Translate

1 Temmuz 2011 Cuma

Egemenlik hakkından vazgeçmek

Gürkan BİÇEN

İnsanlık tarihi para basmanın, vergi toplamanın ve yargılamanın bir toprak üzerindeki egemenliğin vazgeçilmez unsurları arasında yer aldığına dair kanaati destekleyen kuvvetli delillere sahiptir.

İncil’e göre, Ferisiler İsa’yı (as) tuzağa düşürmek için geldiklerinde, “Söyle bize, Sezar’a vergi vermek kutsal yasaya uygun mu, değil mi?” diye sormuşlardır. İsa ise onlardan aldığı paranın üzerindeki resmin Sezar’a ait olduğunu söylemeleri üzerine, “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını da Tanrı’ya verin” diye cevap vermiştir. Böylece İsa, para basmanın ve vergi toplamanın egemenliğin unsurları arasında olduğuna işaret etmiştir. İsa’yı yargılayarak ölüme mahkûm eden Roma valisi ise yargılamanın egemenlik hakkının bir unsuru olduğunu ortaya koymuştur. Ardından gelen Kur’an da yargılama faaliyeti ve hakkına ilişkin hükümlere yer vermiş, Müslümanların ancak Allah ve Resulü’nün hükmüne gönülden razı olabileceklerini kayda bağlamıştır.

Modern devletler egemenliğin kullanım şeklini değiştirmekle beraber unsurlarında bir değişikliğe gitmemişlerdir. Bugün Kosova örneğinde olduğu gibi, Manda Yönetimi altında olmayan her devlet yargılama hakkını korumakta ısrarcıdır. Yargılama hakkının sınırları ise merkezde ülke toprakları, karasuları ve hava sahası olmak üzere ceza kanunlarında yer alan yetkilere göre bunların dışına da taşabilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti kendi yargı alanını Türk Ceza Kanunu ile belirlemiştir. Yürürlükteki Türk Ceza Kanunu’nun yer bakımından uygulama alanını belirleyen sekizinci maddesi; “Suç, (…)Açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında veya bu araçlarla, (…) işlendiğinde Türkiye’de işlenmiş sayılır” hükmünü yer vermekle açık sularda Türk deniz araçlarında işlenen suçların Türkiye Cumhuriyeti’nin yargılama yetkisinde kaldığını tartışılmaz hale getirmiştir.

31 Mayıs 2010 günü Akdeniz’in açık sularında seyreden Mavi Marmara gemisine saldıran Siyonistlerin geminin sicilini, egemenlik hakkına ilişkin gerçekleri ve Türk yargısıyla yüzleşecekleri bir suçu işlediklerini bilmediklerini varsaymak mümkün değildir. Tüm bunlara rağmen gemiye saldırdılar ve dokuz Türk vatandaşını şehit ettiler. Siyonistlerin bununla şiddette bir eşik oluşturmak ve muhataplarına gözdağı vermek istedikleri açıktır. İslam Konferansı Teşkilatı (Yeni adı İslam İşbirliği Teşkilatı) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’nun “Geçtiğimiz yıl yaşanan olayların benzerinin yeniden yaşanması, yeni şehitlerin olması bu defa telafisi mümkün olmayan sorunlara neden olabilir. Buna hiç gerek yok. Biz Gazze’ye büyük miktarlarda insani yardımda bulunduk ve bulunmaya devam ediyoruz” şeklindeki sözleri, Siyonistlerin amaçlarına ulaştıklarını, elli yedi ülkenin üye olduğu devasa bir teşkilata madden ve manen geri adım attırdıklarını göstermiştir.

