Translate

9 Mayıs 2010 Pazar

SİYONİSTLER NE YAPSIN

Gürkan BİÇEN
Amira Hass’ın “Filistin’de Yasaklar Altında Hayat” isimli makalesini okuduğumda yıl 2007 idi.[i] Yazar, uzun bir liste sıralıyor ve bir Filistinlinin öz vatanında sahip olduğu hareket serbestisinin sınırlarını gösteriyordu. Siyonistler buna özetle “Seyahat Güvenlik Kuralları” diyorlar. Bu kurallara riayet etmemenin en basit neticesi bir gün boyunca kontrol noktasında bekletilmeniz ve bir noktadan diğerine geçemeden evinize geri dönmenizdir. Ama her zaman bu kadar şanslı olamayabilirsiniz. Böyle bir durumda güvenlik noktasında alıkonulur ve akabinde uzun bir süre haber alınamayacak bir şekilde göz altına alınırsınız. Çok zaman göz altına alınma sebebiniz size ve yakınlarınıza bildirilmez. Seyahat güvenlik kurallarına uymadığınız söylenir, o kadar.

Seyahat güvenlik kurallarının sabit olduğunu da düşünmeyin. Zira siyonistler bu kuralları da birçok kez değiştirmekte, keyfe keder birçok yeni düzenleme yapmaktadırlar. İlk olarak bu uygulamaların insani boyutu göz önüne gelse de, siyonist yapının bu tür uygulamalar ile ulaşmak istediği temel amacın ekonomik açıdan yeterli bir Filistin’i engellemek olduğu da söylenebilir.[ii] Amaç her ne olursa olsun Filistin’in bir hücre hayatı yaşadığı gerçeği göz önündedir. Tabii, Filistin halkına yardım etmek için bölgede bulunan yabancıların da.

İzzet Şahin, siyonist yetkililer açısından, Filistin toprakların da bulunan bir yabancı. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, dışişleri bakanlığı döneminde, Filistin’in tapularının bile bizde olduğunu deklare etmişse de siyonistlerin bu söze itibar etmedikleri ve İzzet Şahin’in tapulu malında dolaşmadığını hissettirmek istedikleri anlaşılıyor. İzzet Şahin’i bölgedeki diğer Türk vatandaşlarından ayıran bir husus ise onun İHH Vakfı görevlisi ve Kudüs Üniversitesinde İbranice eğitimi alıyor olması. Bir başka ifadeyle İzzet Şahin Filistin’de siyonistler açısından bile kabul edilmiş kurallar dışında bulunan birisi değil. Uluslararası düzeyde kabul görmüş bir organizasyonun insani yardım çalışmalarını koordine eden ve eğitim için orada bulunan birisi. Ama İzzet Şahin de şu an siyonistler tarafından göz altına alınmış halde.[iii] Öyleyse sorun ne?

Sorunun temelini siyonistlerde değil daha yakında, Ankara’da aramalıyız. Birkaç gün evvel basına yansıyan haberlerde Milli İstihbarat Teşkilatının öncelikler listesinin değiştiği, daha evvel bu listede yer almayan yahut alt sıralarda bulunan bazı kişi, grup ve organizasyonların listenin üst sıralarına çıktığından söz edildi. Bu listenin “Öncelikli takip” sıralamasında bu yıl İHH’nın da yer aldığı belirtildi. Yani Ankara, Tel-Aviv’den önce, İHH’yı tehlikeli organizasyonlar listesine almış oldu. Ankara’nın bu yaklaşımının doğruluğunu bilmesek de, bu, “şuyu vukundan beter” bir haldir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan devraldığı Kızılay’ın üzerindeki şayia bulutunun koyulaştığı yakın geçmişte İHH Türk insanının gönlünü ferahlatan bir organizasyon olmayı başarmışken, bu organizasyonun çalışmalarının Türkiye için tehlikeli kabul edildiğinin duyurulması organizasyonun çalışanlarını riske atmış ve ilk refleksi siyonist yapı göstermiştir.

Belki istihbari faaliyetin ve bir istihbarat teşkilatının niteliği gereği Milli İstihbarat Teşkilatı bu haberleri ne doğruladı ne de yalanladı. Ortada ateş var mı bilmiyoruz ama bir duman Filistin’de tütmeye başladı. Endişemiz Afrika’dan Asya’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya birçok noktada hizmet veren bu insanların alınlarına çalınmak istenen bu lekenin onların kişisel güvenliklerini de tehlikeye atacak olmasıdır. Bugün Filistin’de yaşananların siyonist etkisinde bulunan başkaca bölgelerde de yaşanmayacağını kim garanti edebilir ki? İHH’ya yönelik bu tedhişi kimin başlattığı bilinmese de, kimin bitirmesi gerektiği belli: Ankara

“Sıfır sorun”, ama öncelikle bizimle!


