Translate

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yazık olmuş İHH’ya


Gürkan BİÇEN



Osman ATALAY’ın “Halep,Hama ve İdlip'in gıda ve silaha ihtiyacı var” başlıklı yazısını okuduğumda kendimi, “Yazık olmuş İHH’ya”, demekten alamadım. İHH ve İDSB’nin Suriye meselesinde Türk hükümetinin politikaları doğrultusunda kamuoyu oluşturmakla görevlendirildiklerini, her ne kadar nezaket ziyareti deseler de, bu amaçla Balkan derneğimizi ziyaret eden İDSB heyetinden işitmiştim. O gün, İDSB’nin “Evine ekmek götüren baba kılığındaki hükümet komiseri” olduğunu düşünmüştüm.  
Osman ATALAY’ın  yazısından sonra İHH için ne düşüneceğimi bilemiyorum. Zira Osman ATALAY tıpkı Hakan ALBAYRAK gibi, İHH’nın mütevelli heyetinde yer alan bir isim. Bunun anlamını İHH’nın teslim ve ilan ettiği Vakıf Senedi ile açıklamak istersek Osman ATALAY da refiki gibi,  “Vakıf faaliyetleri konusunda genel politikaları belirler.”, denilen kişiler arasındadır. Anlaşılan Osman ATALAY bir gazetenin köşesine dayanmakla sadece İHH’nın genel politikalarını değil Türkiye’nin dış politikasını da belirlemeye çalışıyor. O da, heyet arkadaşı Hakan ALBAYRAK’a benzer şekilde Türk hükümetine karşı biraz sitem biraz burukluk ve belki biraz da kızgınlık içinde. İstiyor ki, bu ülkenin ve Suriye’nin kaderi, stratejisi derin, hatta dipsiz, bir kuyuya düşmüş dış işleri bakanımız ile birlikte kendi ellerinde olsun. Bunu yaparken mütevellisi olduğu vakfın amacına aykırı hareket etmenin ağır sorumluluğunu da göz ardı ediyor.
Malumunuz İHH bir insani yardım kuruluşu. Vakıf senedine göre amacı, “Nerede olursa olsun sıkıntıya düşmüş, felakete uğramış, savaş, tabi afet vb. sebeplerle mağdur olmuş, yaralanmış, sakat kalmış, aç ya da açıkta kalmış, zulme uğramış bulunan tüm insanlara gerekli insani yardımı ulaştırmak ve bu insanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmemesi için gerekli tüm girişimlerde bulunmak, yoksullukla mücadele ve nitelikli insan yetiştirilmesi maksadıyla her seviyede eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunmaktır.” Senedin bir sonraki maddesi bu amaca ulaşmak için yapılacak faaliyetleri sıralar. Vakfın ne amacında ne de faaliyetleri kapsamında çatışma alanlarında taraflardan birisinin yanında tarafmışçasına yer almak vardır. Onun amacı insani yardımın ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması ile sınırlıdır. Vakıf çatışmanın şiddetini ve süresini arttıracak faaliyetlerden ziyade emniyeti ve güveni sağlayacak ve bu sırada zararı en aza indirgeyecek işlerin yapılması için vardır. En azından öyle olduğunu ilan etmektedir. Ne var ki, vakfın aynı zamanda yazar kadrosundan olan mütevellisi son bir buçuk senede bu amacı tersine çevirmiş haldedir.
İHH’nın siyasi alana fazlaca müdahalesi daha evvel Türkiyeli bazı entelektüeller tarafında da eleştirildi. Kendilerine sınırlarını bilmelerinin herkes için en hayırlısı olduğu konusunda tavsiyelerde bulunuldu. Ancak bu tavsiyelerin dikkate alınmadığı, siyasilerde sık rastlanan “ben bilirim” hastalığının buraya da sirayet ettiği anlaşılıyor. Öyle zannetseler de, ben onların birçok konuda yanıldıklarını düşünüyorum. Bir kısmını daha evvel çeşitli vesilelerle yazdım ve bir kısmını da bir şekilde dile getirdim. Suriye meselesi bu yanılgıların en büyüğü oldu.
       Osman ATALAY veya Hakan ALBAYRAK yahut diğer heyecanlı çocuklarımız yardım kuruluşlarındaki pozisyonlarından ayrılıp bundan sonra “silahlı mücadele ve silah yardımı”nı tavsiye etselerdi daha onurlu ve tutarlı bir iş yapmış olurlardı. Zira bu hikâyede kapı kapı dolaşıp yardım toplayan, kermesler için geceler boyu çalışan ve elde ettiklerini bu insanlara teslim eden kardeşlerimiz onların ya Müslümanları birbirine kırdıran bir çatışmanın tarafı olduğundan ya da İHH’nın vakıf senedinin buna izin vermediğinden habersizdirler. Son ihtimal ise herkes derin bir takıyye ile maluldür ki bu durumda bana, şeksiz, “Yazık olmuş İHH’ya”, demek düşer.