İslam ülkelerini kendi gemilerinde işlenmeyen bir suçun yargılamasının sağlanmasına icbar edecek hukuki bir durumun olmadığını kabul edebiliriz. Ancak aynı şeyi Türkiye için söylememiz mümkün değildir. Türkiye saldırı ve cinayet anından bu yana yargı yetkisini gözlerden uzak tutmanın, mümkün olduğu kadar geciktirmenin derdinde olan bir ülke portresi çizmektedir. Dışişleri Bakanımızın Siyonistlerle henüz hesaplaşılmadığı yönündeki beyanına rağmen, saldırının hemen akabinde yapılan açıklamaların sertliği yerini eski hale dönüş çabasına ve dosyanın bu suretle kapatılması ihtimaline bırakmıştır. Bunun en açık delilini saldırı sonrası “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, Türkiye asla affetmeyecektir” diyen Sayın Cumhurbaşkanı’nın New York Times’da yayımlanan makalesinde, “Türkiye, İsrail komşularıyla barış sürecini devam ettirmeye hazır olduğu sürece, geçmişte oynadığı rolü oynamaya hazırdır” sözlerinde görüyoruz.

Türk siyasilerinin ve bürokratlarının Mavi Marmara vakasını sadece dış politikanın bir meselesi haline getiren yaklaşımının izlerini Adalet Bakanlığı’nın açıklamasında sürebiliriz. 6 Haziran 2011 tarihli basın açıklamasında Adalet Bakanlığı, “Gazze’ye insani yardım götüren ‘Mavi Marmara’ isimli geminin de arasında bulunduğu yardım filosu, 31 Mayıs 2010’da İsrail güvenlik güçleri tarafından açık denizde durdurulmuş ve gemilerin kontrolü ele geçirilmiştir. Bu müdahale esnasında vefat eden ve yaralanan vatandaşlarımız olmuştur” ifadesine yer vererek olaya yaklaşımındaki ciddiyetsizliği ortaya koymuştur. Tüm dünyanın gözleri önünde bir gemiye saldırılmış ve insanlar katledilmiştir. Adalet Bakanlığının “maktul”leri “müteveffa” olarak tanımlaması suç faillerini “katil” olarak vasıflandırmamak için olsa gerektir. Aynı açıklamanın devamında “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan alınan bilgiye göre, mağdur sayısının çokluğu nedeniyle kesin adli tıp raporları henüz tamamlanamamıştır. Ayrıca olayda sorumluluğu bulunan şüphelilerin ve bu kişilere emir verenlerin açık kimlik ve adreslerinin tespiti ile diğer bilgi ve belgelerin toplanması çalışmalarının devam ettiği bildirilmiştir” denmektedir. Basın organları Türkiye’nin BM için hazırladığı rapora Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tarafından tanzim edilen raporların da eklendiğini belirtir ve bu yayımlar ve bunlar Dışişleri Bakanlığı’nca tekzip edilmezken Adalet Bakanlığı’nın açıklamasının bu kısmına ne anlam vermemiz gerekir? Kaldı ki, söz konusu davanın geçici raporlar ile de açılması mümkündür. Son olarak, Adalet Bakanlığı’nın aynı açıklamasının sonuç kısmı Türkiye’nin iç hukuk kurallarını işleterek açmak zorunda olduğu ceza davasından el çektiğini ortaya koymaktadır. Bu kısımda Adalet Bakanlığı, “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca yabancı bir ülkede işlenen bazı suçlarla ilgili olarak yargılama yapılması Adalet Bakanlığı’nın talebine bağlıdır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmanın sonucunda yargılama yapılabilmesi için TCK’nın 13. maddesine göre Adalet Bakanlığı’nın talebine gerek görülmesi halinde Bakanlığımıza müracaat edilecek ve bu aşamadan sonra Bakanlığımız yargılama talebinde bulunabilecektir.