[i] http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=2445
[ii] A. Tayanç GÜNDÜZ, Filistin İsrail Meselesinin Ekonomik Arka Planı Üzerine Bir Değerlendirme (Filistin Çıkmazdan Çözüme), Küre Yayınları, 2003, İstanbul
[iii] http://www.haber5.com/milli-gorus-mitin-takip-listesinde-haberi-71699.aw

27 Nisan 2010 Salı

KABAHATSİZ ORDU YOKTUR

Gürkan BİÇEN
Halkını bir cehennemin içinden çekip çıkaran Aliya İzzetbegoviç “Tarihe Tanıklığım”[i] ismiyle yayımlanan anılarında acımasız bir savaşın yakıp yıktığı Saraybosna’da verilen kayıpları zikrediyor ve akabinde Müslüman önderliğin, savaş içinde dahi, kendisini riayete mecbur hissettiği kurallara ilişkin uzun bir hatırlatma yapıyordu. Cihad bölgelerinin kendine özgü koşulları ile oluşan istisnai halleri kabul etmekle birlikte, ümmetin akil adamlarından olan Aliya’nın tecrübesinin de gözden geçirilmesi gerektiği kanaatiyle hatıratın uzunca bir bölümünü aktarıyorum:

“O zamana dek, Saraybosna cehennem gibiydi. Ne su, ne elektrik, ne gaz ne de yiyecek vardı; ancak, muhtemelen kendi­sini yalnızca acı çekilen zamanlarda gösteren ve daha sonra, işler normale döndüğünde nostalji ile hatırlanan, eşi benzeri görülmemiş bir insanlararası dayanışma söz konusuydu. 42 aydan fazla süren kuşatma sırasında, 1.300'ü çocuk olmak üzere 10.000'den fazla insanın bomba ya da sniper mermileriyle öldü­rüldüğü ve 70.000'den fazla insanın yaralandığı tahmin edilmektedir.

(…)

Ancak, temiz savaş ya da kabahatsiz ordu diye de bir şey yoktur. Tüm savaşlar az ya da çok kirlidirler. Her ne kadar biz elden geldiğince askerlerimize savaş yasalarına uyma ve davranışlarını kontrol etme vazifelerini hatırlatmak için her fırsatı değerlendirdiysek de, zaman zaman işlerin bizim tarafımızda da olması gerektiği gibi gitmediği yönünde haberler geliyordu.

Ağustos başında, Cenevre Konferansı Eşbaşkanları Owen ve Stoltenberg'den, Bosna Ordusunun Doljani köyünde gerçekleştirdiği iddia edilen zulümlerle ilgili bir mektup aldım. Suçlamalar Hırvat tarafından geldi. General Delic'i telefonla aradım ve kendisinden olup bitenlerle ilgili bilgi istedim ve Ağustosta ona aşağıdaki mektubu yolladım:

Birkaç gün önce telefonla, HVO'nun, bizim ordu birimlerimizden birinin Jablanica yakınındaki Doljani köyünde Hırvat milliyetine mensup bazı sivilleri katlettikleri yönünde suçlamalarının araştırılmasını istedim.

Henüz bu konuda herhangi bir rapor almadım ve sizden, beni tahkikatın sonuçlarından haberdar etmenizi ve bunları kamuoyuna açıklamanızı istemek durumundayım.

Lütfen, askerlerimize savaş kanunlarına uyma mükellefiyetlerini hatırlatma konusundaki her fırsatı kullanınız. Ne saldırganları sert bir biçimde cezalandırmakta ne de kamuoyunu bundan haberdar etmekte tereddüt gösteriniz. Bu yolla kaybedeceğimiz hiçbir şey yoktur.


Birkaç gün sonra, Delic bana Bosna Ordusunun Doljani'de zulüm işlediği yönünde herhangi bir kanıt bulunmadığını bildirdi. Delic'in cevabının bir kopyasını, uluslararası bir soruşturma önererek Owen ve Stoltenberg' e yolladım:

Sayın baylar, HVO'nun Jablanica yakınındaki Doljani kö­yünde Hırvat milliyetine mensup bazı sivillerin katledilmiş olduğu yönündeki suçlamalarına atıfta bulunarak, Bosna-Hersek Ordusu Genelkurmay Başkanı'ndan bu suçlamaları so­ruşturmasını ve beni acil olarak sonuçlardan haberdar etmesini istedim. Mektubumun ve General Rasim Delic'den gelen cevabın bir kopyasını (hem Boşnakça hem de İngilizce olarak) size gönderiyorum.

Onun temin ettiği malumat HVO'nun suçlamalarıyla çeliştiğinden, bu olaylara ilişkin gerçeğin tespiti konusunda sizin yardımlarınızı istiyorum. Uluslararası Kızıl Haç'ın ve UNPROFOR'un bu konudaki bulgularına güvenim tamdır. Bu konuda anlayış ve işbirliğinizi esirgemeyeceğinizden eminim.

Owen ve Stoltenberg konu üzerinde daha başka hiçbir şey söylemediler.