4 Ağustos 2012 Cumartesi

HAMAS’ın açıklaması ve sahtekâr Türkler

Gürkan BİÇEN


Şam’daki Filistinli mültecilerin iskân edildiği Yermuk Kampı’na yönelik saldırının ardından HAMAS tarafından yapılan açıklama ve akabinde gün yüzüne çıkanlar bana Cemil Meriç’i ve Haksözhaber sitesinde İran anılarını yayımlayan Yakup Aslan’ı hatırlattı. Cemil Meriç ve Yakup Aslan isimlerinin birbiriyle ilgisi olmasa da, HAMAS’ın açıklaması sebebiyle oluşan bağlamda her ikisinin sözleri zihnimde yeniden canlandılar. Meriç de, Kaplan da tercüme konusunda bir şeyler söylüyorlardı.

Cemil Meriç, Ali Şeraiti ile ilgili olarak şöyle diyordu: “Şeriati'yi tanıtırken çift ihanet içindeyiz. Genç sosyoloji doktorunu yabancı bir dilden, İngilizceden okuduk. Yoksa genç mücahidin konuştuğu ve yazdığı dil Farsçadır. Eserini bütünüyle göremedik, üstelik okuduklarımızı hülasa etmeye yeltendik. Tercüme, başlı başına bir tahrif; hülasa, tahrifin tahrifi.” Meriç’in tercümeye bakışı açıktı. O, ehil ellerde bile olsa, tercümenin başlı başına bir tahrif olduğunu düşünüyordu. Eminim, kendi adıyla birlikte andığım Yakup Aslan’ın ifadelerini duymuş olsaydı tercümeyi sadece bir tahrif olarak değil, bir cinayet; tercüme faaliyetini suiistimal edenleri ise birer katil olarak tarif ederdi.

Yakup Aslan 25 bölüm halinde yayımladığı anılarının bir yerinde (21.bölümde) her sadık ve samimi okuru dehşete düşürecek bir itirafta bulunuyordu. Aslan, İran Radyosu’nun Türkçe servisinde işe başladığını, burada tercüme yaptığını anlatırken; “İlk günler, haberleri tercüme ettim. Türkçe yayın bir saatlik olduğundan, haberler de kısa tutuluyordu. Yaptığım tercümeleri arkadaşlar gözden geçiriyorlar ve yaptığım ufak tefek hataları bana göstererek her zaman aynı hataya düşmemem için çabalıyorlardı. Kısa bir zamanda hem mesafe kat etmiş hem de içinde bulunduğum sıkıntıları aşabilmek için bir meşgale bulmuştum. Bir de İslam İnkılâbının Türkiyeli Müslümanlara hitap eden bir makamında bulunmak bana heyecan/gurur veriyordu, bu ruhiye içerisinde çalışmanın tadını çıkarıyordum. Yaptığımız tercümelere kendi rengimizi vermeye çalışıyorduk, dolayısıyla kurumsal açıdan sıkıntılar doğuyordu. Resmi bir kurumda bizim militanlığımız, anarşist ruhluluğumuz sürekli gündeme geliyordu. Her defasında üst makamlardan ikazlar alıyorduk ve Farsça metnin dışına çıkılmaması yolunda uyarılarda bulunuluyordu. (…) Tercüme ettiğimiz yazıların aslının seviyesi düşük de olsa, değişik yerlerine müdahale ederek bir düzene sokabiliyorduk. (…) Yaptığımız tercümeler arasında, Türkiye’ye yönelik küçük de olsa bir mesaj sıkıştırabilmek bizi mutlu etmeye yetiyordu. (…) İslam İnkılâbı, bir halk hareketi olmaktan çıkıp devlet olmanın gereklerini yerine getirdiği zaman, bizim uluslararası kural tanımayan değerlerimizle çatışmaya başladı. Bunun boyutları, radyoda okunmak üzere yazdıklarımızın her kelimesini denetim altına almaya ve tercüme niteliğini aşan metinlerden dolayı uyarı almamıza, hesaba çekilmemize kadar genişledi. Biz yine de huyumuzdan vazgeçmiyorduk, Şah döneminden beri radyoda çalışan ve Türkiye’nin Tahran elçiliğiyle içli dışlı olduğunu söyleyen denetleyicinin kolayca anlayamayacağı ifadeler kullanıyorduk. Aslında, her tarafa çekilebilecek kelimeler, vermek istediğimiz mesajı ambalaj içinde de olsa ulaşılması gereken yere ulaştırmamıza yardımcı oluyordu.”, diyordu. Bu açıklamanın İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi yayın organını, bu organdaki vazifesini iyi niyetle bile olsa suiistimal etmiş olmaktan öte bir anlamı olabilir mi? Böyle bir soruya ben ancak “hayır” diyebilirim.