Sonuç olarak, Mavi Marmara olayı hakkında Bakanlığımızca yargılama talebinde bulunulabilmesi için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmanın tamamlanması gerekmektedir. Soruşturma tamamlanmadan Bakanlığımızın yargılama talebinde bulunması hukuken mümkün değildir. Bu nedenle şimdiye kadar Bakanlığımıza yargılama izniyle ilgili herhangi bir başvuru yapılmamıştır. Soruşturma sonucuna göre başvuru üzerine Bakanlığımızca gerekli işlemler yapılacaktır” diyebilmiştir. Adalet Bakanlığı’nın Hukuk Müşavirleri Türk Ceza Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’ndan bihaber değildirler. Onlar da Türk Ceza Kanunu’nun 8. maddesinde geçen “Türk deniz ve hava araçlarında” ibaresinin hiçbir genişletme yapılmadan anlaşılması gerektiğini bilirler. Bir başka ifadeyle, açık sularda yargı hakkını kullanmayı zorunlu kılan deniz aracında aranan şartın “Türk gemi siciline kayıt” olmadığının, soruşturma makamının Türk Ticaret Kanunu madde 823’de yer alan “Türk gemisi” tanımını dikkate alması gerektiğinin ve bahsedilen maddede; “Türk kanunları uyarınca kurulup da; tüzel kişiliği haiz olan teşekkül, müessese, dernek ve vakıfların malı olan gemiler idare organını teşkil eden kişilerin çoğunluğu Türk vatandaşı olmak, (…) şartıyla Türk gemisi sayılırlar” hükmüne yer verildiğinin farkındadırlar.

İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı Mavi Marmara gemisinin işletme hakkını devretmediği gibi, Mavi Marmara gemisinin sahibi de değişmemiştir. Öyleyse Adalet Bakanlığı Mavi Marmara gemisini hem Türk Ticaret Kanunu hem de Türk Ceza Kanunu açısından bir “Türk gemisi” olarak kabul etmek zorundadır. Bu, Cumhuriyet Başsavcısının Adalet Bakanından izin almaksızın şüpheliler hakkında Türk Ceza Kanunu hükümleri uyarınca bir kamu davası açmakla mükellef olduğu anlamına gelmektedir.

Her şey bu kadar açık iken meseleyi dış politika çerçevesine sıkıştırmak bu işten el çekmek demektir. Hele şüphelilerin kimliklerini öğrenmek için Siyonist yapının dış işleri ile yazışmak, onlardan cevap bekleyecek olmak “ipe un serme”nin bürokratik şekle bürünmüş hali olsa gerektir.

Siyonist yapının askeri kuvvetlerinin Arapça, İngilizce, İspanyolca ve Fransızca olarak, “İsrail’in güvenliğini uluslararası topluma havale edemeyiz” şeklinde uyarıda bulunduğu haberi ajanslara düştü. Türkiye’nin egemenlik hakkından vazgeçen ve yargı hakkımızı BM koridorlarında terk edenlerin ve yine haklarını cesurca arama kudretini gösteremeyen İHH’nın bizlere vermesi gereken bir hesap yok mudur?

26 Haziran 2011 Pazar

Tarık Ramazan Çamerya’yı bilir mi?