Ancak, Doljani'de yapıldığı ileri sürülen zulümlere ilişkin suçlamalar Hırvat propagandasının bir ürünü idiyse de, Grabovica'da Hırvat sivillere yapılan zulüm acımasız bir gerçekti.8 Eylül 1993'te, "Neretva 93" operasyonu devam ederken bir grup askerimiz Neretva ırmağı üzerindeki bu köyde 27 Hırvat sivili katletti. Bu zulmün öğrenilmesi üzerine, General Delic "Neretva 93" harekatını yönetmekte olan Sefer Halilovic'den bir rapor vermesini istedi ancak öyle görünüyor ki bu raporu asla alamadı. Ancak bu trajedinin birçok keyfiyeti, iki ay sonra, 26 Ocakta Saraybosna'da düzenlenen "Trebevic i" askeri ve adli davası bağlamında öğrenilecekti. Adalet Bakanlığı bünye­sinde yer alan Askeri Savcılık Ofisi Saraybosna'daki İsyana ve Suçlara ilişkin Tahkikat sırasında, Grabovica'daki zulüm hak­kında hatırı sayılır miktarda malumat elde etti, ancak suçlama­lar ve yargılama yalnızca Saraybosna vakası için tesis edilmişti. 1997 güzünde, Askeri Güvenlik Bölümü, Grabovica'daki zu­lüm hakkında Saraybosna'daki Kanton Savcılığı'na ceza dava­ları havale etti. Savcılık vakayı ele aldı ve Roma "Yol Kuralla­rı" uyarınca Lahey Uluslararası Mahkemesi'nden şüpheliler aleyhine adli tahkikat başlatmak konusunda mutabakat istedi. Bunun üzerine Lahey Mahkemesi vakayı ve onunla ilgili tüm dokümanları bir bütün olarak teslim aldı.

Bir yıllık kuşatmanın ardından, Saraybosna'da anarşi işaretle­ri kendini göstermeye başladı. Kenti savunmakta olan birimler­den bazıları, askeri disipline ve o zamanlar işinin ehli bir subay ama kişisel cesareti az bir adam olan Sefer Halilovic'in başkan­lık ettiği üst komuta karargahının otoritesine giderek daha az itibar eder olmuşlardı. 1992 Aralık’ında ordu ile Juka Prazi­na'nın komuta ettiği ve Özel Operasyonlar Birimi olarak adlan­dırılan birim arasında açık silahlı çatışma patlak verdi. Komu­tanlar arasında, kentin savunmasının göz ardı edilmesi tehdidi yaratan kıskançlıklar baş gösterdi ve ta en baştan beri polis bi­rimleriyle ordu arasında içten içe süren gizli bir çatışma yaşanı­yordu. Sırplara yönelik kötü muamelelere ve sivillerin cephede siper kazma gibi tehlikeli işler için askere alındığı illegal baskın­lara dair haberler geldi.

(…) Birkaç gün önce (kesin söylemek gerekirse 27 N 1993'te), o tarihte Üst Komuta'nın Kurmay Başkan Yardımcısı olan General Divjak'tan dört sayfalık bir mektup aldım. Mektubunda kendisine yönelik tutumdan ve silahlı insanların Saraybosna vatandaşlarına yönelik davranışlarından yakı ve örnek olarak da şunları gösteriyordu:

(…)

- Sahadaki askeri birimlerin komutanlarının sivillere çok zalimce davranıyor olmaları;

(…)

- Tüm bu vakalarda, 10. Dağ Tugayının komutanı M Topalovic Caco'nun vahşi tavırlarının özellikle öne çıktığı…

Divjak bu kadar açık söylemiyordu ama, mektubundan kendisine yönelik tutumların Sırp oluşundan kaynaklandığı ve kötü muamele kurbanlarının, tamamen olmasa da büyük oranda Sırplar olduğu (her ikisi de Müslüman olan Hajro adındaki terzi ile Mehmedovic Meho ve diğerleri de zikredilmişti) çıkarsanabilirdi.

Merkez Komuta Karargahından Divjak'ın şikayetlerinin açıklamasını elde etmeye çalıştım. Divjak'ın güvensizlik ve şüpheyle çevrelenmiş ve suçlamalarından çoğunun iyi temellenmiş olduğu rapordan açıkça anlaşılıyordu.

Kentte Sırplara kötü muamele edildiğine dair kanıtlanmamış fakat ısrarlı hikayeler her halükarda giderek sıklaşıyordu. Suçlamalar, daha düşük oranda olmakla birlikte, Ramiz Delalic Celo'nun fiili komutanı olduğu (önceden komutan yardımcısıydı) 9. Tugayın askerleriyle de ilgiliydi.

9. ve 10. Tugaylar, kuşatılmış Saraybosna'nın savunmasını kuzey ve güney hatlarının geniş bir kısmını tutuyorlardı Dağ Tugayı Slatina-Grdonj-Pasino Tepeleri hattını tutuyordu 10. Tugay ise Miljacka Nehri üzerindeki meclis binasından Debelo Tepesi ve Colina'ya kadar olan hattı tutuyordu). Bu tugay­lara bağlı askerler kendi ateşli silahlarını savaşın başında getir­mişlerdi ve kendi komutanlarına kuvvetli bir sadakatleri vardı. Bu isyankar insanları ehlileştirmek ve onlara askeri disiplini empoze etmek vahşi atlara eyer vurmaya çalışmak gibi bir şey­di. Komutanlarıyla girişilecek en ufak bir restleşme, tugayın tü­müyle bir çatışmaya ve onların hatları terk etmesine yol açabilirdi. Azami dikkatle ilerlemek elzemdi.

2 Temmuz 1993'te, 9. ve 10. Tugaylardan bazı adamlar Vi­jecnica (Belediye Binası)'dan Skenderija'ya kadar Miljacka üzerindeki bütün köprüleri ve kentin doğu kesimi boyunca tüm polis merkezlerini bloke ettiler.

