Translate

27 Kasım 2011 Pazar

Vatan İle İmtihan

Gürkan BİÇEN


İran Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Komutanı General Emir Ali Hacizade’nin “İran’ın herhangi bir saldırıya uğraması durumunda ilk hedef alacakları yerin Türkiye’deki NATO füze kalkanı tesisi olacağı” sözleri beni Türkiyeli Müslümanların böyle bir açıklama karşısında takınacakları tavrın nasıl olabileceğini düşünmeye sevk etti. Zira birçok kez açığa çıktığı üzere Türkiyeli Müslümanlar ile Türkiye’nin sair ideolojilere sahip insanları arasında toprak, bayrak, dil ve devlet kavramları tartışılması dahi tehlikeli müşterekleri oluşturuyordu. Bir İslam ülkesi ve devleti olarak İran, İslam Nizamı’na yönelecek saldırının –pasif bir görevle bile olsa- cephe hattında yer alacak bir diğer ülkedeki askeri hedefleri yok etmeyi kaçınılmaz olarak görürken, hedef ülkedeki Müslümanların tarih ve coğrafya ile kuşatılmış zihinlerinde nasıl bir etki uyandıracağını sanırım biliyordur. İran buna benzer bir tarihi sınavı 1996’da, Taliban hareketinin iktidarı ele aldığı dönemde katlettiği on bir İranlı diplomatın ardından yüzünün akıyla vermişti. Batı Dünyası ve işbirlikçileri İran’ın Afganistan’a girmesini beklerken ve İran ordusu buna hazır haldeyken İran, Sünni ve Şii Müslümanlar arasında onulmaz yaralar açacak böylesi bir harekâttan uzak durmuş ve onların heveslerini kursaklarında bırakmıştı. Ama bugün çok farklı bir durum var ve sanki 25 sene evvel Tahran’da İmam Humeyni tarafından kabul edilen Türkiyeli Müslümanlardan müteşekkil bir heyete İmam’ın söyledikleri gerçekleşme yolunda. Bu görüşmeyi yıllar önce, Eskişehir’deki yazıhanesinde ziyaret ettiğim Atasoy Müftüoğlu nakletmişti.

Türkiyeli bir grup Müslüman İmam Humeyni’yi ziyaret ederler ve İmam onlara, “Er ya da geç Amerika İran’a saldıracak. Bunun için ya doğrudan Türkiye’yi kullanacak veya Türkiye üzerinden kendisi saldıracak. Biz sizin bunu engellemeye gücünüzün olmadığını biliyoruz. Sizden istediğimiz elinizden geldiğince bunu geciktirmeye çalışmanız. Öyle ki, biz böyle bir saldırıya karşı hazırlıklı olabilelim.” der. İmam’ın bunları söylediği dönemin Türkiyesi ile bugünün Türkiyesi arasındaki fark sadece 25 yıl değildir. O günden bu yana Türkiye’nin Batı sistemi çevresindeki konumu değiştiği gibi, Türkiyeli Müslümanların Batı zihniyetine bakışı ve ülke içindeki siyasi pozisyonları da değişti. Bugün Türkiye, Batı sistemine büyük oranda entegre edilmiş bir ülkedir. Türkiyeli Müslümanlar ise toprak temelinde yükselen ve yer yer kavmi duygularla da beslenen, İslam’ın muamelata ve siyasi fıkha ilişkin hükümlerine yabancılaşmış grupçuklar haline dönüşmüşlerdir. İmam Humeyni ile görüşen Müslümanlar İmam’ın “Bizim vatanımız İslam’dır”, “Biz İran’ı İslam için istiyoruz, İslam’ı İran için değil” ve “Biz güçlü bir İran değil, İslami İran istiyoruz. Güçlü bir İran istiyorsanız gidin şahı geri getirin” sözlerini anlayabiliyor ve bu sözleri arı duru İslam’ın İmam’ın dudaklarından dökülen ifadeleri olarak kabul ediyorlarken, bugünün Müslümanları, “Her şey Türkiye için”, “Güçlü Türkiye güçlü ordu” ve “Merkez ülke Türkiye” sözlerinin ardında saf durur haldedirler. Tarih Türkiyeli Müslümanların ağır bir şekilde sınanacakları bir yöne doğru akıyor. “İki doğunun ve iki batının Rabbi” bizleri, O’nun adının egemen olmadığı her zerre toprağı kıymetsiz hale getiren bir kelime ile sınamak üzere: Vatan