Gürkan BİÇEN


“Olağan Şüpheliler” isimli filmde Verbal rolü ile karşımıza çıkan Kevin Spacey itaat etmesi, konuşması ve arkadaşını öldürene niçin ateş etmediğini söylemesi için kendisini zorlayan gümrük müfettişine, “Şeytanı nasıl arkadan vurabilirsin?” der ve sakat elini göstererek devam eder, “Ya isabet etmezse?”. Kıtaları işgal eden şeytani düşünceyi arkadan vurmaya çalışmak şüphesiz bundan çok daha büyük bir iddiadır. İhvanı Muslimin’in kurucusu Şehid Hasan Elbenna’nın torunu Tarık Ramazan’ın yapmaya çalıştığı şey, “Avrupalı İslam”ı var etme çabası, şeytanın arkasından atılan bir kurşuna benzemesi bakımından Verbal’ın sözünü hak eder mahiyettedir. Ramazan, Avrupa değerlerinin kullanımı konusunda kişiye bağlı tercihlerin nasıl belirdiğini İran’ın Batı Dünyası’na yönelik yayınlarıyla bilinen Press TV isimli televizyon kanalında bir program yapmayı kabul etmesiyle birlikte görmüş oldu. Avrupa, Ramazan’ın Erasmus Üniversitesinde devam eden derslerine son verdi ve Tarık Ramazan İran rejimine yakın bir isim olmamasına rağmen onu baskıcı bir rejimin yanlısı olmakla itham etti. Kurşunu isabet etmeyen Ramazan kendini bağışlatmak için olsa gerek Batı’yı memnun edecek bir açıklama yapma ihtiyacı duydu: Ermeni Soykırımı’nı tanıyorum…
4 Ocak 2010 tarihinde Panarmenian sitesinde yer alan röportajında Tarık Ramazan “Ermeni soykırımını bildiğini ve tanıdığını, bunun bizim şüphelerimizle gölgelenemeyecek bir hakikat oduğunu” ilan ediyordu. Ramazan’ın bu husustaki açıklamasını hangi verilere dayandırdığı ve böyle bir açıklamayı yapma ihtiyacını niçin duyduğu hususu kendisinin kurduğu European Muslim Network içinde tartışmalara sebep oldu ve bazı entelektüeller kendisini şiddetle kınayarak gruptan ayrıldılar. Ayrılanlara göre Ramazan kendi isminin Batı nezdinde temizlenmesi için her açıdan sorgulanması gereken bir meseleyi kullanmıştı.
Tarık Ramazan’ın sağlam delillere dayandığı müddetçe Müslüman bir coğrafyanın tarihini ilgilendiren bir meselede söz söyleme hakkına sahip olduğunu kabul etmekle beraber onun kendi tezine daha yakın bir alanı Avrupa’yı ilgilendiren meselelere yoğunlaşmasının Müslümanlar açısından çok daha faydalı olacağını düşünüyoruz. Örneğin, Ermeni meselesi ile yakın tarihte yaşanan Balkan Müslümanlarının soykırıma ve tehcire tabi tutulması konusunu Avrupa gündemine getirmesini ve çok kültürlü bir Avrupa’nın sadece Yahudilere yönelik ayrımcılık günahından değil, Müslümanlara yönelik tarihi katliamların pisliğinden de arınmak zorunda olduğunu anlatmasını, böylelikle savunmuş olduğu hoşgörüye, çok kültürlülüğe dayalı Avrupa Medeniyeti’nin Müslüman Dünya ile olan ilişkisini düzeltmesinde bir fırsat yaratmasını beklemek Müslümanların da hakkı olmalıdır. Ne var ki Ramazan bu bakış açısından çok uzakta, Müslümanları eleştirmekle meşgul haldedir.
Mayıs 2011’de Arnavutluk’u ziyaret eden ve kendilerini Ermeni katili ilan eden birisini davet ettiklerinin farkında bile olmayan Türkiye destekli kuruluşların davetlisi olan Tarık Ramazan, salonu dolduran Arnavutları “Türk yahut Arap olmadıkları, Avrupalı Müslümanlar oldukları” hususunda ikna etmeye çalışırken kendisini dinleyenler arasında Avrupalı Yunanlılar tarafından aileleri katledilmiş, topraklarından sürülmüş insanların da bulunduğunu biliyor muydu acaba? Bunun ötesinde tıpkı Srebrenica katliamının sorumlularından Ratko Mladic’in bu katliamla “Türklerden intikam alındığı”nı ilan etmesi gibi, Yunanlıların da kendileriyle aynı derecede Avrupalı olması gereken