26 Haziran 2011 Pazar
Tarık Ramazan Çamerya’yı bilir mi?
23 Haziran 2011 Perşembe
Fareli köyün kavalcısı
Wolfgang B. Sperlich, Noam Chomsky`in biyografisini konu alan kitabında &`;Dünya`nın iki büyük problemi, Platon`un problemiyle Orwell`in problemidir” der ve devam eder:
“Platon’un problemi, kullanabileceğimiz kanıtlar bu kadar azken, nasıl bu kadar çok şey bilebildiğimizi açıklamaktır. Orwell’in problemi ise kullanabileceğimiz kanıtlar bu kadar çokken, neden bu kadar az şey bildiğimizi ve anladığımızı açıklamaktır.”
Ortadoğu halklarının yükselen sesi bizi her iki problemle aynı anda yüzleşmek zorunda bıraktı. Tahrir Meydanı Mübarek’in gitmesini isteyen halk tarafından doldurulurken, Türkiye’nin entelektüel çevreleri, dış haberler sayfalarının kalemşorları Mısır, Mısır rejimi, Mısır halkı, Mısır muhalefeti hakkında açıklamalarda bulundular. Ortadoğu hakkında sarf edilen sözlerin güncelliğini sorgulayan Oğuz Eser, “Türkiye’de Mısır, Hüsnü Mübarek ve İslami Hareketler üzerine yayımlanmış en son kitaplar yirmi yıl öncesine ait” diyordu. Batılı medya ağının kuşattığı toplumların durmaksızın akan görselliği kanıt olarak telakki etmesi ve fakat aynı oranda hakikatin uzağına düşmesi ise meselenin diğer yanını oluşturuyor.
Ortadoğu’daki halk hareketleri Türkiyeli entelektüel çevrenin gündem oluşturabilen bir güç değil verili gündemi konuşan bir topluluktan ibaret olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Batı dünyasının eğlendirirken uyuşturan ve uyuştururken dönüştüren silahı sinemanın mermilerinden birisinin Suriyeli sığınmacılar sebebiyle Türkiye’yi ziyareti üzerine yazılanlar entelektüellerimizin emperyalist sistemin araçları ve bunların kullanımı hususunda temelsiz fikirlere ve naif bir yaklaşıma sahip olduğunu göstermiştir. Birçok Müslüman yazara göre, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği İyi Niyet Elçisi olarak ilan edilen Hollywood yıldızının Suriyeli sığınmacılara ilgisi onun insani hassasiyetlerinin bir sonucudur ve takdirle karşılanıp yüceltilmelidir. Öyle ki, onun hassasiyetini paylaşmayanlar gün yüzüne çıkarılmalı ve kınanmalıdır.
Halkların hak ve özgürlüklerinin tanınması ve korunması için kurulduğu söylenen ancak emperyalist ülkelerin güç dengesine dayanan Birleşmiş Milletlerin adı altında yürütülen bu gösterinin hedefi açıktır: Amerika’nın görülmesini istediğini göstermek… Chomsky Karşı Devrim Şiddeti: Gerçekte ve Propagandada Kan Gölleri isimli kitabında şiddete yönelik Amerikan seçiciliğini şöyle ifade eder; “Yakın tarih üzerine yapılmış üstün körü bir araştırma bile, iş şiddet ve kan dökme konusunda kaygılanmaya gelince Washington’un son derece seçici davrandığını gösterir. Bazı kan gölleri ‘zararsız’ ve hatta olumlu ve yapıcı görülür; çok azı basında yer bulur, ‘hunharca’ diye nitelendirilir ve kınanmayı hak eder.” Hal böyle olunca, medya tekelinin işaret ettiği yer, o karede kim yer alırsa alsın, bizim hakkında kanaat edinmemiz gereken yere dönüşür. Amerika’nın Afganistan’da katlettiği siviller, egemen bir ülke olarak kabul edilen Pakistan’da insansız uçaklarla yaptığı saldırılar ve tüm bu dehşetin yerlerinden ettiği yüz binler görünmez / bilinmez / konuşulmaz hale gelir ve Baas rejiminin şiddeti sebebiyle evlerini terk edenler konuşmamız gereken tek gündeme dönüşür.