Kendisini dünyanın her yerindeki Müslümanların kardeşi olarak tanımlayan bir Arnavut dostum için Katolik bir Arnavut, “O, Müslüman kardeşlerini ülkesine / Arnavutluk’a tercih eder” diye yazmıştı. Muhtemelen, “Türkiye’de, Müslüman kardeşlerini ülkesine tercih edecek ne kadar Müslüman var?” sorusunun cevabını alacağımız günlere geliyoruz. Doğrusu ben, “Türkiye halkı bilinçli bir halktır. Biz bu bilinçli milletin bu komployu engelleyeceğinden eminiz” diyen İranlı General Emir Ali Hacizade kadar bundan emin değilim. Ne var ki, benim de emin olduğum bir şey var: Bir İslam devletine yönelik muhtemel bir savaşta Batı’nın aparatçığı haline gelecek bir devletin safından ayrılmak asla ve kata vatana ihanet değildir.

20 Kasım 2011 Pazar

Doğu aritmetiği çok romantiktir

Gürkan BİÇEN

Birinci Dünya Savaşı’nın mütareke ile nihayete erdiği, Paris Konferansı’nın başladığı dönemde Sykes – Picot anlaşmasının hilafına Fransa’yı Suriye’den uzaklaştırma niyetinde olan İngiltere, Şam’a ilk giren ordunun Avustralya birlikleri değil, Faysal’ın, yerel kıyafetleriyle şehre sızarak onu içeriden ele geçiren Arap birlikleri olduğunu, Suriye’nin düşmandan – Osmanlı yönetiminden- kendi gücüyle kurtulduğunu, Wilson’un ileri sürdüğü prensipler uyarınca da Suriye’nin Arap yönetimi altında kalması gerektiğini ileri sürer. Lloyd George, hakikatte Faysal’ın adamlarının gerçek sayısının 3 bin 500 kadar olduğunu ve bunların da ancak Şam düştükten sonra geldiklerini bilmesine rağmen, Faysal’ın 10 bin adamının Şam’ı ele geçirmeyi başardığını söylemektedir. Sonraları Lloyd George bu hususta şöyle yazar: “Doğu aritmetiği çok romantiktir.”

Menfaatler söz konusu olduğunda Batı Dünyası her alanda “romantizm” yaratabilir. Zira Batı Dünyası tarihi kendi ekseninde okuyan, tüm diğerlerinin bu eksen etrafında dönen pervaneler olmasını murad eden bir anlayışa sahiptir. Batı için rakamlar, istatistikler durumu açıklamaya değil, “açıklama”yı gizlemeye yönelik araçlardır. Var olanın tümü Batı’nın gösterdiğidir. Geçmişte böyle olduğu gibi bu, bugün de böyledir.

Bugün Batı, Şam’ı ele geçirmek için yola çıkan modern Faysallara tabi on binler bulunduğuna ve Şam yolunda yaşanan çatışmaların tümünün yerel halkın mücadelesinin neticesi olduğuna inanmamızı istemektedir. Batı’nın anlatımına göre, bugün Şam yoluna düşmüş bir Avustralya birliği yoktur. Ne varsa hepsi Suriyeli Arapların kendi nesli, kendi gücüdür. Bu bakış açısıyla Şam’ın, Cemal Paşa idaresindeki Osmanlı yönetimine, silaha sarılmış muhaliflerin ise İngiliz yardımını uman bir yüzyıl evvelki seleflerine dönüşmesinde bir gariplik yoktur. Garip olan bizim de tüm bu yalana inanmak istememizdir.

Bir yüzyıl evvel Şam’da Arap kavmiyetçilerini asan Cemal Paşa’nın orduları Filistin cephesinde Filistin’in yerel halkı ile birlikte İngilizlere karşı çarpışırken, Osmanlı idaresine karşı İngiliz safında yer alan Faysal savaş sırasında da Paris Konferansı’nda da Filistin’i istemediğini, Filistin halkının “Arapça konuşan ancak Arap olmayan” bir halk olduğunu söylüyordu. Benzer şekilde bugün Şam yönetimine karşı Batı’nın desteğini arayanlar/alanlar Filistin’in kurtuluşu için Batı ile mücadelenin gerektiğini dikkate almıyorlar. Hatta modern Faysallar Filistin’den ziyade Golan Tepeleri’ne önem verdiklerini dile getirmekten geri durmuyorlar. Şam yönetimini Golan için bir mermi atmamakla suçluyorlar. Ancak Siyonistlerle olan mücadeleyi sürdüreceklerini de söylemiyorlar.

