazançta helalliği ararken harcamada buna riayet etmeyen hayat anlayışına ilişkin tutumunu öğrenmeye yönelik soruma bir cevap vermeden bitirdi programı. Bunun sebebini bilemiyorum. Belki benim genelleme yapılamayacak kadar az bir örneğe istinat ettiğimi düşündüğünden bu konuya girmemiştir. Ancak yakın zamanda Bekaroğlu’nun açmış olduğu ‘türban – cip’ tartışmasında simgesel alana gösterdiği hassasiyeti deklare etmesi ümit vericiydi. Numan Kurtulmuş’un salt laik, Batıcı sermayeye değil, muhafazakar, Anadolulu sermayeye de ‘kazanç’ta olduğu gibi ‘harcama’da da helallik anlayışının esas olduğunu alenen söylemesini bekliyorum. Zira toplumu ifsad eden sadece Batıcı anlayış değil, bunun bizim içimize sinmiş görüntüleridir aynı zamanda.

Numan Kurtulmuş’u takdir ettiğim son vaka ise Çağlayan Meydanı’nda düzenlenen Gazze ile Dayanışma Mitinginde binlerce kişinin ‘Başbakan Numan’ sloganı atmaya başladığı bir anda onları susturmayı tercih etmesiydi. Coşkulu kalabalığa açıkça bu sloganın yerinin burası olmadığını, o sloganın da atılacağı zamanın geleceğini ama Filistin’in tüm siyasi hesapların üzerinde olduğunu söyleyebilmişti.

Tüm bunlar Numan Kurtulmuş hakkında ulaştığım olumlu kanaatin temelini oluşturan vakalardı. Milli Görüş hareketi açısından Numan Kurtulmuş doğru insan, diyorum. Ne var ki, Milli Görüş çizgisinin yapılanması için daha önce ileri sürdüğüm itirazları tekrarlamak zorunluluğunu da hissediyorum.

Hareketin merkezini tutan ‘saltanatçı’ anlayış; öz eleştiriden hoşlanmayan, siyasi özrün ne olduğu hakkında bir fikri olmayan yetersiz insanların genel merkezde ağırlık bulması; Milli Görüş’ün meşruiyet temellerinin, iktidarın kaynağına ve itaat yükümlülüğünün sınırlarına yönelik ilmi ve itikadi temellerin atılmamış olması; teşkilatlarda ‘muhalefet’ anlayışının karalama şeklinde görülmesi; on yıl evvel iktidara gelen Refah-Yol hükümeti dönemindeki şartların tamamen değişmiş olmasına rağmen ortaya yeni bir proje konulmayarak eskinin hatırasına sarılınması; hareketin önderinin ‘efsane’ye dönüştürülerek siyasi alandan, gerçeklik alanından tard edilmesi ve daha birçok şey bu harekete yönelttiğim eleştiriler arasında yer alıyor.

Tüm bunlara rağmen ben Numan Kurtulmuş’a destek verilmesi gerektiğine inanıyorum. Zira ‘28 Şubat’ta kaybettiğimiz bir şeyi alenen söyleme cesaretini gösteriyor: İslam Medeniyeti…

Size ancak şunu söyleyebilirim: İslam Medeniyeti söyleminin içeriğini biz dolduracağız; hep beraber…

12 Ocak 2009 Pazartesi

GAZZE’DE ÇÖKEN TÜRK DIŞ POLİTİKASIDIR

Gürkan BİÇEN




Uri Avnery, “Kim Korkar İran Bombasından” başlıklı yazısında, “Lübnan’da iflas eden askeri yöneticiler büyük bir çaba ile yeni bir korku yaratmaya çalışıyorlar: Gazze Şeridi’ndeki Hamas. Şimdi, burada biz doğrudan doğruya ve korkunç bir tehlikeye sahibiz. Tonlarca nizami patlayıcı tünellerden geliyor. Her saniye Hamas modern anti tank silahlarıyla ve yine uçaksavar silahlarıyla techizatlanacak. Hamas yer altı istihkamları yapıyor. Bu korkunç değil midir? Medyadaki askeri ve politik papağanlar tümüyle harekete geçiriliyor. Bütün medya papağanlığı kan dondurucu mesajı tekrarlıyor sabah, öğlen ve akşam: Gazze ikinci Güney Lübnan oluyor! Bazı şeyler bitmek zorunda! Bekleyemeyiz! Ordu Gazze Şeridi’ne girmek, işgal etmek zorunda, en azından bir kısmını! Ama halk bunu ciddiye almıyor. Düşman geri püskürtmeye muktedir olmadığında korku yaratmak zordur. Bizim uçaklarımız, tanklarımız ve cesur gençlerimiz orada engelsiz öldürüyor. Öyle ise oradaki korku nedir?” diyordu[1], yaklaşık iki yıl evvel.