Delta Biriminin komutanı Dino Aljic'in sadık adamları ara­cılığıyla gece boyunca pazarlık yaptım ve isyancı subayların kışlalarına ve kendi hatlarına geri çekilmesini sağlamayı başar­dım. Ancak, bu durumun tekrarlanmamasını garantilemek üze­re gereken her şeyi yapmaya ve nihai olarak da kenti savunan birimler arasında nizami bir düzen tesis etmeye karar verdim.
Ertesi gün, Ordu Komutanı Delic'i ve Polis birimlerinin ba­şında olan İçişleri Bakanı Alispahic'i ofisime çağırdım. Onlara, ihanet içindeki bu iki tugayın keyfi davranışlarına son vermek üzere bir plan hazırlamalarını söyledim.
Bu çok nazik ve riskli operasyonun hazırlıkları beklediği­mizden çok daha uzun sürdü. Çok daha güçlü bir düşman tara­fından sarılmış olan bir kentte, kendi birimlerimize karşı silahlı bir harekat yapmamız gerekiyordu.

(…)

SDA'nın İcra Kurulu, 23 Ekim 1993'teki oturumu sırasında ordudaki kanunsuzluklar hakkında bir beyanat yayınladı. Be­yanatta şunlar söyleniyordu:
SDA İcra Kurulu, Demokratik Eylem Partisi'nin Bosna Hersek halklarının savunma kapasitesini güçlendirme görev ve sorumluluğuna dayalı olarak ve Saraybosna'da halihazır­daki askeri ve güvenlik durumun ışığında, Bosna-Hersek Ordusu 1. Kolordusuna bağlı muayyen birimlerde önderlik ve komuta sisteminin bir süredir ciddi tehdit altında bulunduğu bilgisine ulaşmıştır. Bu durum, doğrudan savaş misyonlarının icrasındaki etkinliği sorguya açık hale getirmekte ve Bosna-Hersek Ordusu ile halkın saldırgana karşı verdikleri bu zorlu mücadeledeki gayretlerinin altını oymaktadır. Silahlı kuvvetler mensupları arasındaki suç ve keyfi davranış vakaları da giderek daha fazla belirginlik kazanmaktadır. Saraybosna'daki muayyen birimlerde yer alan bireyler, hukuksuz davranışlarıyla bu birimlerin kentin kahramanca savunulması sırasında edindikleri iyi üne de zarar vermektedirler. Bu itibarla, SDA İcra Kurulu, yetkililere, en çok da Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı ile Bosna-Hersek Ordusu Üst Komuta Merkezine durumu yeniden gözden geçirmeleri ve kanun ve düzeni tesis edecek adımları atmaları ve bu suretle ordularındaki ve devletlerindeki insanların sarsılmakta olan güvenini yeniden kazanmaları çağrısında bulunur. Yalnızca organize ve senkronize bir savaş başarıya ulaşabilir ve savaş ve savaş hali, başına buyrukluk ve hukuksuzluk için bir mazeret olamaz.

Cumhurbaşkanlığı'nın operasyon kararının alınacağı oturumu, operasyonun gizliliğini korumak amacıyla 25 Ekimde gece yarısından hemen önce toplandı. Harekatın 26 Ekimin ilk saatlerinde başlaması planlandı.
Bu oturumda, Musan Topalovic ve Ramiz Delalic'in 9. ve 10. Tugaylardaki komuta mevkilerinden azlinin emredilmesine ve tutuklanmalarına karar verildi. "Bu kararın uygulanması için, gerektiği takdirde, zor kullanılmasına izin verilmiştir" deniliyordu, Başkanlığın emrinde.
Saraybosna, 26 Ekimde gözlerini tam bir sessizliğe açtı.
Şans eseri bombardıman da yoktu. Kosevo'daki Katolik mezarlığının karşısındaki binalara konuşlanmış olan 9. Tugayın bir kısmı sabah saat yedide kolaylıkla teslim oldu. Romanijska So­kağında kalan diğer kısmı ise, akşamüstü geç saatlere kadar direndi. Dr. Haris Silajdzic ve Bakir Alispahic, dört bir yandan kuşatılmış olan üsse gittiler ve Ramiz Delalic'i daha fazla direnmenin anlamsızlığına ikna ettiler. Musan Topalovic Caco, rehin aldığı çok sayıdaki siville birlikte Bistrik'teki gece üssünde barikatların ardına çekildi. Uzandığı yerde dikkatsiz polisleri bekliyor ve onları birer birer öldürüyordu -bunlardan toplam do­kuz tanesini öldürdü. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Binayı ha­vaya uçursak, bu, çoğu kadın ve çocuklardan oluşan, çevredeki evlerden aceleyle toplanmış 40-50 kadar rehinenin ölümü anla­mına gelecekti.

Gecenin erken saatlerinde, Cumhurbaşkanlığı danışmanla­rından biri olan Jusuf Pusina'yı, Caco'yu teslim olmaya ikna edip edemeyeceğini görmek üzere yolladım. Caco reddetti ve Pusina bize, onun öldürdüğü ve cesetleri avluda sıralanmış olan polislere dair haberleri getirdi.
Rehinelerin ıstırabı sürdü. Caco'yu telefonla aradım ve ona, saat 11.30'da kendisinin de gayet iyi tanıdığı Jusuf Pusina ile benim korumalarım Haris Lukav ve Osman Mehmedagic'in kendisi için geleceklerini söyledim. Aynı zamanda, ateş açma­masını, Komuta Merkezine götürüleceğini ve kendisine yasala­ra göre muamele edileceğini de söyledim.