Şam’ın gaddar Baas yönetimi kimin sivil, kimin milis ve kimin ise Batı uzantısı muharip güç olduğu bilinmeyen bir ortamda binden ziyade insanı katletti. Ancak emri altındaki ordu ve polis kuvvetinden de bir o kadar insan öldürüldü. Tüm bunlara rağmen Esad yönetimine yönelik halk desteği kaybolmadı. Büyük kentlerin tüccarları, aşiretlerin büyük çoğunluğu, çok sayıda Sünni âlim Şam yönetiminin reformlar yoluyla ıslah edilmesi ancak Şam’ın merkezi gücü ve konumunu zayıflatacak çabalardan uzak durulması gerektiğinde hemfikir. Yine halkın büyük çoğunluğu Şam yönetiminin Filistin için gayret sarf ettiğinin de bilincinde.

Batı Dünyası’nın ve peyklerinin kontrolündeki medya ağı muhaliflerin gösterileriyle ekranları, gazete ve dergi sayfalarını doldururken bize “romantik” bir aritmetik sunuyorlar. Türkiye’nin dünyadan bihaber eski İslamcıları ise gazete kâğıtlarından yaptıkları tayyarelerle yeni bir “Osmanlı” hülyasına dalmış haldeler. Ne var ki, bunların cedlerinden bir farkları var; bunlar – o nasıl oluyorsa- laik bir Osmanlı istiyorlar.


Tek gerçek var: Doğu’nun aritmetiği de, Türkiye’nin İslamcıları da “romantizm”den ibaret.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Ülkenize hoş geldiniz

Gürkan BİÇEN

İran İslam Cumhuriyeti Meclisi’nin 1 – 2 Ekim 2011 tarihleri arasında tertiplediği 5.Uluslararası Filistin İntifadası ile Dayanışma Konferansının davetlileri olarak ev sahibimizin görevlendirdiği mihmandarlarımızın himayesinde aştığımız güvenlik önlemlerinin ardından salonu dolduruyor, her renkten, dinden, dilden, kültürden insanlar olarak birbirimize yönelttiğimiz selam ve tebessümle bizim için ayrılan yerlere geçiyorduk. Bu esnada orkestra az sonra çalacağı marş için hazırlanıyordu. Burası, İran’ın İslam Konferansı Teşkilatı Dönem Başkanı olduğu tarihte yapılmış büyük bir konferans salonuydu. Program henüz başlamadığından misafirler birbirleriyle konuşuyor, müzik salonu dolduruyor ancak tüm bunlar insanı rahatsız eden bir uğultuya dönüşmüyordu. Bu bana bizim selatin camilerimizin akustiğini hatırlattı. Hani, parmağınızı şaklattığınızda kubbeyi dolduran o sesi var eden camilerimizi.

Program başladığında Türkiye’den gelen İHH ve MAZLUMDER temsilcileri ve Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi de salonda hazır haldeydiler. İHH ve MAZLUMDER en üst düzeyde temsil ediliyorlardı. Öğrendiğim kadarıyla, Türkiye’den davet edilen siyasi partiler 1 Ekim 2011 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı sebebiyle bu programa iştirak edemeyeceklerini bildiren mesajlar yollamışlardı. Doğrusu, Meclis dışındaki partilerin ve hatta Meclis’te temsil edilen partilerin birer temsilci göndermelerini engelleyen şeyin TBMM’nin açılış programı olduğuna inanmak için bir gerekçe bulamadım. Ben Türk siyasi elitinin bu toplantıya katılmama sebebinin Türkiye’nin Siyonist problemin halli konusundaki farklı tutumundan kaynaklandığını düşünüyorum. Ne var ki, Türkiye bu konumunu burada da cesurca savunabilirdi. Zira bu toplantı sırasında çözüme yönelik olarak birçok şey önerildi ve hiç kimse “İntifada’ya destek amacıyla tertiplenen bir konferansa niçin böyle bir çözüm önerisi ile geldiniz?” demedi. Ben hassaten, Siyonist problemin halli için Siyonistlerin diplomatik olarak abluka altına alınması gerektiğini söyleyen Has Parti’nin bu konferansa katılacağını ummuştum ancak onlar da burada yer almadılar.