Baas rejiminin Hama’da 1982’de gerçekleştirdiği katliamın izlerini Amerikan basınında arayanlar, Müslüman Kardeşler’i tıpkı uluslararası terörizme destek verdiğini iddia ettikleri Suriye rejimi kadar tehlikeli gördüklerini, kökten dinci Müslüman Kardeşler’e yönelik şiddete tepki vermediklerini fark edeceklerdir. Anlaşılan odur ki, Amerika öncelikle Siyonist yapı çevresinde oluşan güvenlik meseleleri ile ilgilenmekte, müttefik yahut düşman rejimlerin halklarına yönelik şiddet eylemlerini bu eksende değerlendirmektedir. Siyonistlerle barış anlaşması imzalamayan Suriye Amerika’nın “terörü destekleyen ülkeler” listesinin değişmez isimleri arasında uzun süre yer almış ve rüşvet kabilinden yapılan jestlere rağmen Siyonistlerle anlaşıp Batı ittifakına dâhil olmamıştır. Batı’nın gözünde Suriye halkının kanının gerçekte bir değeri yoktur. Bu kanı bugün için değerli kılan şey mukadder sona adım adım yaklaşan Siyonist yapıya zaman kazandıracak gelişmeleri var edebilmek için Suriye’nin Direniş cephesinden koparılması gerekliliğidir.
Türkiyeli Müslümanların güncel meselelerinin çözümü için Ak Parti hükümetine istediği sürenin verilmesini savunan kalemşorların Suriye’de başlayan reform çalışmalarının neticesini görmek için Suriye rejimine süre tanımak istemeyip parlatılmış bir imaja hayran kalmaları Hollywood yıldızının buraya bir “iyi niyet elçisi” olarak değil, “fareli köyün kavalcısı” sıfatıyla geldiğini ve bunda da başarılı olduğunu gösteriyor. Başkasını değil…
15 Haziran 2011 Çarşamba
Türkiye’nin çifte standardı
Gürkan BİÇEN
Türkiye, Suriye ile Siyonist yapı arasında bir barış sağlayabileceğini düşünmüş, buna inanmış ve bunun için gayret sarf etmiştir. Filistin Yönetimi ile Siyonistlerin anlaşmalarını istemiş ve bu uğurda daha evvel hiçbir iktidarın yapmaya cüret etmediği bir şeyi yapmış, tescilli bir katil olan Şimon Peres’in Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden hitap etmesine imkân tanımıştır. Dış politikanın mimarı Türkiye’nin bir “ağabey” gibi hareket ettiğini düşünse de, Siyonist yapı Türkiye’nin bu sanrısına bir an olsun itibar etmemiştir. Siyonist yapı Türkiye’nin çabalarına önce Türk hava sahasını kullanıp Suriye topraklarına saldırarak ve ardından da Gazze’ye yönelik kirli savaşı başlatarak teşekkür etmiştir. Türkiye’nin “ağabey” vasfının Siyonistler tarafından dikkate alınmaması Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı sinirlendirmiş ve Siyonistlerin yaptığının Türkiye’ye hakaret anlamına geldiğini söylemesine sebep olmuştur.
Dışişleri Bakanımıza göre Mavi Marmara’nın hesabı henüz sorulmadı. Türkiye’nin elini bağlayanın ne olduğunu ne bakanımız ne de başkaca bir yetkili açıklamak niyetinde. Ancak, Mavi Marmara’nın hesabını soramayanların her biri bugün bükemedikleri Siyonist bileğin yerine Suriye’nin bileğini bükmenin ve Türkiye’nin “ağabey” rolünü Siyonist yapının istekleri doğrultusunda oynamasına razı olacak bir Suriye’yi var etmenin peşine düşmüş haldedir. Suriye rejiminin Vandallığı sabit olsa da, bu durum Türkiye’ye Siyonist yapıya karşı konumlanmış bir rejimin yıkılmasını açıktan isteme hakkı vermez. Topraklarını Amerikan istihbaratına, askerine ve parasına sınırsız bir şekilde açmış bir Türkiye’nin Nato kapsamında bulunduğu Afganistan’da kendi halkına işkence eden ve insanları keyfe keder bir şekilde öldüren Afgan polisini ve askerini eğittiği bir dönemde ve bu eğitim faaliyetine halen devam ederken, Siyonist yapı ile savaşın bir unsuru olan bir başka ülkeye yönelik tutumu iki yüzlülük olarak değerlendirilebilir.