Arnavutları “Türklerden intikam alma” duygusuyla ve azmiyle katlettiklerini biliyor muydu? Avrupa’nın duymak istemediği bu katliamın izlerini 1913 yılında sürebiliriz. İngiltere’nin Manastır temsilcisi C.A. Greig 11 Aralık 1913’te Londra’ya geçtiği bir telgrafta Yunan ordusunun Arnavutlara yönelik katliamlarını anlatıyor ve “Bir Arnavut genç Korça’nın iki saat kadar kuzeyindeki Plassa köyündeki bir minareden tüm cephanesi bitene kadar kahramanca savaştı. Yakalandıktan sonra tutuklamak yerine onun bedenini parçalıyor ve köpeklere atıyorlardı. Sonra tüm Plassa köyü yakılıp yıkıldı. Bu, Hıristiyan milletinin 20.yüzyılda ne yapabileceğini gösteriyordu. Aynı gece Korça’nın küçük bir köyü olan Dishnica’nın Müslüman kadınları yanlarına çocuklarını ve yaşlı insanları alarak evlerinden çıkıp yalınayak, panik içinde bizim şehrimize kaçtılar. Onlar, onların komşuları olan ve Yunanlılar tarafından ele geçirilip anlatılmaz zulümler yapılan yakın köylerle aynı kadere gittiklerini biliyorlardı. Onların evleri yağmalanıyor, birçoğu yakılıyor ve kalanı yıkılıyordu. Yukarıda anlattığım olaylar aşağıda asla yazamayacağım acılarla kıyaslandığında ehemmiyetsizdir. Kendisini Hıristiyan olarak isimlendiren dünya böyle bir barbarlık ve açgözlülüğün kendi kardeşlerinden sadır olmasından dolayı şaşırmak zorundadır. Biz Türklerden ne beklediysek ‘Hıristiyanlar’dan fazlasıyla bulduk.” diyordu.
Muhtemelen Tarık Ramazan bilmiyordur ve Balkan Müslümanlarının katliamının o dönemde kaldığını zannediyordur. Hakikat ise bambaşkadır. 27 Haziran 1944’te Yunanistan içindeki Çamerya bölgesindeki Müslüman Arnavutlara yönelik olarak başlayan saldırı Mart 1945’e kadar devam etmiş ve beş binden fazla Müslüman Arnavut katledilmiş, yüz elli bine yakını ise sürülmüştür. Böylelikle Avrupa değerlerinin sahibi sayılan Yunanistan aradan geçen otuz seneden sonra aynı vahşeti sergilemiştir. Savaş sonrasında da bu insanlar Yunanistan’a kabul edilmemiş, vatandaşlıktan çıkarılmış ve iki buçuk milyar dolar değerindeki mal varlıklarına el konulmuştur. Bugün Arnavutluk ile Yunanistan arasında temel bir mesele olan Çamerya bölgesi Avrupa’nın, Avrupa değerlerini savunan Müslümanların ve Avrupa ile iyi geçinmek gerektiğini düşünen kesimlerin ilgisini çekmemektedir. 65 seneden bu yana Arnavutluk’ta yaşayan ancak Çamerya ile olan bağını kesmemiş Müslüman Arnavutlar her sene Yunanistan sınırına yürümekte, tıpkı Filistinliler gibi ana vatanlarına bir gün döneceklerini ilan etmektedirler.
Gözünü Çamerya gerçeğine kapayan Tarık Ramazan, Müslüman Arnavutların Türk olmadıklarını, Avrupalı olduklarını anlatadursun, Bernard Russel’in söylediği gibi, “Türkiye’de Türk kelimesi neredeyse hiç kullanılmazken, Avrupa’da bu kelime Müslümanlıkla eşanlamlı hale gelmişti ve Müslümanlığı seçmiş bir Batılı için –ister Fas’ta ister Isfahan’da olsun- ‘Türk oldu’ ifadesinin kullanılması adettendi” Hal böyleyken Ramazan’ın yapması gereken şey Arnavutlara ne olmadıklarını anlatmak değil, Avrupalılara “Türk olan” Arnavutların arzularını iletmek olmalıdır.
Türkiyeli Müslümanlar, Orta Doğu halklarının hareketliliğinden sonra yıldızı yeniden parlatılmaya çalışılan bu düşünürün bizi götürmek istediği yeri dikkatle tahlil etmeli, kendisinin iyi niyetini sorgulamıyor olsak bile, dünyayı kuşatan bir şeytanı arkasından vurmaya çalışmanın beyhude çaba olduğunu kendisine anlatmalıdırlar. Bakışlarını şeytanın gözlerinden kaçırmayan bir “Direniş” neslinin yetişmekte olduğunu Ramazan da bilmelidir.