Programın açılış konuşmasını yapan İran İslam Cumhuriyeti Meclis Başkanı Ali Laricani misafirleri, “Ülkenize hoş geldiniz” diyerek selamladı. Salonda bulunan Halid Meşal ve Ramazan Şallah da elbette bu sözlerin muhatabıydılar. Onlar için, Direniş’e kucak açan, her şartta destek veren İran şüphesiz ki Müslümanların ülkesiydi. Az sonra İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamanei ile Halid Meşal’in sarılışları ve ekrana yansıyan bakışlarındaki o ifade bunun böyle olduğunu, başkaca bir ihtimalin olmadığını ortaya koyuyordu. İran yirminci yüzyılda Müslümanlara hediye edilmiş bir ülkeydi. Böyle olduğu için Müslümanlarla birlikte diğer antiemperyalist hareketlerin sözcüleri de böyle bir fotoğrafta yer alabiliyorlardı.

Konferansın ültimatomu İnkılab Rehberi tarafından verildi: Denizden nehre hür Filistin! Bu söz ile İran Direniş’e olan desteğini ve Filistin’in haklarını zayi edecek her türlü çözüm önerisine karşı mücadele azmini bir kez daha ortaya koymuş oldu. Böylelikle Mahmud Abbas’ın Birleşmiş Milletler nezdinde başlattığı ve fakat Direniş tarafından tanınmayan, 1967 sınırlarında Filistin Devleti’nin kabulü girişimi en başından batıl kabul edilmiş oldu. Konferans süresince 1967 sınırlarında bağımsız, toprak bütünlüğü olan ve içinde Siyonist yerleşimcilerin barınmadığı bir Filistin Devleti’nin imkânsızlığına dair birçok delil getirildi. Mevcut haliyle iki devletli çözümün mülteciler meselesini cevapsız bıraktığına ve mülteciler meselesini halletmeyen hiçbir projenin çözüm olarak sunulamayacağına işaret edildi.

Konferansa Gazze’den canlı bağlantı ile katılan İsmail Heniye de benzer hususlara temas etmekle birlikte, konuşmasının önemli bir kısmını Filistinli esirlere ayırdı. Konuşmacıların değindiği konuları not alan İHH temsilcilerinden Avukat Gülden SÖNMEZ, Heniye’nin konuşmasından sonra, “Fark ettiniz mi, Heniye konuşmasında dört kez Filistinli esirler meselesini gündeme getirdi” diyerek bu vurgunun bir amacı olabileceğini belirtti. O zaman bize hafi olan bugün aşikâr hale geldi: Binden ziyade Filistinli esir hürriyetine kavuşuyor.

Hamas’ı seçerek yönetime taşıyan Filistin halkını ambargo ve katliamlarla cezalandırmayı, Hamas yönetimini devirerek Direniş’e Filistin topraklarında geri adım attırmayı deneyen emperyalist ekseninin tüm çabalarına rağmen Filistin halkının sabrı ve Direniş’e sınırsız destek veren İslam Cumhuriyetinin kararlılığı ile bugün ümmet Allah’ın vaadine, her zorluktan sonra bir ferahlık verileceği, nusret ve zaferin ise sabredenlere bahşedileceği sözüne şahitlik etti. İsmail Heniye “Bugün esirler yarın Aksa” diyor. Esirler Aksa’ya uzanan büyük yürüyüşün bir parçası. İnkılab ve Direniş ümmetin çarkını çevirmeye, emperyalistlerin düzenini bozmaya devam ediyor. İnkılab ve Direniş bize, Filistin’in tüm esirlerine, mültecilerine ve tüm bir ümmete Mescid-i Aksa’ya girerek “Ülkenize hoş geldiniz” diyeceğimiz günü vaad ediyor.

Halid Meşal salona hitab ediyor (Tahran)

3 Eylül 2011 Cumartesi

Mavi Marmara Yaptırımları: Yetmez Ama Evet

Gürkan BİÇEN

Ekseriyeti emperyalist Batı’nın kontrolünde olan basın yayın organları BM’nin Mavi Marmara saldırısı hakkında hazırladığı rapora Türkiye’nin verdiği tepkiyi “sert” olarak nitelendirerek servis ettiler. Türk medyası da aynı çizgiyi takip ederek Siyonist yapıya karşı uygulamaya konulacak yaptırımları sanki kıyamet kopuyormuş havasıyla verdi. Hâlbuki saldırının ardından geçen on beş aydan sonra alınan bu kararlar Siyonist yapı ile Türkiye’nin daha evvel yaşadığı gerilimleri andırmakta ve meselenin aslını görmezden gelmektedir.