Filistin Direnişi’nin Hizbullah benzeri bir başarıyı gösteriyor olması Temmuz 2006’daki Hizbullah – İsrail Savaşı’nın Uri Avnery’nin tahminin ötesinde bir değişime yol açtığını ortaya koyuyor. Siyonistlerin uçakları siviller üzerine hala ölüm kusabilse de Siyonist askerlerin cesareti İsrailli kadınların gözyaşları arasında yok oluyor. Askeri güçler arasındaki kıyas kabul etmez farka rağmen acı her ikisine de dokunuyor.

Filistin Direnişi’nin hesapları alt üst eden sebatı ve hazırlığı karşısında askeri ve siyasi hedeflerini açıkça ortaya koyamayan ve açıklananları da halen gerçekleştiremeyen İsrail’in –yaygın kullanımın aksine o bir devlet değildir- bunca katliama rağmen kendini rahat hissetmesinin tek sebebi Batı Dünyası’nın açık ve örtülü desteğini almış olması değildir, elbette. İsrail’i katliamlarında böylesine özgür kılan şey Müslüman Dünya’nın kendine bakış açısıyla da ilgilidir. Türkiye örneğinden ilerleyecek olursak, Müslüman Dünya’nın ‘ben merkez’li bir eksende hareket ettiğini, tüm tanımlamaların bu merkeze göre şekillendirildiğini söyleyebiliriz.[2]

Ak Parti hükümeti ile dış politikada gözle görülür bir açılım yapma yoluna giren Türkiye, hayaller ile gerçekler arasındaki çizginin belirleyicisinin de kendisi olduğu zehabına kapılmıştır.[3] Ne var ki, Türkiye’nin bunu doğrulayacak bir donanıma sahip olmadığı son derece açıktır. Türkiye, her alanda Batı’ya olan bağımlılığı, ülkesi içinde çözüme kavuşturamadığı birçok meselesi, tüketime dayalı büyüme endeksi ile şişirilmiş ekonomisi, genç ve fakat eğitimsiz nüfusu, somut bir ideal etrafında kenetlenmemiş halkı ile her açıdan ilginç bir tablo çiziyor.[4] Türkiye’nin bu resmi, gönül öyle olmasını istese de, onu bölgesel bir karar merkezi olarak takdim etmemizi şüpheli kılıyor.

Türkiye, üst düzey yöneticilerinin, küreselleşmenin ‘ideolojiler çağının sonu’[5] olduğunu ilan edişinin sıcaklığı soğumadan, ‘Jewish State’in[6] ‘saygısızlığı’[7] ile yüzleşiyor. Hâlbuki Türkiye, İsrail’in bu tavrından çok daha evvel, ideolojiler çağının sona ermediği, bölgemizdeki ülkelerin de, dünyanın birçok ülkesinin de ideolojik yapılanmalarla ayakta durduğu gerçeğiyle yüzleşmeliydi. Kuvvetle muhtemel iç politikaya yönelik bir söylemin genelleştirilmesi ile ulaşılan bu nokta Türkiye’nin ‘kazan – kazan’ şeklinde özetlenen köylü kurnazlığının bir neticesi olmalı.[8]

Türkiye, halkın meydanlara yansıyan öfkesinin sonuçsuz çabalara dönüştürülmesine ve böylelikle, gerçek anlamda yapılması gerekenler yapılmadan, çözümün imkânsızlaştırılmasına yol açacak bir dönemi yaşıyor. Siyasal erkin idarecilerinin kişisel samimiyetlerini tartışmadan diyebiliriz ki, meydanlarda görülen halk iradesinin ‘insani yardım’[9] ve ‘ekonomik boykot’[10] seçenekleri arasına sıkıştırılması, Filistin halkının en önemli ihtiyacı olan ‘siyasi destek’in gündeme alınmaması yapılanları anlamsız kılıyor.[11]