5 Haziran 2011 Pazar
Gazze’nin yüz yılı
Gürkan BİÇEN
Balkan Savaşlarını ve Arnavut meselesini anlattığı bir şiirinde Mehmet Akif, “Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk / Bak nasıl doğranıyor? Kalk baba kabrinden kalk” diyordu. Mehmet Akif’in “üç beyinsiz kafa” olarak vasfettiği kişiler İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimleri olan Talat, Enver ve Cemal Paşalardı. Balkan Savaşları’nın tek neticesi İmparatorluğun Avrupa’daki topraklarını tümden yitirmesi olmamış, Osmanlı ordusunun hem donanım hem de kurmaylık açısından sıkıntıda olduğu da açığa çıkmıştır. Bu sıkıntı, kurmaylık açısından, İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’na dâhil olduğu günlerin hemen başında yaşanan Sarıkamış Harekâtı (faciası) ve Süveyş Kanalı Harekâtı ile somutlaşmış ve yine bu harekâtlarda eksik donanım, eğitimsiz asker ve gücün nakli hususlarındaki problemlerin geçici olmadığı anlaşılmıştır. Enver Paşa Sarıkamış’ta binlerce askerin hayatını kaybetmesine sebep olurken, Cemal Paşa Süveyş Kanalı Harekâtında yenilgiden ayrı olarak Osmanlı Ordusunu alay konusuna da dönüştürmüştür. David Fromkin’e göre Enver Paşa’nın müttefiki Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuna gönderdiği Ordu Danışmanı Liman von Sanders, tek başına çalışan bir serüvencinin özelliklerini taşıyan Enver Paşa’yı askeri konularda bir soytarı olarak görüyordu. Cemal Paşa ise Enver’i kıskanan kişi olarak kayıtlardaki yerini alıyordu.
Cemal Paşa komutasındaki Osmanlı güçlerinin Süveyş Kanalı’nı ele geçirip Mısır’a ulaşma ve böylelikle Mısır’daki İngiliz hâkimiyetine son verme arzusu iki bin askerin hayatını kaybetmesi ile akamete uğradı. Kuvvetlerinin yüzde yirmisini kaybeden Cemal Paşa Suriye’ye kadar geri çekildi. İngilizler Cemal Paşa’nın askeri planını şöyle açıklıyorlardı: “Türkler Kanal’a binlerce deve getirip tüylerini ateşe verecekler. Develer, ünlü sağduyuları ile ateşi söndürmek için Kanal’a koşacak. Kanal yeterli miktarda deveyle dolunca Türkler üzerinden geçecekler”
Osmanlı Ordusu’nun bunca eksikliğine rağmen birçok cephede direnebilmesini askerin itaatine ve toprağın/vatanın İslam’ın mukaddesatı ile eşdeğer kabul edilmesine bağlayabiliriz. İngiliz Savaş Konseyi’nde yer alan Arthur Balfour, “Türkler yolları kesildiğinde teslim mi olurlar, yoksa sırtlarını duvara verip çarpışırlar mı?” şeklinde bir soru sormuş, bu soruya cevap ise Çanakkale cephesinde bulunan savaş muhabiri Compton Mackenzie’den gelmiştir. Mackenzie Çanakkale’den geçtiği haberde; “Batı’da çarpışmış olan Fransız subayları savaşan birim olarak bir Türk’ün iki Alman’a bedel olduğunu söylüyorlar; gerçekten de sırtı duvara dayanmış olan Türk muhteşemdir.” diyordu. Cemal Paşa askerini Suriye’ye kadar çekse de, bir süre sonra başlayacak olan Gazze Savaşları bu tespiti bir kez daha doğrulayacaktı.