Yaklaşık 31 yıl evvel, Siyonist yapı Kudüs’ü ilelebed başkent ilan ettiğinde Türkiye bu durumu tanımamış ve diplomatik bir tepki olarak Kudüs’teki konsolosluğunu kapatmış, diplomatik ilişkilerini maslahatgüzar seviyesine indirmişti. Türkiye Siyonist yapının Kudüs hakkındaki iddiasını bugün de tanımamasına rağmen Tel-Aviv’deki temsil düzeyini zaman içinde eski haline, büyükelçilik seviyesine getirdi. Hatta “28 Şubat Süreci”nde Siyonist yapı ile Türkiye’nin yükselen ilişkisi “stratejik ortaklık” yahut en azından “stratejik işbirliği” olarak tanımlandı. Böylelikle hükümetlerin değişmesiyle tutumların da değiştiği görülmüş oldu. Siyonist yapıya yönelik yaptırımları açıklayan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun konuşmasında bu husus hassaten vurgulanmış, yaptırımların “mevcut hükümet”e yönelik olduğu dile getirilmiştir. Bu yönüyle açıklama yüreklere su serper nitelikte değildir. Yine bu konuşma bazı soru işaretlerini de ihtiva etmektedir.

Her şeyden evvel Siyonist yapıyı doğal bir devlet olarak kabul eden yaklaşım yanlıştır. Siyonist yapı, BM üyesi olsa bile, bir devlet değil, sofistike bir suç örgütüdür. Siyonist yapıdan devletlere has refleks ve kararları ummak onun varlık sebebinden habersiz olmak demektir. 1917’de Kudüs’ün askeri valisi olarak görevlendirilen Sir Ronald Storrs Siyonist yapı için, “Potansiyel düşman Arap denizinde küçük sadık Yahudi platosu” derken, Robert Fisk’e göre, “İsrail Silahlı Kuvvetleri modern bir ordu değil, yollarına çıkan her şeyi yağmalayan ve tam dokunulmazlıktan faydalanarak Filistin kasabalarının tarumar edilmesine izin veren silahlı çeteler sürüsüdür.”. Siyonistlere karşı durmak bizatihi Batı’nın Müslüman Dünya’nın kalbine tasallutuna karşı durmaktır. Siyonistlerin Batı’nın bir aparatçığı olduğunu ve bu sebeple Siyonistlerle mücadelenin gerçekte emperyalistlerle mücadele anlamına geldiğini dikkate almadan yapılacak her hesap yanlış bir hesaptır. Merhum Bahattin Yıldız, Dünya Bülteni’nde yayımlanan “Siyonist İsrail’in İşlevini Kavramak” başlıklı yazısında; “İsrail, hamisinin koruyucu kanatları altında güvenle, dünyayı ve Müslüman tepkileri umursamadan yürümektedir: İsrail projesi, Amerika projesi olduğundan, iki azgınlığı bir kefede hesaplamak önemlidir. Bugün İsrail’in yaptığı vahşetin cevabı aynı biçimde verilmedikçe ne insanlığın kin ve nefreti soğuyacak ne de Siyonistler başka bir dilden anlayacaktır.” diyordu. Sayısız olay bu görüşü haklı çıkarmış haldedir.

Sayın Dışişleri Bakanı konuşmasında, “Ne Mavi Marmara’ya saldırı emrini veren İsrail Hükümeti ne de bu saldırıyı gerçekleştirenler hukukun üstündedir ya da yargıdan masundur. Hepsi hukuk karşısında hesap verme konumundadır.” demektedir. Anlaşılacağı üzere Türkiye, saldırı emrini verenlerin kimliği konusunda bir tereddüt içinde değildir. Bir başka ifadeyle Siyonist yapı kabinesinin isimleri ve sıfatları belli üyelerinin emir ve talimatları doğrultusunda bu suçun işlendiğinin bilincindedir. Yine, bu kişilerin yargıdan masun olmadığını da söylemektedir. Ancak Türkiye’nin ısrarla gözden uzak tutmaya çalıştığı husus Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerinin doğrudan yargılama hakkına sahip olduğu gerçeğidir. Saldırının uluslararası sularda gerçekleştirildiği verisini gündemde tutan Türkiye, saldırıya uğrayanın Türk kanunları çerçevesinde tanımlanmış bir Türk gemisi olduğunu ve bu sebeple olayın Türkiye’nin doğrudan yargı yetkisi dahilinde bulunduğunu es geçmektedir. Saldırının hemen akabinde ve ilerleyen günlerde kaleme aldığım “Katillere Yargı Yolu Açık”, “Kayıkçının Küreği”, “Mavi Marmara Davasını da Getirmeli”, “Egemenlik Hakkından Vazgeçmek” başlıklı yazılarla birçok hukukçunun paylaştığı bu kanaatimi dillendirmeye çalışmıştım. Ne var ki, az sayıdaki insanın bu gayreti MAZLUMDER İstanbul Şubesinin raporuna da yansıdığı üzere, hükümetin siyasi baskıları neticesinde makes bulmadı. Türkiye’de açılması gereken ceza davasının geciktirilmesi konusu ana muhalefet partisi tarafından gündeme getirildiğinde Adalet Bakanlığı; “Olayda sorumluluğu bulunan şüphelilerin ve bu kişilere emir verenlerin açık kimlik ve adreslerinin tespiti ile diğer bilgi ve belgelerin toplanması çalışmalarının devam ettiği”ni açıkladı. Görüldüğü üzere hükümetin dışişleri bakanı saldırı emrini verenleri açıkça söylerken, adalet bakanı “açık kimlik ve adres araştırması”ndan bahsetmektedir. Anlaşılan odur ki, Türkiye, siyasi mülahazalarla egemenlik hakkından feragat etme eğilimindedir.