Türkiye, varoluş felsefesinin temeline Kudüs gerçekliğini koyan politikasının sonuna 1908’de gelmişti.[12] Abdulhamit’in hallinden bu yana ülke, müsebbipleri ayrı bir konu olmak üzere, tüm siyasi kararlarını ‘ben merkezli’ bir tercihler silsilesine dönüştürmüş ve bu merkezin –çok zaman kısa vadeli- menfaatlerine göre bir halklar tablosu çizmiştir. Türkiye’deki hükümetlerin değişmesine bağlı olmaksızın bu politika devam eder haldedir. Ak Parti hükümeti de bu temel politikanın dışında değildir.

‘Kazan – kazan’ politikasının takipçileri, Filistin halkının istediği siyasi desteği sunmaksızın, bu uğurda bir bedel ödemeye yanaşmaksızın, direnenlerin ödedikleri bedel üzerinden bir kazanca ulaşacaklarını sanıyorlarsa yanılıyordurlar. Zira böyle bir dünya yok. Kendini merkezde sananlar içi boş laflarla, diplomatik turlarla, mekik diplomasisiyle –her ne demekse- insanları gerçekten merkezde olduklarına inandıracaklarını düşünüyorlarsa bu da boş bir hayaldir. Hayır, diyorsanız, Şallah’ı dinleyin ve Filistin Direnişi’nin nereyi merkeze koyduğunu anlayın:

“İmam Hamenei’ye söz veriyoruz, tıpkı Lübnan Direnişi gibi biz de Gazze’de zafer kazanacağız.”[13]



[1] http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=1769

[2] http://yenisafak.com.tr/Roportaj/?t=14.04.2008&i=111294
http://www.asam.org.tr/temp/temp815.pdf
http://www.ntvmsnbc.com/news/377068.asp

[3] http://www.dunyabulteni.net/author_article_detail.php?id=8493
http://www.dunyabulteni.net/author_article_detail.php?id=8529
http://www.dunyabulteni.net/author_article_detail.php?id=6740

[4] http://yenisafak.com.tr/arsiv/2005/aralik/13/ykaplan.html
http://www.turksolu.org/33/manisali33.htm

[5] http://www.yenibursa.com/Erdogan_Dunyada_ideolojiler_bitti_323.html
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2004/ocak/30/p02.html

[6] http://tercumeler.blogspot.com/2008/05/washingtonun-israilin-douu-hakkndaki.html

[7] http://yenisafak.com.tr/Dunya/?t=28.12.2008&i=158927

[8] http://www.tobb.org.tr/haber_arsiv2.php?haberid=1658

[9] http://ihh.org.tr/Haber_Manset_Ayrintilar.160+M548e3762c4b.0.html
http://www.kizilay.org.tr/kurumsal/haber.php?t=-Haberler-Filistin.Buyukelcisi.Maruf.tan.Turkiye.ye.ve.Kizilay.a.Tesekkur

[10] http://www.tuketiciler.org/?com=news.read&ID=2542

[11] http://turkish.irib.ir/index.php?option=com_content&task=view&id=32918&Itemid=79

[12] http://arsiv.zaman.com.tr/2002/04/16/yazarlar/mustafaarmagan.htm

[13] http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=6013
http://turkish.irib.ir/index.php?option=com_content&task=view&id=32509&Itemid=79

23 Ekim 2008 Perşembe

Türkiye neyimiz olur ?

Gürkan BİÇEN

Türkiye neyimiz olur ?


Türkiye, konferanslar, sempozyumlar, toplantılar, fuarlar çağını yaşıyor. Hedefe varacak yolda birer mevzi olarak telakki edebileceğimiz bu faaliyetler, somut projelerle desteklenmediği sürece, bir gösteri olmaktan öteye geçememe ihtimalini de bünyesinde barındırıyor. Sözgelimi, 2007 aralık ayında İstanbul Cevahir Otel’de yapılan ve o dönemde gürültülü bir şekilde tanıtılan İslamophobia konferansının somut bir getirisini elde edebilmiş değiliz. Zira bu konferansın ortaya koyduğu somut bir proje yoktu. Bu konferans sonucunda dünyada Müslümanlara ve İslam’a karşı yapılan hareket ve hakaretlerin listesini oluşturacak bir veri bankası oluşturulması gibi basit bir çalışma dahi projelendirilmemişti ve bugün bu konferansın hiçbir etkisi hissedilmemekte.