Aslan’ın açıklamalarına benzer şekilde,  kendilerine bir başka yabancı hükümetin ana aktörünün, HAMAS’ın, açıklamalarının emanet edildiği internet sitesinin Türkler tarafından suiistimal edildiğini görüyoruz. HAMAS’ın resmi açıklamasında yer almayan hususlar sitenin Türkçe sayfasını hazırlayan Türkler tarafından bu açıklamaya eklenmiş halde. Bu haliyle Türkler tercümanın sadakat borcunu ihlal etmekle kalmamış, HAMAS’ın emanetini suiistimal etmiş, Suriye’ye yönelik kendi politikalarının HAMAS tarafından da benimsendiği izlenimi vermek istemişlerdir. HAMAS yönetiminin bu tahriften haberdar olup olmadığını bilemem. Sitenin Türkçe sayfasını da kimin hazırladığını bilmiyorum. Sosyal medyada Türkçe sayfanın hazırlayıcısı olarak adı geçen Ahmet Varol’un bu konuda bir açıklama yapması gerekiyor. Şayet Türkçe sayfa ile bir ilgisi yoksa bunu bilmemiz, ilgisi var ise, içine düştükleri bu kötü durumun gerekçesinin anlaşılması için böyle bir açıklama şart.

HAMAS’ın açıklamasının çarpıtılmasına kadar varan bu ruh hali Türklerin karıştıkları işleri şüpheli karşılamamızı zorunlu kılıyor. Tabii, yirmi sene sonra birilerinin anıları olarak okumak istemiyorsak.


20 Temmuz 2012 Cuma

Muharip Kalemler


Gürkan BİÇEN
  
Arnavutluk’un başkenti Tiran’ın kenar semtlerinden birinde, Arnavutluk Müslümanlarından bazıları ile sohbetimiz sırasında bana söylenen, “Gürkan, bizim acılarımız, gözyaşlarımız sizin yardım kuruluşlarınızın ticareti. Onlar yardım kuruluşu adı altında faaliyet gösteren para mafyaları”, sözünün ne anlama geldiğini, bu sözün neye istinaden söylendiğini kavrayabilmem için o sohbetin üzerinden biraz zaman geçmesi ve benim, Türkiye’nin, Türkiyeli yardım kuruluşlarının, Türkiyeli Müslümanların Balkan bölgesine yönelik bakış açısını tecrübe etmem gerekecekti. Bu, doğrusunu söylemek gerekirse, yakıcı bir süreçti.

Kurban Bayramına yaklaşılan bir dönemde yine bu konunun açılması üzerine irice bir yardım kuruluşumuzun “Kurban’da fotoğraf çekilirken dikkat edilmesi gereken hususlar” başlıklı fotoğraf talimatnamesi ile yüzden fazla örnek fotoğrafı gördüm. Bütün bir gecemi zehreden talimatnamede şu ifadelere yer veriliyordu:

- Yardımı alan insanın üst başının durumu ne kadar fakir olduğunu ve yardımın ne kadar önemli olduğunu ortaya koyacaktır.
- Ortam müsait değilse, durumu kurtaracak bir fotoğraf çekemiyorsak o zaman mizansen (kurmaca) fotoğraf kullanabiliriz.
- Çekilen resimlerin doğal ve net olmasına dikkat edilmelidir. Ama doğal çekimde iyi bir kare yakalanamıyorsa mizansen (kurmaca) fotoğraf da çekilebilmeli.
-Kalabalık ve kuyruk görüntüleri varsa dağıtımın yapıldığı noktayı da gösterecek şekilde kadrajlanması gerekmektedir.
- Fotoğraf net olmalı. Yapılan yardımın görkemini ortaya koyacak nitelikte olmalı.
İhtiyaç sahibinin yardımı (paket vs.) alırken yüz ifadesindeki mutluluğu yansıtıyor olmalı.
- Kurban ve yardım dağıtımı sırasında mutlaka insan unsuru olmalı. (küçük bir çocuk, yaşlı bir nine veya dede gibi)
- Kurbanlık hayvanların başında toplanan insanlar çekilmeli. Özellikle çocukların böyle görüntüleri bol bol çekilmeli.
- Kurban kesimi veya et dağıtımı sırasında …… pankartının olmasına da dikkat edilmeli.
- Bol bol çocuk fotoğrafı çekmeliyiz. Çünkü çocukların yüzlerindeki masumiyet, insanları daha fazla etkileyecektir.