Gece yarısına doğru Caco ve emrindeki adamlardan bir kıs­mı direnmeksizin teslim oldular. ı. Kolordunun Cure Cakovica Sokağındaki (şimdi Ali-pasina Sokağı) komuta merkezine gö­türüldü. Orada, öldürdüğü polislerin arkadaşlarının fıziksel sal­dırısına uğradı. Linç edilmesi yönünde ciddi bir tehlike vardı. En kötüsünü önlemek için, Bölge Hapishanesine nakledilmesi niyetiyle bir arabaya tıkıldı. Yolda, araba Kosevo Sokağı bo­yunca yol almaktayken, Caco aniden kendini kurtardı, araba­nın kapısını açtı ve kaçmaya çalıştı. Muhafızlar ateş açtı. Resmi rapor buydu.

Sabahın ilk haber yayınında, TVBiH'in spikeri Caco'nun önceki gece tutuklanmış ve kaçmaya çalışırken öldürülmüş ol­duğunu bildirdi.

Soruşturma yapılırken, 9. ve 10. Tugaylardan 150 kişi ne­zarette tutuldu. Çoğu kısa sürede salıverildi ve Trebevic ve Grdonj'daki cephe hatlarına gönderildi. 18 tanesi cinayet ve si­lahlı ayaklanma ile suçlandı ve yargılandı. Kentte kanun ve ni­zam yeniden hakim oldu. Artık tehdit yalnızca tepelerden geli­yordu.”


Direniş cephelerinde yer alanların muzafferiyeti için dua ediyor, namluların ucuna koydukları hayatları ile yükselttikleri davanın, düşmanın propaganda savaşı karşısında, şüpheli hale gelmesine yol açacak fiillerden uzak duracaklarını umuyoruz.

“Allah her şeyi aslıyla bilir, ama siz bilemezsiniz.”[ii]



[i] Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, Ekim 2003, İstanbul
[ii] Bakara Suresi 232.ayet, Muhammed Esed meali

7 Mart 2010 Pazar

İRANLI MİSAFİR

Uluslararası bir toplantı sebebiyle İstanbul’a gelen bir dostumu kaldığı otelden alarak havaalanından yolcu etmek için gittiğimde hasbelkader bir İranlı ile tanıştım. İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığında çalıştığını öğrendiğim bu şahsı da aracımıza alarak havaalanı yolunda ilerlemeye başladığımızda az sonra başlayacak ve yaklaşık yirmi dakika sürecek olan bir münazaranın kıyısında olduğumu elbette bilemezdim.

Arnavut dostum selam sabahtan sonra İranlı misafire dümdüz bir soru yöneltti: “Musavici misin, Ahmedinejatçı mı?”. Ben bu yersiz sorunun nereden icap ettiğini düşünürken, o, İranlı misafiri cevap vermesi için sıkıştırıyordu. İranlı misafir ikisinden de yana olmadığını söyleyince Arnavut dostum Hamaney’den yana olup olmadığını sordu. İranlı misafir buna da müphem bir cevap verince ben “Velayeti Fakih hakkında ne düşünüyorsun?” demek ihtiyacı hissetim. Bunun üzerine İranlı misafir bu kurama inanmadığını söyledi. “Öyleyse, İmam Humeyni ile de aran iyi değildir o zaman” dedim, ister istemez. Sükut etti.

Ben bazı vesilelerle Musavi taraftarı İranlılardan Musavi’nin dillendirdiklerini duymuştum. Madem ki böyle bir ortam oluşmuştu bu misafire de sormanın abes olmayacağını düşünerek “Musavi ne anlatıyor, projeleri neler?” diye sordum. İranlı misafirimiz Musavi’nin İran’ı ekonomik olarak kalkındıracağını, İran’ın parasını öncelikle İran için kullanacağını, İran halkına hak ettiği refahı sağlayacağını ve bunun gibi şeyleri anlattı. Lafın burasında Arnavut dostum İranlı misafire aylık kazancının ne kadar olduğunu sordu. İranlı misafir ayda 700 Amerikan Doları maaş aldığını söyledi. Bu paranın İran’da yetip yetmediğini sorduğumuzda rahatlıkla yettiğini ifade etti. Kendisine aylık ulaşım, elektrik, su, ısınma giderinin miktarını sordum. Cevaben, tüm bunlar için ödediği paranın ayda en fazla 50 Amerikan Doları olabileceğini söyledi. Tahran’da yaşadığını öğrendiğimiz bu misafire oradaki ev kiralarını ve kiracı oranını da sormayı ihmal etmedim. Tahran’ın kiracılar için pahalı bir şehir olduğunu, Güney Tahran’da kiraların 200 Amerikan Dolarından başlayarak 500 – 600 Amerikan Dolarına kadar yükseldiğini; Orta ve Kuzey Tahran’da ise çok daha yüksek olduğunu anlattı. Ancak Tahran’da yaşayanların asgari %70 -80’inin kendi evinde oturduğunu yani kiracı oranının yüksek olmadığını da belirtti. Yine orada kiracının bir veya iki yıllık kira parasını peşin olarak ödemesi halinde evden ayrılırken ödediği paranın tamamını geri alabildiğini zira ev sahibinin bu parayı işleterek kazanç sağladığını anlattı.