18 – 19 Ekim 2008 tarihleri de yine uluslararası bir toplantıya, Balkan Sempozyumuna, şahitlik etti. İHH tarafından düzenlenen sempozyum İstanbul Cevahir Otel’de gerçekleştirildi. Balkanların sorunlarının ve gelecek perspektifinin tartışılmasının amaçlandığı sempozyuma Balkan ülkelerinin başmüftüleri, bazı akademisyenler ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri katıldılar. Bu cümleden olmak üzere, İHH, yurtdışından gelen yirminin üzerinde misafire ev sahipliği yaptı.

Sempozyumun ilk gününde tebliğlerini sunan başmüftüler önemli hususlara dikkat çektiler. Yine soru cevap kısmında da ilgi çekici açıklamalar oldu. İzleyebildiğim kısımlar açısından diyebilirim ki, Bosna Hersek Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Çeriç akademik donanımı, meselelere yaklaşım tarzı ve güncel gerçeklikleri göz önünde tutan tavrıyla hazır bulunanlara ufuk açıcı bir zemin sağladı. Her ne kadar, sempozyumun ardından Çeriç’in, ‘Türkiye anamız’ lafı bayraklaştırılmış olsa da, bu, ifade edilenlerin cüzi bir kısmına tekabül ediyordu. Ceriç’in konuşmasından sadece bu kısmı öne çıkaranların ‘duymak istediklerini duyanlar’ın tavrına örneklik ettiğini belirtmek gerekir. Halbuki Çeriç’in konuşmasında bu sözden çok daha önemlileri yer alıyordu.

Kosova’nın bağımsızlığını tebrik eden Çeriç, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Arnavutlarla yeni bir ilişki modeli üzerine konuştuklarını ancak Arnavutların bunu Yugoslavya’ya doğru yeni bir bağ olarak kabul ettiklerini ve bu sebeple bu tarz önerilere yanaşmadıklarını ne var ki bugün şartların değiştiğini ve tüm Balkan halklarının milli kimliklerinin kabul edilerek esnek bir üst yapı için bir çalışma yapılabileceğini ifade etti. Bu, Arnavut’un Arnavut, Boşnak’ın Boşnak, Türk’ün Türk, Torbeş’in Torbeş olarak kalması ama bir üst kimliğin oluşturulması için birlikte hareket iradesinin ortaya konacağı bir yapı arzusunu yansıtıyordu. Bu anlamıyla Çeriç’in günün mevcut verilerini atlamadığını, bu verilerin hilafına mistik bir söylemi dillendirmediğini, kayıp iki yüzyılı bir anda geri getirme gibi bir hayale saplanmadığını kabul edebiliriz. Çeriç’in Kosovalı Müslüman Arnavutlara seslenirken kullandığı şu cümle de yabana atılır gibi değildi:

“Kosova’nın bağımsızlığında tüm şehitlerin olduğu gibi Bosna ve hassaten Srebrenica şehitlerinin kanlarının payı vardır”

Çeriç’in Bosna hakkında söyledikleri de dinleyicileri hüzne ve düşünceye sevk etti. O, Bosnalıların topraklarını başkalarıyla paylaşmak zorunda kaldıklarını ama buna katlandıklarını, bunun ne kadar acı bir hal olduğunu anlattı. Onun bu cümleleri aslında vakıanın yumuşatılmış bir ifadesiydi. Savaştan evvel Müslüman çoğunluğun olduğu yerlerden bir kısmının artık neredeyse Müslüman barındırmadığı bilinen bir gerçeklikti. Srebrenica’da katliamı kabul eden ancak bir fail bulamayan Batılı ülkeler, bu katliam öncesi bir Boşnak kenti olan Srebrenica’nın şu an bir Sırp kentine dönüştüğünü de görmezden geliyorlar. Hakeza Brcka.