Verdiği üç kilo eti “yardımın görkemi” olarak tanımlayan bir anlayışın Balkanların Müslüman çocuklarını kuşe kâğıda basılı broşürlerin, dergilerin sayfalarına ticari meta olarak dizmelerine gönlüm elbette razı olmazdı. Bu kötü anlayışa bulunduğum her zeminde karşı çıktım. Ne var ki, bundan daha kötüsünü de görecekmişiz.

            Suriye’de iç huzursuzluk baş gösterdiğinde Balkan Müslümanlarının (aslında tüm coğrafyanın) çocuklarını pazara çıkaranlar Suriyeli masumların kanını da sömürü konusu yapmaktan geri durmadılar. Bu anlayışın temsilcileri –ki bunlar aynı zamanda bir kısım yardım kuruluşlarının yönetiminde yer alan kişilerdi- dayandıkları gazete köşelerinden Suriye’de masum çocukların katledildiğinden, buna sessiz kalamayacağımızdan, ordunun durumdan vazife çıkarması gerekliliğinden bahsediyor, Suriye sınırına çıkarma yapıyor, kendilerini ve hükümeti sükûnete davet edenleri gaddarlıkla suçluyorlardı. Onlara göre, dün Somali için olan insanlık bugün Suriye için var olmalıydı. Tüm Türkiye’de yürütülen yoğun bir kampanya neticesi Somali için toplanan yaklaşık 500 milyonun ancak 100 milyonunun ulaştırıldığı, 2009 yılında Gazze için toplanan tahmini 80 milyon liranın ise hala Türk bankasında beklediği, Gazze’ye ulaştırılmadığı kimin umurundaydı ki? Suriyeli çocuklara bir SMS yakınlığındaki vicdanlar hakikatin fersah fersah uzağında olduklarının farkında mıydılar?

Bu kalemlere göre Suriyeli masumların katledilmesinin temelinde Türkiye’nin tutarsız dış politikası değil, İran ve Hizbullah’ın Suriye yönetimine verdiği destek yatıyordu. Onlar, Türk Dışişleri Bakanının hayallerine ayarladıkları kalemlerine Esad’ın gidişi için gün saydırırken, Ekim 2011’de Suriye İhvan’ına hükümet yolunu açmak ve İhvan’ı yapılacak reformlarda anahtar konuma taşımak için gayret sarf eden İran’ın çabalarını da baltalamak için çabalıyorlardı.  Türkiye, kuvvetle muhtemel, İhvan’ın kulağına “Esad’ın köşeye sıkıştığını, devrilmesine az bir zaman kaldığını”, fısıldıyordu. Bu telkine güvenen İhvan ise İran’ın iyi niyetli çabalarını reddediyordu. 2012 yılının Ocak ayında The Washington Times gazetesine bir demeç veren Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Faruk Tayfur İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'in Esad ile örgüt arasında bir anlaşma sağlamak amacıyla Ekim ayı sonunda İstanbul'a üç elçi gönderdiğini ancak onlarla görüşmeyi reddettiklerini – bir marifetmiş gibi-  açıklıyordu. Mayıs 2012’de  Türkiye'ye gelen Suriye Müslüman Kardeşler Genel Sekreteri Riyad El Şakfa ise kime hangi gözle baktıklarını açık bir biçimde ortaya koyuyordu: "Suriye'deki devrimin başarısı bütün bölgede ciddi değişikliklere yol açacaktır. Bu sayede İran, Irak, Suriye üzerindeki Hizbullah ittifakının beli kırılacak ve bölge böyle bir beladan kurtulmuş olacaktır." Riyad El Şakfa bu açıklamayı yaptığında Suriye’de bir Anayasa referandumu yapılmış, Baas Partisi halkın ve devletin tek önderi konumundan çıkarılmış, yeni siyasi partilerin kurulmasına izin verilmiş ve muhaliflerin yükseltmeye çalıştığı şiddetin içinde bile olsa Meclis seçimleri yapılmıştı. Ekim 2011’de İran’ın iyi niyetli tüm çabalarını “Stratejik Devridaim”  (doldur boşalt) hayali ile reddeden Müslüman Kardeşler Suriye’de gelişen siyasi süreci de gereğince değerlendirmekten mahrum olmuştur.