1882’de Mısır’ı işgal eden İngilizler Kudüs’e ulaşmak için başlattıkları harekâtın ilk adımında Gazze’deki Türk askerinin direnişi ile karşılaştılar. İngilizlerin 26 Mart 1917’de 22 bin kişilik bir ordu ile başlattıkları saldırı Osmanlı’nın sahip olduğu 8 bin kişilik orduya katılan 7 bin kişilik takviye birliklerle ulaşılan 15 bin kişilik bir ordunun karşı koyuşu ile akamete uğradı. Ancak İngilizlere karşı asıl yükü taşıyan takviye birliklerden ziyade Gazze garnizonu olmuştu. Bu saldırıda Gazze’nin çevresindeki yerleşimlere ulaşmayı başaran İngiliz birlikleri ile şiddetli sokak çatışmaları yaşanmış ve İngilizler geri püskürtülmüştü. Asker sayısı, donanımı ve ihtiyaç maddelerini temin açısından üstün olan İngiliz ordusuna karşı kazanılan bu zaferin temelinde Osmanlı askerindeki görev bilinci vardı. Bernard Lewis Türk Medeniyetinin kaynaklarını açıklarken din ile özdeşleşen görev duygusunu işaret eder ve “Bu özdeşleşmenin bir başka yansıması ise Türk – İslam anlayışında son derece önemli yer tutan göreve kendini adama ve hizmet etme duygusunda görülebilir” der.
Kudüs’e giden yolda zaferin kolay olmayacağı, çok daha kapsamlı bir hazırlık gerektirdiği anlaşılmıştır ve I.Gazze Savaşı’nın akabinde İngilizler yaklaşık üç hafta boyunca ordularını hazırlamakla meşgul olmuşlardır. Osmanlı ordusu da gerek İngilizlerden ele geçirilen ganimetler gerekse gönderilen takviyeler ile gücünü arttırmış ve Gazze’de bir öncekine oranla çok daha güçlü bir savunma hattı oluşturmuştur. 19 Nisan 1917’de saldırıya geçen İngiliz ordusunun mevcudu 50 bin iken, Osmanlı ordusu yaklaşık 20 bin kişiden oluşuyordu. Ancak Osmanlı ordusu I.Gazze Savaşı’ndaki galibiyetin moral üstünlüğüne sahipti. Osmanlı askerinin ilk kez tank silahı gördüğü bu savaşta, bu tankların imha edilebilir olduğu da görüldü. Kendilerinden doksan sene sonra Hizbullah askerlerinin imha edecekleri Merkava tanklarının ilk örneklerini Osmanlı askerleri Gazze’de imha etmişti. Tüm askeri üstünlüğüne rağmen İngiliz ordusu Kudüs’e giden yolu açmayı başaramadı. Böylece, “duvara dayanmış Türk”ün Allah’ın buyurduğu gibi, ancak bire on kuvvetle sökülebileceği anlaşıldı.
Gerçekten, İngilizlerin, III. Gazze Savaşı diyebileceğimiz Birrus Sebi saldırısı güç dengesinin bire altı olarak belirdiği bir taarruzdu. 138 bin kişilik İngiliz ordusuna karşı Osmanlı ordusu yedi gün boyunca karşı koydu ve nihayetinde çekilmek zorunda kaldı. Müslümanların göğüslerini Kudüs’e giden yolda siper ettikleri bu savaşla İngilizlere Kudüs yolu açılmış oldu. 9 Kasım 1917’de İngilizler Selahaddin’den bu yana Müslümanların olan Kudüs’e giriyordu. Kudüs’ün işgali anında Viyana’da olan Mehmet Akif’i, Osmanlı Devletinin müttefiki Avusturya’da halkın Kudüs’ün İngilizlerin eline geçmesini kutlamak için sokaklara dökülmesini görmenin şaşkınlığı beklemektedir. Avrupalı müttefik, Müslümanlardan kurtarılan Kudüs’ün kendileri için yenilgi değil zafer olduğunu düşünmektedir.