Tüm bunlardan sonra Arnavut dostum İranlı misafirimize İranlıların aç ve açıkta olmamasına rağmen kaynakların İranlılara harcanacağına dair propagandaya niçin itibar ettiklerini, niçin Lübnan ve Filistin’e gönderilen paralara göz koyduklarını sordu. İranlı misafirimiz önce İran’ın güçlenmesi gerektiğinden, Arapların da Filistin’e sahip çıkmalarının lüzumundan, Filistin’in tüm yükünün İran tarafından karşılanmasının haksızlık olduğundan bahsetti. Tüm bunların ardından zaten Filistinlilerin bu toprakları satarak bugünkü problemlerin yaşanmasına sebep olduklarını, şayet onlar topraklarını satmasalardı bugün İsrail’in orada olamayacağını söyledi. İranlı misafirimizin bu iddiasının haksız ve gerçeğe aykırı olduğunu söylüyordum ki, Arnavut dostum, “Tamam, diyelim ki, Filistinlilerin dedeleri yaramaz adamlardı ve topraklarını sattılar. Peki sen Şii’yim diyorsun ve bununla övünüyorsun. Senin için Kudüs kutsal değil mi? Şiiler için Mescid-i Aksa kutsal değil mi? Mescid-i Aksa’nın bir işgalden ve tecavüzden kurtarılması Şiileri ilgilendirmiyor mu? Filistinlilerin dedelerinin sattığı toprakları kurtarmak için İran ne yapıyor ?” şeklinde bir dizi soru yöneltti, yanında oturan İranlı misafire.

İranlı misafirimiz, “İran para veriyor, silah veriyor, lojistik sağlıyor Kudüs için daha ne yapsın?” diye cevap verince Arnavut dostum, “Tamam işte, bunların hepsini Hamaney, Ahmedinejat ve mollalar yapıyor. İran işte bu dediklerini yapıyor ve Siyonist işgalin devamı için çalışanlar İran’ın her nasıl olursa olsun bunları yapmasına engel olmak istiyor.” diyerek mukabelede bulundu. Devamla, “Arapların İslam’a ihanet içinde olduklarını, bir halk olarak da tarihin dışında yaşadıklarını, Müslümanların dertlerine sırt çevirmesi halinde İran’ın da aynı akıbete uğrayacağını, ağır da olsa İran halkının bu yükü sırtlanmak zorunda olduğunu, ümmetin çıkış yolunun burada olduğunu” anlattı.

Havaalanına ulaşmıştık. Ayrılmadan evvel Arnavut dostum İranlı misafire “Tövbe et. Ülkene sahip çık. Oyuncak olma” diyordu. Arnavut dostum İranlı misafirin çocuksu tavrı sebebiyle üzgün ayrıldı Türkiye’den. Sert mizaçlı insanların yaşadığı bir ülkede yetişmesinden olsa gerek, İmam Hamaney’in muhalefeti çok fazla tolore ettiğini düşünüyordu. Bense Müslümanların Türkiye’de yaşadığı onlarca probleme bakıp bu ve benzeri İranlılar için “ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” sözünü terennüm ediyordum.

7 Ocak 2010 Perşembe

Bugün Kilit Taşı İran'dır!