Tüm bunlar yaşanırken Suriye’deki kanlı süreci “insanlık”a çevirenlerin kalemşorları Suriye meselesinin arka planını ortaya koymak için gayret gösterenlere de saldırmaktan imtina etmediler. Türkiye’nin sözüne itibar edilen kişileri bu kalemşorların hakaretlerinden masun kalamadılar. Türkiye’nin Suriye politikasını ve bu politikaya destek veren “para mafyaları”nın çabalarını sorgulayanlar bunların çizmeyi aşan ithamlarına muhatap oldular. Bu kalemşorlara göre Türk halkının Suriye’ye saldırma konusunda isteksiz olmasının sebebi sözlerine itibar edilen bu entelektüellerin halkı yanıltmış olmalarıdır. Gazetelerin, dergilerin, internet sitelerinin köşelerinden mütemadiyen söven bu taifeye bir isim bulmak gerekirse, bunlara, “muharip kalemler” diyebiliriz.

Muharip Kalemler’den birisi, kendilerine boyun eğmeyen entelektüelleri “Şebbiha”ya benzetmiş ve onlara “Entelektüel Şebbiha”, demiş. İki de isim vermiş; Ali Bulaç ve Atasoy Müftüoğlu. Bu Muharip Kalem’in zikrettiği iki isimle ölçülecek, kıyaslanacak bir yanı yok. Ama ben bu Muharip Kalem’in cesaretini de sınamak isterim. Kendilerine boyun eğmeyenleri “Şebbiha” olarak karalayan bu Muharip Kalem, Suriye için yanıp tutuşan ve bizi katledilmiş masum çocukların fotoğrafları eşliğinde SMS yoluyla insanlığa davet eden yardım kuruluşlarının Balkanlarda birlikte iş yaptıkları Amerikan muhbirlerinin isimlerini de sorgulayabilir mi?

Halep orada ise arşın burada! Siz sorun, “Yok öyle bir şey”, derlerse ben yazar, aydınlatırım.

23 Haziran 2012 Cumartesi

Asla muteber olmayacağız

Gürkan BİÇEN


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a “haftalar değil günler” tanımasının üzerinden yaklaşık bir sene geçti. Batı Dünyası’nın koçbaşı haline gelen Türkiye’nin de katkıları ile Suriye’de kanlı bir süreç yaşansa da, Esad yerinden edilemedi. Türkiye’nin Batı tarafından Suriye kapısında kullanılmasından duyulan memnuniyet o dönemde en üst düzeyde dillendiriliyor, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül İngiltere gezisinin ardından yaptığı bir söyleşide Türkiye’ye gösterilen itibardan bahsederek; “İngiltere dahil Avrupa ülkeleri Libya'ya gösterdiği duyarlılığı Suriye'ye göstermiyor. ABD Dışişleri Bakanı, 'Arap Birliği ve Türkiye'nin etkisi fazla olur' diyor. Biz başkalarının ne baskısıyla ne de teşvikiyle hareket eden bir ülke değiliz. Ama doğrusu bu aralar bize çok kredi veriyorlar, bundan da memnun oluyoruz. Bize kredi vermekte biraz kıskançtırlar biliyorsunuz.”, diyordu. Cumhurbaşkanının “kredi”den kastının ekonomik destek olup olmadığı belirleyemesek de, Suat Parlar Türkiye’nin Suriye meselesini Batı’dan para koparmanın bir aracı olarak kullandığını ileri sürer. Türk basının muteber (!) kalemleri günlerin, haftaların, ayların dolması ve fakat Suriye’de istenen rejim değişikliğinin silah zoruyla gerçekleştirilememesi ve Türk halkının hükümetin Suriye’ye yönelik anlamsız saldırganlığını sorgular hale gelmesi üzerine suçu yıkacak bir yer buldular: İran