Osmanlı ve daha sonra da Türkiye ile Gazze’nin fiili bağı sona erdi ve bir süre sonra tarihin talihsiz anlarından birisi, Siyonist İsrail’in ilanı yaşandı. BM taksiminde Gazze Arap Bölgesinde bırakıldı ancak Araplar burada bir devlet kuramadan Siyonistler tarafından önce 1956’da daha sonra da 1967’de işgal edildi. Siyonist işgal altındaki Gazze, I.Gazze Savaşı’nda yaşanan sokak çatışmalarını hatırlatırcasına Gazze halkının Siyonistleri yıldıran ve nihayetinde Gazze’den hiçbir şart ileri sürmeksizin kaçmak zorunda bırakan direnişine sahne oldu. Gazze’yi terk etmek zorunda kalan Siyonist yapı Gazze’yi yeniden işgal edip HAMAS yönetimine son vermek için başlattığı saldırıda “duvara dayanmış Türk” ile “duvara dayanmış Arap” arasında hiçbir fark olmadığını gördü. Siyonistler ilan ettikleri hiçbir hedefi gerçekleştiremeden geri dönerken Gazze direnişinin bir parçası olan İslami Cihad Genel Sekreteri Ramazan Abdullah Şallah’ın İran İslam Cumhuriyeti lideri İmam Hamaney’e hitaben söylediği “İmam Hamenei’ye söz veriyoruz, tıpkı Lübnan Direnişi gibi biz de Gazze’de zafer kazanacağız.” sözü hakikate dönüşüyordu. Gazze direnişi bir başka ülkenin daha harekete geçmesini ve Gazze’nin aradan geçen doksan seneden sonra Türkiye’nin gündemine, hem de en üst düzeyde olmak üzere yeniden girmesini sağlıyordu. Mavi Marmara bu gündemin ete kemiğe bürünmüş haliydi. O sadece Gazze’yi çevreleyen Siyonist blokajı değil, Türkiye’yi zaptu rapt altına almak isteyen Siyonist ve emperyalist blokajı da kırabileceğimizi göstermek için yola çıkıyordu. Mavi Marmara’da şehit edilen kardeşlerimiz bizi yalnızca Gazze’nin bugününe değil kendi tarihimize de bağlamışlardır. Onların temiz ruhları bize “duvara dayanmış Türk”leri hatırlatmış ve Gazze topraklarında yarım kalan bir vazifenin tamamlanması sorumluluğunu da yüklemiştir.
Kudüs’e giden yolda geçirdiğimiz doksan yılın ardından Kudüs’e girmemizi neşe ile karşılayacak dostlar/müttefikler edinmeli ve Mavi Marmara gemisini bu dostlarla doldurmalıyız. Duvara dayanmış dostlarla…
2 Haziran 2011 Perşembe
İmam Humeyni
Gürkan Biçen
Fukuyama 1989’da The National Interest dergisinde kaleme aldığı “Tarihin Sonu mu?” başlıklı makalesinde insanlık ailesinin ulaşmak istediği noktanın gerçekleştiğini iddia etmiş ve bu noktanın “liberal demokrasi” olduğunu söylemişti. Fukuyama tarih anlayışının Hegel’in izinde giden Marx’ın anlayışı ile paralel olduğunu söyler. Buna göre tarih, “bütün zamanların bütün insanlarının deneyimlerini kapsayan eşsiz ve bağlantılı bir evrim sürecidir.”. Fukuyama bu sürecin geçirdiği aşamaların insan aklı ve tecrübesinin ulaştığı nihai noktada son bulduğunu, böylelikle insanların bir hayat ve yönetim şekli olarak deneyebilecekleri bir başka sistem kalmadığını söylerken, kuvvetle muhtemel 1984 romanının sahibi George Orwel’ın sunduğu hizmete benzer bir hizmeti yerine getiriyordu. Böyle de olsa, Fukuyama’nın iddiası İran İslam İnkılabı’nın başlattığı yeni bir süreç sebebiyle temelinden sarsıldı. “Sosyalist insan”ı yaratmak ve insan aklının/tecrübesinin ulaşacağı mükemmel noktanın bu olduğunu ispatlamak için kapitalist ekonomiye dayalı liberal demokrasilere karşı girişilen yarışı kaybeden totaliter komünist rejimler tarih sahnesinden çekilirken, vahyin insanlık tarihinin her noktasında yer alan temsilcilerini selamlayan bir sesin varlığı ve bu sesin siyasal bir teori ile meydan okuyuşu Fukuyama’nın tezini savunulamaz hale getirdi.