Perde açıldı ve biz uzun bir çalışmanın ürünü olan bir oyunun sahnelerini izlemeye başladık. Konu malum olsa da oyuncular ve dekorun değiştiğini, sahnenin şurasına burasına eklemeler yapıldığını görüyoruz. Tiyatroya renk katan ses ve görüntü efektleriyle zenginleştirilmiş bir oyun: İran’da karşı devrim.
İslam İnkılabı’nın yirminci yüzyılın son çeyreğinde gündeme getirdiği soru, “İslam sadece kendi prensiplerine dayanarak bir halkı ve toprağı yönetebilir mi?” idi. İnkılabın önderi İran devletinin yeni rejimine isim aranırken “İslam” vurgusunun yanında yer alacak herhangi bir kavramı ısrarla reddetmişti. Dönemin cari ideolojilerine atıf yapacak hiçbir kavram “İslam”ın yanında yer bulamamış ve İran devletinin adı “İran İslam Cumhuriyeti” olarak belirlenmişti. Tekliflerden birisi olan “İran Demokratik İslam Cumhuriyeti” ismi o dönemde kabul görmemişti. Batı’nın tarihsel örgüsü içinde oluşturduğu değerlere atıf yapan bu kavram İslam’ın temel değerlerini de tartışmaya açması sebebiyle kabul edilecek nitelikte değildi.
Emperyalist Batı Dünyası İran İslam Cumhuriyeti ile otuz yıldan bu yana yürüttüğü mücadelesinde ambargodan tahmili savaşa ve doğrudan savaş tehdidine kadar birçok yolu kullandı. İslam Cumhuriyeti’nin ortaya koyduğu modelin ağırlık noktası olan Velayet-i Fakih kuramının sağladığı, ülkenin idaresini çeşitli kurumlar vasıtasıyla sağlayan insanları kontrol etme, onları İnkılab’ın değerleri ve amaçları yolunda seferber etme imkanı ve bu imkanın oluşturduğu bütüncül bakış açısı sayesinde İran birçok badireyi atlatmayı başardı.
Haziran seçimlerinin ardından Batı’nın İnkılab’ın can damarına, velayet makamına, saldırdığına ve velayet makamının etkisini sınırlayabilmek için “demokrasi” kavramına çok daha şiddetli bir şekilde sarıldığına şahit oluyoruz. Yürütülen propagandanın büyüklüğünü ve ortamın sadece İran içinde değil, İran’ın çevresindeki ülkelerde de bu harekata uygun bir şekilde hazırlandığını düşünecek olursak İslam Cumhuriyeti’nin ve Müslümanların tarihi bir sınavdan geçtiğini kabul etmemiz icap eder. Bu anlamıyla sorun salt İran içinde değil bilakis bölgenin tümünde ve hassaten “güçlü Türkiye” sevdasıyla İslami ideallerin tümünden vazgeçmiş Türkiye’de aranmalıdır.
Batı’nın propaganda aygıtlarının durmaksızın anlattığı yeni model, “laik, demokratik, Avrupa değerlerine ve serbest piyasa ekonomisine bağlı ılımlı Türk modeli”dir. Asya ile Avrupa’nın yükselen yıldızı olarak lanse edilen Türkiye, dışişleri bakanının ifadesiyle, çatışmalardan uzak, hiçbir siyasi aktör arasında taraf tutmayan, bölge ve İslam Dünyası ile ilişkileri geliştirmeyi Batı’ya karşı bir kart olarak elinde tutmayı düşünen bir profil çizmekte ve bu profil uluslararası emperyalist sistemle gerçek bir çatışma içinde olan İslam Cumhuriyeti’nde de ilgiyle takip edilip taban bulmaktadır. Tahran sokaklarına dökülen göstericilerin hepsinin İslam’a düşman olduğunu söylemek mümkün olmasa da bu insanların son beş senedir yaldızlanan Türk modelinden etkilenmediklerini söylemek de mümkün değildir.
Ak Parti iktidarı eliyle yürütülen süreç, ülke içinde bir hesaplaşmayı sağlıyor olsa da, hesaplaşmanın tarafı olarak Müslüman zihniyet yerine laik, demokratik, liberal düşünceyi koyması sebebiyle Müslümanların İslam’ın temel kavramlarından uzaklaşmalarına ve temel kavramlara yapılan atıfları şüphe ile karşılamalarına yol açmıştır. Bugün Türkiyeli Müslümanların gerek kendilerine ait gerekse ümmetin tamamını ilgilendiren meseleleri konuşurken İslam’ı referans olarak göstermek yerine sıklıkla, Batı temelli demokrasi, laiklik ve insan hakları kavramlarına atıf yaptıklarını görüyoruz. Bu sürecin İran İslam Cumhuriyeti açısından etkisi, asgari, entelektüel düzeyde yalnızlaştırılması olmuştur. Bir başka ifadeyle, İran, İslam’ın temel değerlerini İslam’ın diliyle savunma konusunda Türkiyeli Müslümanlar tarafından yalnız bırakılmıştır.
İran’ın yalnızlaştırılmasına yönelik bu sürecin Türkiye’deki sonuçlarını görmek isteyenler köşe yazarlarımızın son altı ay içinde yazdıklarını yeniden gözden geçirebilirler. Yine MazlumDer gibi ağırlıklı olarak Müslümanların oluşturduğu bir tabana sahip organizasyonların İran İslam Cumhuriyeti’ni haksız yere kınayan açıklamalarına bakabilirler. Türkiyeli Müslümanların “demokrasi şehitleri” ürettiği, Müslüman zihnin yerle bir olduğu bir dönemde kuşatma altındaki İran halkının bundan etkilenmesi normal karşılanabilir. Ne var ki, yadırganması gereken, İnkılab’ın katlandığı zorlukları ve dayandığı temel değer ve dinamikleri bilenlerin İnkılab karşısında aldıkları tutumdur. İran’ı salt ulus devlete çevirecek söylemlere kucak açan bu kalemşorları “Direniş” cephelerini her açıdan kuşatma çabasındaki emperyalizmin amacına, istemeden de olsa, hizmet ettiklerini fark ettirebilmek, onları bu post modern dünya rüyasından uyandırabilmek için daha ne yapmamız gerekiyor?
İran İslam Cumhuriyeti’nde Velayet-i Fakih müessesini yetki ve süre yönünden tartışmaya açmaya çalışan kalemşorlar Müslümanların dünya halklarına sunduğu farklı modelin bu olduğunu görmeliler. Müslümanların ilahi hükümleri, değerleri, hadleri tartışmaya açacak sistemlere ihtiyaç duymadıklarının, zira Batılı anlamda bir değerler skalasına sahip olmadıklarının, fahşaya, fitneye ayrılmış bir özgürlük alanı tanımadıklarının ve bunlara bir özgürlük alanı tanımak zorunda olmadıklarının ayırdına varmalılar. Velayet makamını demokratik cumhuriyetlerdeki cumhurbaşkanı düzeyine indirecek, onun Müslümanlar nezdinde ve Allah’a karşı olan sorumluluğunu anlamsızlaştıracak söylemlerin Müslümanların iddialarından yüz çevirmek anlamına geleceğini ve bu yüz çevirişin dünyevi ve uhrevi sonuçları olacağını bilmeliler.
Öyle ise, tarihin yeni bir kırılma noktasında bize düşen, bakışlarımızı, neonlara çıkmış yaldızlı laflara değil, hakikatin ta kendisine çevirmektir: Bugün kilit taşı İran’dır!