Muhafazakâr bilinen yayın organlarında kalem oynatan “maaşlı” kişiler İran’ın Türkiye içindeki etkisini dile getirip Türk hükümetinin halkı ikna edememesinin sebebini bu etkiye bağlamaya çalışıyorlar. Onlara göre her musibetin başı Şii İran Türkiye’deki uzantıları vasıtasıyla Suriye Baas’ı lehine akıl almaz derecede etkili bir propaganda faaliyeti yürütmekte ve böylelikle Türk halkının Suriye’de yaşananlara hükümetin beklediği yönde tepki vermesinin önüne geçmektedir. Onlar bu iddianın inandırıcı olması için “nasıl olmuş da daha evvel bunu fark edememişiz”, şeklinde ağlanmayı ihmal etmemektedirler. Yine onlara göre İran ve onun Türkiye’deki uzantıları Suriye meselesinde yanlış tarafta durmakta, Rusya’nın Ortadoğu’ya dönmesine ve Amerika’nın bölgedeki etkisinin zayıflamasına sebep olmaktadırlar. Bin dereden su getirerek geveledikleri şey tam da budur: Suriye’de akan kan değil Amerika’nın Ortadoğu’daki etkisinin azalmasıdır mesele.

Bu muteber (!) kalemlerin dikkatlerini çekmek istediğim bir iki nokta var: Her şeyden evvel Suriye konusunda Batı’nın ve Türkiye’nin safında yer almayanların İran’ın yahut bir başka ülkenin uzantısı/ nüfuz ajanı oldukları yönündeki iddianız samimiyetten uzaktır. Zira birbirinden farklı birçok kesim Türk hükümetinin Suriye politikasına karşı çıkmakta, bu politikanın Türkiye’nin menfaatlerini haleldar ettiğini ısrarla vurgulamaktadır. Bunların her birini bir ülkenin hesabına kaydetmeye kalktığımızda, muteber (!) kalemleri de doğrudan Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Batı ittifakı hesabına kaydedebiliriz. Hâlbuki bu “maaşlı” kişiler hakkında böyle demiyor, onların kemikleşmiş mezhepçi, bayrakçı, toprakçı bakış açılarıyla hakikati kaybeden kişiler olduklarını söylemekle yetiniyoruz.

Bu kalemler, İran’ın yahut bir başka ülkenin Türk merkez medyasında yeri olmadığını, İran’ın nüfuz ajanları olarak göstermek istedikleri kişilerin Türk halkının geneline hitap edebilecekleri hiçbir araca sahip olmadıklarını,  içinde muhafazakâr radyoların, televizyonların, gazetelerin ve dergilerin de yer aldığı merkez ve çevre medyanın hükümet politikasına tümüyle destek verdiğini elbette çok iyi biliyorlar. Bu basın yayın organlarını takip edenler İran’ın son bir yıl içinde bu tür kalemlerin şiddetli saldırısına maruz kaldığını ve bunun İran’ın Müslüman halklar nezdindeki itibarının zedelenmesi için yapıldığını görüyorlar. Bu kalemler Türkiye’nin niçin Batı’nın koçbaşı olduğunu izah etmiyorlar ancak İran’ın niçin Türkiye’nin politikalarına boyun eğmeyerek onu zora soktuğunu tartışıyorlar. Onlar bununla da yetinmiyor, tüm kalem sahiplerinin İran’a sövmesini ve Batı-Arap-Türk ittifakının yanında yer almasını istiyorlar. Onların yazılarından izzet ve şerefi bu ittifakın yanında aradıkları anlaşılıyor.

Onlara, Türkiye’nin aldığı/ alacağı kredilerle ilgimiz olmadığını, Türk dış politika yapıcıları gibi günlük ve haftalık planlarımız bulunmadığını, Rusya’nın Ortadoğu’da söz sahibi olmasını okyanuslar ötesinden gelen Amerikan gücünden daha büyük bir tehlike olarak görmediğimizi, İran Türkiye’nin yaptığını yapmadığı sürece ona sırt çevirmeyeceğimizi ve bizi de Büyük Şeytan’ın emrine koşmak için her ne yolu denerlerse denesinler asla bu kalemler gibi muteber (!) olmayacağımızı hatırlatıyorum.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Bülbül lal gül nalân

Gürkan BİÇEN


Zamanın çarkı dönüyor... İşte yine oraya, göz pınarlarının boşaldığı, hasretten kurumuş dudaklardan “Lebbeyk ya Ruhullah” sözünün yükseldiği o ana geldik. “Güzel adamlar güzel atlara binip gittiler” sözü hak oldu ve Kerbela için dövülen sinelere yeni bir kor düştü. Yürekler dağlanıyor, hatıralar canlanıyor, göz aşina olduğu o simayı arıyor. Şimdi ciğerleri kavuran bir hüzün, gözlerin billuruyla yumuşatılmaya çalışılıyor. Cameran’dan akan rüzgâr Harem’i dolduran yüz binlerin ceddin Muhammed’in (as) yoluna sadakatlerini sunuşuna şahitlik ediyor. Geçmişe ve geleceğe aynı kapıdan giriliyor…