Yine Çeriç, Müslümanların uzun yıllardır eğitim / öğretim / bilgi üretmediklerini ve bu sebeple bu alana yapılacak hiçbir yatırımın fazla olarak telakki edilemeyeceğini dile getirdi ve fazla üniversite yoktur, dedi. Müslümanların eğitim eksikliğini delillendirirken dünyanın en başarılı 500 üniversitesi arasında hiçbir Müslüman ülke üniversitesinin yer almadığını örnek olarak gösterdi. Bu yönüyle Çeriç’in konuşması merhum Aliya İzzetbegoviç’in İKÖ’de İslam ülkeleri temsilcilerine yapmış olduğu konuşmanın bir benzerini oluşturdu.

Kaydetmemiz gereken bir diğer noktada Çeriç’in politikacıların din adamlarına karışmalarına, onların yerine konuşmalarına karşı çıkmış olmasıdır. Bununla birlikte Çeriç, din adına konuşma yetkisine sahip olacaklar için bir standardın olması gerektiğini ve bu standardın da mümkün olduğunca yükseltmenin fayda sağlayacağını da ifade etti.

Çeriç’in akıcı, düşündürücü, ateşleyici konuşması sempozyumun kazanımları arasında yer aldı. Bizim açımızdan sakıncalı olan ise konuşmadaki daha önemli yerlerin atlanarak sadece ‘Türkiye bizim anamız” sözünün bayraklaştırılması ve diğerlerine yer verilmemiş olmasıdır. Bu noktada, sempozyumun kitaplaştırıldığı yönündeki bir savunmanın makul olmadığı kanaatindeyim. Zira sempozyumun kitaplaştırılmış olması ve bunun hazır bulunanlara dağıtılması önemli bir husus olsa da, sempozyum tebliğlerinin dışında kalan, irticalen gelişen konuşmaların ve konuların da olduğu ve bunların Türkiye gündemine olduğu gibi girmesi gerektiğini kabul etmek gerekir. Aksi halde konuşmacıların gerçek gündemlerini ve fikirlerini aksettirirken hataya düşmüş oluruz ki, bu da en azından, kamuoyunun yanlış yönlendirilmesine sebep olur. Arnavutluk Müslüman Toplumu lideri Selim Muca’nın konuşmasından bir kısım bu hususa örneklik teşkil edebilir. Şöyle ki;

Selim Muca sempozyum kitabında yer alan tebliğinde belirtilen hususları söylemekle beraber Türkiye’den kimi grupların Arnavutluk’taki çalışmalarının orada tefrika sebebi olduğu yönünde bir şikayette de bulunmuştur ki, bu, bize hitap eden bir uyarıdır. Yine bu, ‘anamız’ın da kendini sorgulama yükümlülüğü olduğuna da bir işarettir.

Balkanlardaki dini yapılanmayı tam olarak bilmeyen, Balkan Müslümanlarının tarihi perspektifine vakıf olmayan, onların mevcut halde siyasi yapılanmalar içindeki konumlarını hakkıyla tespit edemeyen Türkiyeli sivil toplum kuruluşları, İHH dahil, onları bizdeki cemaatler ve diyanet teşkilatı ile kıyas etmekte ve onlara bunun gereğiyle davranmaktadırlar. Hal böyle olunca, Balkan Müslümanlarının temsilcilerinin bazı sözleri kamuoyuna yansıtılmamakta, belki de bu sözlerden gizli bir rahatsızlık duyulmaktadır. Misalen, Bulgaristan başmüftüsü Mustafa Aliş’in sempozyumun soru-cevap kısmında söylediği, “Bizim için dinin içinde ve dışında diye bir şey yoktur. Bizim için her şey dinin içindedir” sözü onu bizdeki Diyanet İşleri Başkanı ile kıyaslayan mantalite için sakıncalı bir söz olmalıdır ki bu yaklaşımın yansıtılmasından imtina edilmiştir. Nitekim, konuşmacıların serbestçe fikirlerini ifade ettiği ve taleplerini dile getirdiği bu bölümde oturum başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, kibar bir şekilde Türkiye’deki Diyanet İşleri Teşkilatı’nın farklı yapısını ve misyonunu hatırlatmıştır.