İran İslam İnkılâbı İran’daki yerel iktidara olduğu kadar uluslararası sistemin sahiplerine de meydan okumuştu. İmam Humeyni, Şah’ın Amerika’nın bir kuklası olduğunu işaret ederek, İran’dan kovulanın sadece Şah olmadığını, Amerika’nın da İran’daki menfaatlerinin tümünü kaybettiğini söylüyor ve İran halkına, “Siz bütün dünyayı saran bir putu kırdınız.” diyordu. Batı Dünyası’nın beklediğinin aksine İran’daki inkılâp Batılı kavramlara ve yönetim biçimlerine prim vermeyi reddetti. İmam Humeyni’nin siyasi mücadeleyi yürütmeye başladığı 1960’lı yıllardan bu yana olgunlaştırmaya çalıştığı yeni bir teori İran’da devleti şekillendirmek üzere hayata geçirildi. Eflatun’un “Devlet”, Farabi’nin “Medine-i Fazıla” kitaplarında yer alan teoriye benzer bir şekilde İmam Humeyni yönetimin, Allah’ın insana yüklediği misyonu bilen ve her bir insan teki ile bir bütün olarak toplumu bu misyonu gerçekleştirmek ve böylelikle dünyada ve ahirette salaha kavuşturmak için gayret sarf etmekle yükümlü olan İslam âlimlerinin yetkisi altında olduğunu savunuyordu. İmam Humeyni’ye göre Müslümanların Batılı kavramlara ihtiyacı yoktur. Zira Müslümanlar kopmak bilmeyen bir hüccete sahiptir ve Batılı kavramlar ancak Batı’nın ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ve onların kullanımına elverişli olduğu sürece bir anlam ifade etmektedir. İmam Humeyni ile dönemin Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün arasında 10 Haziran 1979’da geçen görüşmede Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanının “demokrasi” vurgusu üzerine İmam Humeyni, “Gerek Batı ülkelerinde gerekse bizim ülkelerimizde bunca demokrasiden söz edilmesine rağmen gerçekte demokrasi yoktur. Batılılar bu büyülerle bizleri uyutmaya çalışarak bizleri kullanıyorlar.” cevabını veriyordu.
Mısır’daki halk hareketini yorumlayan ve İran İslam İnkılâbı ile ortak ve farklı noktalarını karşılaştıran Fehmi Huveydi, “İran devrimi dini bir devrimdir. İmam Humeyni’nin şahsında bir lideri vardır. Velayet-i Fakih düşüncesine dayanan açık bir projesi bulunmaktadır.” der ve devam eder; “İran devrimi ilk gününden itibaren bütün dosyaları açmış bulunuyordu. ‘Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm’ (Merg ber Amrika, Merg ber İsrail) sloganını ilk günden atmaya başladılar. Daha ilk adımda Büyük Şeytan (Amerika) ve onun uydusu küçük şeytan (İsrail) ile her türlü ilişkisini kesti. Bunun sonucunda da söz konusu iki ülke ilk günden itibaren İslam devrimine düşmanlıklarını deklare ettiler.” Bugün Batı Dünyası’nın İran’a yönelik muhalefetinin temelinde İran’ın Müslümanlar adına Batı Dünyası’na “tarihin sonu”nun gelmediğine dair verdiği cevabın yattığını daha iyi anlıyoruz. İsminde “İslam Cumhuriyeti” ibaresi yer almasına rağmen askeri yönetimler eliyle idare edilen Pakistan’ın yahut krallıklarla yönetilen Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin aksine İran, modern dünyanın daha evvel denemediği bir model sunmakla Batı merkezli anlayışa ağır bir darbe vuruyor ve bu da Batı’nın evrensel değerlerin merkezi olduğu yönündeki iddiasını geçersiz kılıyor.
Fukuyama ve hizmet ettiği Batı Dünyası yanıldı. Tarihin sonu gelmedi. İmam Humeyni İnkılâbın onuncu yılında, 4 Haziran 1989’da ahirete irtihal etti. Müslümanları yeniden tarihe sokan “Velayeti Fakih” teorisi ise dinin insanı, toplumu ve devleti şekillendirebileceğini bu yüzyılın insanına göstermeye devam ediyor.