On yıl evvelinde, yıllar süren ayrılığın ardından ülkene dönerken, uçağın İran semasına girdiğinde Batılı bir gazeteci, Şah’ı devirmiş birisi olarak ülkene dönmen sebebiyle ne hissettiğini sorduğunda, yalın bir cevap ile yetinmiştin; “Hiç” Sen vatanı İran değil, İslam olarak tanımlıyordun ve bundan dolayı “Hiç” cevabın ümmetin kavimlere/ ulus devletlere bölünmüş bilincinde kocaman bir hiçliğe dönüşmüştü. Ümmetin her şeyi bir hiçliğe dönüştüren bu boş bakışı senin ardından Şeyh Ahmet Yasin’i de ızdıraba sürüklemiş, o da, Filistin’de ölen çocukları, kadınları, yaşlıları ve gençleri bu suspus ve bön ümmete yakıt yapmıştı.

Sen bizden ayrılıp Rabbine yürürken, Tunus’ta Gannuşi de ülkesinden ayrılıyor,  sürgün hayatına başlıyordu. Gannuşi 22 yıl süren sürgünün ardından ülkesine dönmek için Londra’da uçağa binerken sarf ettiği sözlerle doğrusu bize senin yerini/ farkını hatırlatıyordu: “Çok mutluyum. Hem ülkeme hem de Arap dünyasına partimin lideri olarak dönüyorum.” Türkiye’nin Fetullah Gülen’i gibi o da sana benzetilmekten ürküyor, “Bazıları beni Tunus’un Humeyni’si olarak sunuyor ama ben Humeyni değilim. (…) Bizim fikirlerimiz, şu anda Türkiye’de iktidarda olan AKP’nin fikirlerine benziyor. (…) Nahda, 1980’lerde demokrasiyi bir yudumda içti, diğer İslamcılarsa hâlâ yudumluyorlar.”, diyordu.

Sen Amerika’ya “Büyük Şeytan” derken, Gannuşi’nin kendisini benzettiği kişiler ülkelerini Amerikan çıkarlarının özgürce korunduğu bir müstemlekeye çevirmekten imtina etmiyor, on bir yıldan bu yana Amerika ile birlikte katlettikleri binlerce Afgan’ın kanını “Büyük devlet olmanın gereği” olarak açıklıyorlardı. Bu hodbin tabakanın, Cemaluddin Latiç’in belirttiği gibi, Müslümanları aşağılamak, onlara büyüklük taslamak, onlarla yüksek perdeden konuşmak ve çok zaman haddini bilmemekte yarışan bir haleti ruhiye içinde olduğu önemsenmiyordu. Yine bu tabakanın sloganının “Her şey Türkiye için” olduğu da göz ardı ediliyordu. Yahut bu kabul, bu slogan herkesin işine geliyordu.

Şah’ın tarumar ettiği bir ülkeye dönmüştün ve insanlara “İslam İran için değil, İran İslam içindir”, diyordun. Allah’ın ve halkların düşmanı Siyonistlere bir dakika olsun fırsat vermiyor ve onları kıyamete kadar unutamayacakları bir şekilde ülkenden kovuyordun. Senin ardından, bir süre daha zulmettikten sonra, Arapların Şah’ı da devrilip gitti, geride ordusunu, güvenlik kuvvetlerini, gizli servislerini, adalet teşkilatını, ticari bağlantılarını, medyasını olduğu gibi bırakarak. Bugün Mısır’ın İslamcıları Enver Sedat’ın Siyonistleri tanıdığı anlaşmayı, Camp David’i, bir kalemde yırtıp atmaktan korkar haldeler. Onlar, Mısır’ın ulusal çıkarlarından, onurundan, uluslararası anlaşmalara sadakatten bahsediyorlar. Yine onlar, “Amerika hiçbir halt edemez”, demekten korkuyorlar. Onlar da, tıpkı Gannuşi gibi Türkiye’nin Ak Partisi’nin programından uyarlanmış, Siyonistleri ancak bir ulusal güvenlik sorunu olarak gösteren ve Amerika’ya bakışını yardım ilişkisiyle sınırlayan bir programı deklare ediyor, Batı’ya garanti üstüne garanti vermeye çalışıyorlar. Batı’nın İslam Dünyasına yönelik emellerini ve taarruzunu önlemekten ziyade menfaatleri uyuşturmanın peşinde koşuyorlar. Menfaatlerine yönelik bir tehdit olarak algılamadığı için Batı, demokrasiyi yudumlamış bu kitlenin hareketini “bahar” olarak tanımlıyor.