Türkiye Siyonist yapı ile olan diplomatik ilişkisinin seviyesini olayın hemen akabinde düşürmüş olsaydı bunun bir anlamı olabilirdi. Ancak aradan geçen on beş ayın ardından, işleyişini/kurallarını baştan kabul ettiğiniz bir BM çalışmasındaki aleyhe durum üzerine böyle bir yola girilmesi tepkinin kime olduğunu belirsizleştirmiştir. Bu, olay günü verilmesi gereken ve bugün için nasıl bir karşılığı olacağı şüpheli bir tepkidir. Öte yandan, ilişkinin seviyesinin düşürülmüş olması rutini bozmayacaktır. Sadece bir kısım işlerin halli daha uzun zaman alacaktır. Kuvvetle muhtemel, ilerleyen zamanda bu karar da gözden geçirilecek ve tıpkı 1980’deki kararda olduğu gibi geri alınacaktır.

Türkiye’nin “Doğu Akdeniz’de sefer güvenliğini sağlamak için gerekli gördüğü her türlü önlemi alması” içeriği belirsiz bir açıklamadır. Siyonist yapı bandıralı gemiler Türk limanlarına sokulmayacak mıdır? Yahut tüm Türk gemilerinin yanına güvenlik kuvveti mi eklenecektir? Türkiye resmen hazırladığı bir filoyu savaş gemileri ile destekleyerek Gazze’ye mi yollayacaktır? Uluslararası sularda Siyonist yapının gemileri veya rotası Siyonist yapının limanları olan gemiler durdurularak aramaya mı tabi tutulacaktır? Bu soruların cevabı “evet” ise bunu yapmak için on beş ay beklemenin manası nedir?

Sayın Dışişleri Bakanı, “Türkiye, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu tanımamaktadır.” demekte ve meseleyi Uluslararası Adalet Divanı’na taşıyacaklarını söylemektedir. Türk diplomasisi bu tür kurumların Batı’nın çıkarlarını korumak için tesis edildiğinin, çok açık ihlallerde bile yaptırım kabiliyetini haiz kararlar almaktan imtina ettiklerinin farkında değil midir? Adalet Divanı Gazze ambargosunu yasal gördüğü takdirde Türkiye’nin söyleyecek başka bir sözü kalacak mıdır? Türkiye Gazze ambargosunu yasal görmüyorsa Batılı olmayan ittifaklarla fiili durum yaratmalı, Siyonist yapının deniz ve hava gücünü Gazze çevresinden def etmenin yolunu bulmalıdır.

Sayın Dışişleri Bakanının açıkladığı son yaptırım kararı ise şaşırtıcıdır: “İsrail saldırısının Türk ve yabancı tüm mağdurlarının mahkemelerdeki hak arama girişimlerine tarafımızdan gereken her türlü destek verilecektir.”. Türkiye bu desteği başından beri vermek zorundayken saldırının mağdurlarının yurda dönüşünün ardından onların sesini duymazdan gelmiş, onları orta yerde bırakmıştır. Saldırının mağdurlarının basın açıklamaları ve İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım’ın yaptığı bir söyleşide, “Mavi Marmara saldırısı sonrasında açılması beklenen davalar neden bir türlü açılamıyor. Adli Tıp’ta filan neler oluyor?” sorusuna “Dava süreci devam ediyor. Bu konu ile alakalı artık nedenini sorgulamıyoruz?” şeklindeki cevabı bu iddiamızı teyit eder mahiyettedir. Türkiye’nin başından beri vermesi gereken desteği bundan sonra vereceğini açıklaması trajikomiktir.