Karadağ’dan katılan başmüftü yardımcısı Ömer Kajoshi, Karadağ Müslümanlarının iki ana unsuru bulunduğunu ve bunların Boşnaklar ile Arnavutlar olduğunu dile getirerek, kavmiyetin bir önemi olmadığını, Müslümanların birlikte çalışabileceklerine dair somut bir misal aranıyorsa Karadağ’a bakılması gerektiğini ifade etti. Vakıa, Karadağ’da Boşnaklar ile Arnavutlar arasında güzel bir uyum mevcut. Bu, İslami faaliyetlere de yansımış halde. Yine, Karadağ’a ayrı bir devlet olma yolunu açan referandumda Müslüman azınlık hayati bir öneme sahip olmuştu. Müslümanlar bağımsız / müstakil bir devletten yana oy kullanmış ve bu Karadağ ile Sırbistan’ın oluşturduğu Yugoslavya’nın her anlamıyla tarihe gömülmesine sebep olmuştu. Kajoshi’nin; bizim için kavmiyet önemli değil, başmüftümüz Boşnak, ben Arnavut’um (Arnavutça konuşuyorum) ve biz İslam milletindeniz, yönümüz Kabe ve bu yolda ilk istasyonumuz İstanbul’dur, sözleri salonda büyük takdir topladı.

Sempozyuma Kosova’dan katılan Kosova Müslüman Forum başkanı Fuad Ramiqi ise Balkanlar, Avrupa ve Türkiye ekseninde yaptığı konuşmasında Avrupa’da gelişen güvenlik algılayışından ve Avrupa yolunda ilerlemeye çalışan Türkiye için Balkanların öneminden bahsetti. Ramiqi, Balkanlarda etkin olamayacak bir Türkiye’nin Avrupa içinde de bir anlam ifade edemeyeceğini, Balkan coğrafyasındaki etkinliğin yeni güvenlik konseptinin de gereği olduğunu ifade etti. Ramiqi asker kökenli bir Müslüman Arnavut. Kosova Savaşı’ndan evvel Bosna Savaşı’nda Boşnak ordusunun teşekkülünde görev almış. Kosova Savaşı’nda da bakan yardımcısı düzeyinde görev aldığı gibi cephede de hazır bulunmuş. Savaştan sonra siyasi faaliyetlere iştirak etmiş. Ramiqi, sempatik ve mütevazı görünüşü ile ilgi çekici bir portre sergiliyordu. Kendisi ile yaptığımız sohbette bizzat savaşın içinde yer alan bu kişiye Kosova Savaşı’nı sorduk. Bize, “Emrimdeki bir cephede 1600 askerimiz vardı ve bunların yalnız 416’sına silah bulabilmiştik. Tank ve top atışlarına, ağır makineli silahların cepheyi baştan sona taramasına rağmen bu insanlar orayı terk etmemişlerdi” dediğinde bu konuda başkaca soracak bir şeyin olmadığını hissetim.

Kosova’dan bir diğer misafir ise Ajni Sinani idi. Orta düzeyde Türkçe ve İngilizce bilen bu katılımcı Kosova’daki misyonerlik faaliyetleri hakkında bilgi verdi. Ajni Sinani’ye göre Batının birçok alandaki üstünlüğü ile desteklenmiş bu yeni dalga karşısında Müslüman Dünya günü kurtaracak faaliyetlere bel bağlamış haldeydi. Kosova’daki misyonerlik faaliyetlerinin hedefinin anlaşılması için şu sloganı kaydedebiliriz: Yüzyıl sonra Katolik Kosova!

Sempozyumun faydalı bir yanı birbirini tanıyan birçok insanın bir araya gelmiş olmasıydı. Bu vesile ile ben de, Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’dan tanıdığım Müslümanlarla bölge hakkında değerlendirmeler yapma imkanı buldum. Onlara sempozyum hakkındaki fikirlerini, bundan sonraki beklentilerini sordum.

Misafirlerin hepsi Türkiye’ye gelmiş olmaktan memnundu. Ne var ki, sempozyumun müspet sonuçlar doğuracağı hususunda birçoğunun kuşkuları vardı. Mesela, Kosova’dan bir misafir, “Biz buna alışığız. Yirmi yıldır bu böyle. Sadece konuşuluyor. Allah büyük” diyor ve fazlaca ümit bağlamak için erken olduğunu söylüyordu.