Ey ümmetin hamisi, Müslüman ülkelerin ekseriyeti gasıplar olan idarecileri İnkılab’ın dinamiklerini ve mesajını İran’ın sınırlarında hapsetmek için kâfirlerle işbirliğini sürdürüyor, “Arap Bahar”ının kişilik krizindeki aktörleri belirsizliklerini koruyor olsa bile, biz ümitvarız. Zira Amerika’nın ve tüm işbirlikçilerinin desteğine rağmen Siyonistler, vücuda getirdiğin Direniş karşısında hezimetten kurtulamadılar. Siyonistlerin mukadder sonuna gün sayılırken, Nasrallah’ın söylediği gibi, İnkılab’ın çocukları Araplardan yahut Türklerden destek beklemiyorlar. Onlardan tek istedikleri kâfirlerin safında yer alıp, onlarla birlikte Direniş’e karşı mücadele etmemeleri. Kendi menfaatlerini Direniş’in ümmeti özgürleştirme hedefine öncelememeleri. Bunun aksini de yapsalar, insanların onlara karşı toplanmalarının Direniş’i korkutmayacağını, bunun ancak imanlarını arttıracağını bilmeleri.

Ey Aziz İmam, mücadele ile geçen bir ömrün ahirinde sen, “Baş ağrısı; eziyet, gam ve üzüntü dolu kırılmış bir kalple aziz halkımıza bir sözüm olacak: Ben Rabbime ahd verdim; kusurlarına göz yummakla mükellef olduğum kimseler hariç hatalara göz yummayacağım. Allah’a, O’nun rızasını halkın ve dostlarımın rızasının önüne geçireceğime dair söz verdim. Eğer bütün dünya benim aleyhimde toplansalar Hak ve hakikatten elimi çekmem.”, diyerek gittin; “Birader”inin omzuna ağır bir yük bırakarak. Ne mutlu sana! “Bizi kimlere bırakıp gidiyorsun”, dedirtmedin. Birader’in de, hamalının belini kırabilecek bu yükün altından kaçmadı. İşte, bütün dünya şahit; aleyhinize toplanan o kâfirler güruhunun arzuları onları çöldeki seraba yönelen şaşkınlara çevirdi de, orada hesabı şaşmaz Allah’ı buluverdiler.

Ey bahçemizin bülbülü, suskunluğundan evvel sen, “Benim tarihle işim yok; ben yalnızca Şer’i vazifemle amel etmeliyim. Ben Allah’tan sonra halkıma da gerçekleri uygun bir zamanda kendilerine açıklama sözü verdim. İslam tarihi, büyük insanlarının İslam’a ihanetleriyle doludur. Dikkat etsinler bugünlerde yabancı radyoların büyük bir şevk ve heyecanla yaydıkları dikte edilmiş yalanların tesiri altında kalmasınlar. Allah’tan dileğim odur ki aziz İran halkının bu pir dedesine sabır ve tahammül inayet etsin ve onu bu dünyadan bağışlanmış olarak alsın, ta ki dost ihanetinin acısını bundan daha fazla tatmasın. Hepimiz O’nun razı olduğuna razıyız. Kendimizden bir şeyimiz yok; ne varsa O’ndandır.”, diyordun. Bugün biz, tarihte boy göstermek aşkıyla yanan nice budalanın nice ihanetini tattık. Anladık ki, senin yanına konulan bu madenler sahtedir. Emperyalistlerin çizdiği sınırlara mahkûm ulus devletleri için her şeyi mubah görenlerin sözleri ham hayaller ve İslam’a aykırı iddialardır. Büyük Şeytan’ın sözlerini tekrarlayan bu diller gaflet içindedir. Artık yakin olmuştur ki, İnkılab yoluyla sen, yüzleşmek zorunda olduğumuz hakikatlere açılan bir kapıyı araladın. Müstekbirlerin örtmek için seferber oldukları ancak asla ve kat’a örtemeyecekleri bir kapı.

Bugün sen vuslat âlemindesin.
Bugün sen ceddin ile sohbettesin.
Bugün gözler seni arıyor.
Bugün bülbül lal ve güllerin hasretinle inliyor.