Türkiye’nin aldığı yaptırım kararlarını Batılı ittifakların içindeki eli kolu bağlı bir ülkenin yapabileceklerinin sınırı olarak kabul etmek ve bundan fazlasını beklememek gerekiyor. Genelde İslam Dünyası’na ve özelde Filistin’e yönelik saldırının bir Nato saldırısı, Türkiye’nin ise bu ittifaktan kopamayan köle statüsünde bir üye olduğunu unutmamalıyız. Böyle olduğu içindir ki, “Nato’nun Libya’da ne işi var” sözünden “Libya operasyonunun komuta merkezi” olmamıza geçişimiz ancak birkaç gün sürmekte, İran’a yönelik füze kalkanı hakkında ağzımızı açamamaktayız. Besleme medya ve muhafazakâr kafa ise bize hamasetten başka bir şey sunmamaktadır. Tüm bunlara rağmen bu kararlar için “yetmez ama evet” demek gerekiyor.

Ben, 1 Haziran 2010 tarihinde söylediğimi tekrar etmek isterim: “Siyonist katilleri yargılamak yasal bir zorunlulukken meseleyi uluslararası toplum sarmalına havale etmek adalet peşinde koşmaktan yüz çevirdiğimiz anlamına gelecektir.”


25 Ağustos 2011 Perşembe

El Mevtul İsrail

Gürkan BİÇEN

“Kardeşler!” deseydim “Kardeşlerim!”
“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
Bakın yaklaşıyor…”
İsmet Özel


Şehid Abbas Musevi Siyonistlere hitaben “Gidin onlara söyleyin. Biz Muhammed Ordusuyuz! Geri döndük ve Kudüs yolunda ilerliyoruz!" dediğinde Direniş tünelin ucunda görülen zayıf bir ışık, Amerika başta olmak üzere emperyalist Batı Dünyası’nın kuklası Siyonist yapı ise tünelin diğer ucundaki bir projeksiyon gibiydiler. Siyonist yapı Lübnan’ı işgal etmiş, Beyrut’a ulaşmış, Filistinli örgütleri dağıtmış, silahlarına el koymuş ve birçoğunu Lübnan dışına çıkarmayı başarmıştı. İslam Dünyası yeni bir hezimetin burukluğunu yaşar haldeydi.

Direniş’in hazırlanış/var ediliş günlerini anlatan Seyyid Ali Ekber Muhteşemi, Siyonistlerin Lübnan’ı işgalinin akabinde yaşananlardan bahsederken, “Başta alınan karar İran’ın Suriye ve Lübnan’ı savunmak için savaşa dâhil olması yönündeydi fakat işin ortasında Hz. İmam (r.a.) sürece müdahil oldu ve planı değiştirdi. İmam böyle bir şeyin olmaması gerektiğini, başka bir başlangıç yapmak suretiyle savaşa girilmesini emir buyurdu. İmam’a göre bu işin öncesinde yapılması gereken şey düşmanla yüz yüze cephe savaşına girmeden önce kuvvetlerimizin arkalarını sağlama almak olmalıydı ve Suriye ile Lübnan bu açıdan güvenli değildi. İmam, birliklerimize silah, cephane, gıda ve ilaç ulaştıracak koridorun İran’a ulaşması gerektiğini düşünüyordu. Tüm bunları Suriye ve Lübnan’a ulaştırmak için nereden geçireceksiniz? Irak’ın başında Saddam var ve siz de onunla savaş halindesiniz. Türkiye deseniz Nato üyesi ve ABD müttefiki. Eğer bunlar yardım sevk etmenize izin vermezlerse güçlerinizi doğrudan ölüme göndermişsiniz demektir bu. Sonunda kuvvetlerimizin Lübnanlı gençleri eğitmeleri ve bu kişilerin meydana kendilerinin atılmaları noktasında hemfikir olduk. Bu hususta onlara yardım edecek ve bizden ne isterlerse sunacaktık. Bundan dolayı Hizbullah’ın kurucusu bizatihi İmam Humeyni’nin kendisidir diyebiliriz.” diyordu.