8 Aralık 2009 Salı

Revaklar Yemen'e Kurulsun

Yemen devleti ile Zeydi Müslümanlar arasında katliama dönüşmeyen bir sürtüşme boyutunda kalmış olsaydı son bir ayda yaşananlar için, “Bunlar Yemen’in iç işleridir ve Yemenliler bu meseleyi kendi aralarında halledebilir”, diyebilirdik. Ancak meselenin salt Yemen devleti ile uyrukları arasında bir mesele olmadığı, ümmetin bir bölümünün katliama tabi tutulması (1) yoluyla mezhebi çatışmaların önünün açılmak istendiği, egemen bir devlet olarak kabul edilen Yemen’e Suudi Arabistan’ın taarruz etmesi (2) ve buna Yemen’in rıza göstermesi ile açığa çıkmış haldedir. (3)Suudi Arabistan’ın Yemen topraklarına yönelik saldırısının gerekçesi Husilerin silahlı unsurlarının Suudi Arabistan sınırını geçmiş olmaları olarak gösterilmiş ve Husilerin Yemen içlerine sürüldüğü açıklanmıştı. Egemen bir devletin, sınırları hakkında tartışma bile olsa, kendi toprakları olarak ilan ettiği bölgeyi askeri olarak savunmasının hakkı olduğunu kabul etsek dahi, askeri müdahalenin sınırının tecavüzün önlendiği nokta olduğunu da söylemek zorundayız. Bir başka ifadeyle, Suudi Arabistan kuvvetleri Husilerin silahlı unsurlarını Suudi Arabistan topraklarından çıkardığında bu operasyon bitirmeli ve Yemen içindeki çatışmayı Yemen’in iç işi olarak görmeliydi.Suudi Arabistan ve Yemen, Yemen halkının bir kısmı üzerinde ortaklaşa bir askeri operasyon yürütme hususunda fiilen anlaşmış olduklarına göre artık mesele, Müslümanlar açısından, Yemen’in bir iç meselesi olmaktan çıkmış ve diğer Müslümanların da söz söyleme hakkının doğduğu bir hale dönüşmüştür. Kaynağını Kuran’dan (4) alan bu hak, ümmetin akil adamlarına ve akabinde güç sahiplerine Müslümanlar arasındaki çatışmalara son vermek için faaliyete geçme yetkisini de vermektedir. Bu yetkiye sahip olanlardan bazıları açıktan seslerini yükselttiler ve çatışmaların durdurulmasını, Suudi Arabistan’ın kendi sınırlarına dönmesini istediler. (5) Mısır’dan, Suriye’den, Lübnan’dan, İran’dan yükselen sesler arasına, maalesef, Türkiye’den duymak istediğimiz ses halen –gerektiği düzeyde- (6) katılmış değil: Saadet Partisi.Türkiye’nin dümenini Saadet Partisi’nin tutmadığının bilincinde olduğumuz kadar, Türkiyeli Müslümanların ümmet bazında siyasi temsilini sağlayan hareketin Saadet Partisi olduğunun da bilincindeyiz. Bu temsil, bütün değerlerimizin Batılı anlayış karşısında savrulma noktasına geldiği bir dönemde Numan Kurtulmuş’un yeniden yükseltmeye çalıştığı “İslam Medeniyeti” projesi ile her zamankinden daha önemli bir konuma yükselmiştir. Hal böyle olunca, her ne kadar Türkiye kamuoyu Yemen’de olanlar hakkında bilinçli bir sansüre tabi tutulsa da, Türkiyeli Müslümanların bu husustaki siyasi sesi olma vazifesi de Saadet Partisi’ne düşer haldedir.Milli Görüş hareketinin Suudi Arabistan ile olan geçmişe dayalı sıcak ilişkisi, hareketin lideri Erbakan Hoca’nın Kral nezdindeki itibarı Müslümanlar arasında büyümeye meyyal bir fitnenin söndürülmesinde etkili olabilir. Milli Görüş’ten ve Saadet Partisi’nden beklenen bir tarafta yer alması değildir. Ümmetin onlardan beklentisi barışa yönelik bir sesi yükseltmeleri, bunun için harekete geçmeleridir. Bu, siyasi temsil gücüne sahip olmaları sebebiyle Türkiyeli Müslümanlar açısından haklı bir beklentidir. Numan Kurtulmuş bu beklentiye cevap vermeli, tarafları ateşkese ve sulha davet etmelidir. Doğrusu, öyle yapacağını da umuyorum.Saadet Partisi bu vazifeyi ifadan geri duracaksa, Osmanlı Barışı’na yapılan atıfların bir kara mizaha dönüşmesi için, Kabe’nin revaklarının Ankara’ya değil (7) Yemen’e kurulmasını teklif ediyorum.


http://www.kudustv.com/medyaizle.php?haber_id=2305http://haksozhaber.net/news_detail.php?id=11139http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=7261Nisa Suresi 54.ayet, Tevbe Suresi 71.ayet, Hucurat Suresi 9.ayethttp://www.israhaber.com/index.php?haber_id=7233&dil=trhttp://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&ArsivAnaID=54661http://www.velfecr.com/saadet-partisi-nden-suud-katliamlarina-tepki-video-1081-haberi.htmlhttp://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=97813