Bazı misafirler katılımcıların iyi insanlar olmakla birlikte, sempozyumun ilan ettiği amaçlarla tam örtüşmediğini söylediler. Onlara göre, katılımcılar arasında tarihçilerin olmaması sempozyumun amaçlarını gölgeler haldeydi. Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’tan bazı isimler zikredildi ve bunların eksikliğinin hissedildiği söylendi.

Bunlardan ayrı olarak, misafirler her ne kadar Türkiye’nin ve İHH gibi sivil toplum kuruluşlarının samimiyetine inandıklarını söyleseler de, Türkiye’nin bölgeye diplomatların at gözlüğünden ve STK’ların da salt kendi perspektiflerinden baktıklarını ve bölgede yaşanan gelişmeleri hakkıyla değerlendirecek bir derinlikten yoksun olduklarını dile getirdiler. Yine konuşmalarımız arasında hissettiğim bir rahatsızlık da, bölge Müslümanlarının Türkiyeli kuruluşların ‘kurtarıcı havariler’ haleti ruhiyesi içinde hareket ettiklerini dillendirmeleriydi.

Türkiye’nin TİKA ve sair kuruluşlar aracılığıyla bölgeye hizmet götürürken öncelikle insanlara değil de taşlara, binalara yatırım yapmasını anlayamadıklarını dile getiren misafirler bunu birkaç örnekle delillendirdiler. Bunlardan birisi Müslümanlara ait ciddi gazete, dergi, radyo ve televizyonların olmaması iken bir diğeri ortalama Müslüman aileye hitap edecek eğitim kurumlarının bulunmaması, bunlar için yatırım yapılmaması olarak gösterildi.

İHH’nın ve Bayrampaşa Belediyesinin tüm samimi niyet ve gayretlerine rağmen onların bölgede verdikleri iftar ve dağıttıkları kurbanın sanıldığı kadar büyük etkisinin olmadığını anlatan misafirler bu çalışmaların ancak gidilen şehirlerde duyulabildiğini, Müslümanların çalışmalarını yansıtan bir iletişim ağının olmadığını ve böylelikle yapılan işlerin lokal etki yarattığını söylediler. Onlara göre bunlar tümden faydasız olmamakla birlikte bölgedeki akışı durdurmak ve geri çevirmek için uygun olmayan araçlardı.

Türkiyeli yardım kuruluşlarının bu tür faaliyetleri ile ilgili olarak birkaç farklı algının bulunduğunu belirtmem gerekiyor. Birincisi, yardım faaliyetlerini hiçbir kayıt olmaksızın destekleyenler. Bunların kahir ekseriyeti Türkiye’de yaşıyor ve destekleme gerekçelerini, ‘Hiçbir şey yapamıyorsak bile bir selam gönderiyoruz’ cümlesi ile özetliyorlar. İkinci grup, yardım faaliyetlerinin yetersiz veya yanlış yerlere yönlenmiş olduğunu söyleyenler. Bunların birçoğu yardım edilen bölgelerde yaşıyor. Bu serzenişin sebepleri arasında yardım dağıtımında farklı kuruluşlarla işbirliği yapılması da geliyor. Üçüncü bir grup ise senede bir iki defa yardım dağıtıp gitmenin bu kuruluşları Müslüman halkın acılarından kendilerine paye çıkarmaya çalışan gruplara dönüştürdüğünü söylüyor. Belki hakikat bu üçünün de dışında bir yerdedir.

Tüm bunlardan sonra diyebilirim ki, Balkan Sempozyumu katılımcılardan, anlatılanlardan, talep edilenlerden ayrı olarak önümüze şu soruyu bırakarak noktalandı: Müslüman aklın, kimliğin, azmin, gayretin, kardeşliğin, her türlü bağımlılıktan ari bir duruşu, programı, talebi mi olacak, yoksa, Türkiye’nin Müslüman birikimi başat politikaların koşucusuna mı dönüşecek?

“Türkiye bizim anamız” sözüne sarılanlar bu soruya makul bir cevap vermeliler.