Seyyid Hasan Nasrallah ise İmam Humeyni’ye müracaatlarını andığı konuşmasında o anı; “Biz geldik ve ‘vazifemiz nedir?’ diye sorduk. ‘Biz sizin mukallidiniziz, size tabiyiz, siz ne buyurursanız biz bunu yerine getiririz. Elimizde bir şey yok, sayımız da az, maddi olarak hiçiz, özellikle İsrail ve Lübnan’a giren büyük kuvvetler karşısında’ dedik. İmam Humeyni şöyle buyurdu bize: ‘Şer’i ve asli vazifeniz gidip mücadele etmektir. Savaşın, direnin! Lübnan’ı Yahudi mezarlığına çevirin! Sizin işiniz de, vazifeniz de budur!’ İmam elimizin boş olduğunu biliyordu fakat ‘Sıfırdan başlayın ama şunu bilin ki zafer sizindir. Gidin bu işi başlatın, direnişe geçin. Cihad edin!’diyordu.” sözleriyle aktarır. Nasrallah, sıfırdan başlamanın zorluğunu ise şu sözlerle açıklar; “Kardeşlerimiz geri döndüler, bu cihadi hareketi tesis ettiler ve mücadele başladı. O günlerde bizi kimse kabul etmiyordu, ne sözümüzü, ne de yöntemimizi. Bize ‘Siz Hizbullah değilsiniz, siz deliler hizbisiniz (Hizbulmecanin), siz birkaç deli genç, toy âlim ve yeniyetme hoca geldiniz bu ülkeyi harap etmek istiyorsunuz!’ diyorlardı. Hizbullah mücahitleri mücadeleyi başlattıkları ilk yıllarda çok mazlumdular. Sadece düşmandan kaynaklanmıyordu bu mazlumiyetleri, dostların da zulmüne uğruyorlardı. Yani direnişin hücrelerinden biri operasyon gerçekleştirdiğinde ve bir yere gizlenmek, kaçmak istediklerinde halktan kimse onları kabul etmiyordu. Resmen sokağın ortasında kalıyorlardı, İsrailliler de gelip onları esir alıyorlardı. Çok mazlumca mücadele ediyorlardı.”

Başlangıçta şartlar böyle olmasına rağmen tünelin ucundaki o zayıf ışık gün geçtikçe güçlendi ve Siyonist yapının gözleri kör eden projeksiyonu gün be gün etkisini kaybetti. Liderlerini ve birçok üst düzey komutanını şehit vermiş bir hareket olarak Direniş, zafere giden yolun silahların değil mahiyetin farklılığında olduğunu söylüyor. Nasrallah’a göre, Direniş’in topladığı, “Oğlumun İslam ve cihad yolunda yüce şahadet derecesine ulaşmasını ve kıyamet gününde yüzümün Hz. Fatıma (selamullahi aleyha) karşısında ak olmasını istiyorum” diyen bir annenin sunduğu meyvedir. Bu meyveyi var eden, katyuşalara, kaleşnikoflara, sofistike silahlara sahip olmak değil, bu kültürü teneffüse imkan veren atmosferdir. Bu kültürün temelinde yatan ise her şartta “veli”nin rehberliğine sadakatle bağlanma ve imanı, aşkı, cehdi, sabrı ve öfkeyi bir noktada toplama kudretidir.

Allah’ın vaadi haktır. Allah iyi ve kötü günleri insanlar arasında döndürür ki, böylelikle sadıklar ile Allah’ın ipine ucundan dokunanlar açığa çıksın. Bugün Direniş’in bazı zalimlerin suçlarını irtikâp ettiğine dair yayılan şayialara kulak verenler, Direniş’i var eden projenin sahiplerini zalimlikle suçlayanlar Allah’ın vaadini hatıra getirmelidirler. Hesapların üzerinde bir hesabın olduğunu, Kur’an’ın da içinde yer aldığı Levhi Mahfuz’da yazılanın elbet vuku bulacağını bilmelidirler. Onlar yaklaşmakta olana bakmalı, onu görmelidirler. Yine onlar, Mescid-i Aksa’da kibre kapılıp zulme sapanların geçmişte uğradıkları ve çok yakın bir gelecekte de uğrayacakları akıbete “amenna” demelidirler: “Biz, Kitap'ta (Tevrat'ta) İsrailoğullarına, "Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz" diye hükmettik. Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, herhâlde yerine gelmesi gereken bir va'd idi. Sonra onlara karşı size tekrar egemenlik verdik. Mallar ve çocuklarla sizi güçlendirdik; sayınızı daha da çoğalttık. İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz. İkinci bozgunculuğun zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide (Beyt-i Makdis'e) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik.)  Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer yine eski duruma dönerseniz, biz de (cezaya) döneriz. Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yapmışızdır.” (İsra Suresi)

Ümmetin direği vaadin yaklaştığını, Siyonistleri bulacak ilahi cezanın Müslümanların elleriyle gerçekleşeceğini söylüyor. Bugün, bir mümin/mümine için bundan daha büyük bir müjde olabilir mi?