23 Haziran 2011 Perşembe

Fareli köyün kavalcısı

Gürkan BİÇEN

Wolfgang B. Sperlich, Noam Chomsky`in biyografisini konu alan kitabında &`;Dünya`nın iki büyük problemi, Platon`un problemiyle Orwell`in problemidir” der ve devam eder:

“Platon’un problemi, kullanabileceğimiz kanıtlar bu kadar azken, nasıl bu kadar çok şey bilebildiğimizi açıklamaktır. Orwell’in problemi ise kullanabileceğimiz kanıtlar bu kadar çokken, neden bu kadar az şey bildiğimizi ve anladığımızı açıklamaktır.”

Ortadoğu halklarının yükselen sesi bizi her iki problemle aynı anda yüzleşmek zorunda bıraktı. Tahrir Meydanı Mübarek’in gitmesini isteyen halk tarafından doldurulurken, Türkiye’nin entelektüel çevreleri, dış haberler sayfalarının kalemşorları Mısır, Mısır rejimi, Mısır halkı, Mısır muhalefeti hakkında açıklamalarda bulundular. Ortadoğu hakkında sarf edilen sözlerin güncelliğini sorgulayan Oğuz Eser, “Türkiye’de Mısır, Hüsnü Mübarek ve İslami Hareketler üzerine yayımlanmış en son kitaplar yirmi yıl öncesine ait” diyordu. Batılı medya ağının kuşattığı toplumların durmaksızın akan görselliği kanıt olarak telakki etmesi ve fakat aynı oranda hakikatin uzağına düşmesi ise meselenin diğer yanını oluşturuyor.

Ortadoğu’daki halk hareketleri Türkiyeli entelektüel çevrenin gündem oluşturabilen bir güç değil verili gündemi konuşan bir topluluktan ibaret olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Batı dünyasının eğlendirirken uyuşturan ve uyuştururken dönüştüren silahı sinemanın mermilerinden birisinin Suriyeli sığınmacılar sebebiyle Türkiye’yi ziyareti üzerine yazılanlar entelektüellerimizin emperyalist sistemin araçları ve bunların kullanımı hususunda temelsiz fikirlere ve naif bir yaklaşıma sahip olduğunu göstermiştir. Birçok Müslüman yazara göre, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği İyi Niyet Elçisi olarak ilan edilen Hollywood yıldızının Suriyeli sığınmacılara ilgisi onun insani hassasiyetlerinin bir sonucudur ve takdirle karşılanıp yüceltilmelidir. Öyle ki, onun hassasiyetini paylaşmayanlar gün yüzüne çıkarılmalı ve kınanmalıdır.

Halkların hak ve özgürlüklerinin tanınması ve korunması için kurulduğu söylenen ancak emperyalist ülkelerin güç dengesine dayanan Birleşmiş Milletlerin adı altında yürütülen bu gösterinin hedefi açıktır: Amerika’nın görülmesini istediğini göstermek… Chomsky Karşı Devrim Şiddeti: Gerçekte ve Propagandada Kan Gölleri isimli kitabında şiddete yönelik Amerikan seçiciliğini şöyle ifade eder; “Yakın tarih üzerine yapılmış üstün körü bir araştırma bile, iş şiddet ve kan dökme konusunda kaygılanmaya gelince Washington’un son derece seçici davrandığını gösterir. Bazı kan gölleri ‘zararsız’ ve hatta olumlu ve yapıcı görülür; çok azı basında yer bulur, ‘hunharca’ diye nitelendirilir ve kınanmayı hak eder.” Hal böyle olunca, medya tekelinin işaret ettiği yer, o karede kim yer alırsa alsın, bizim hakkında kanaat edinmemiz gereken yere dönüşür. Amerika’nın Afganistan’da katlettiği siviller, egemen bir ülke olarak kabul edilen Pakistan’da insansız uçaklarla yaptığı saldırılar ve tüm bu dehşetin yerlerinden ettiği yüz binler görünmez / bilinmez / konuşulmaz hale gelir ve Baas rejiminin şiddeti sebebiyle evlerini terk edenler konuşmamız gereken tek gündeme dönüşür.

Baas rejiminin Hama’da 1982’de gerçekleştirdiği katliamın izlerini Amerikan basınında arayanlar, Müslüman Kardeşler’i tıpkı uluslararası terörizme destek verdiğini iddia ettikleri Suriye rejimi kadar tehlikeli gördüklerini, kökten dinci Müslüman Kardeşler’e yönelik şiddete tepki vermediklerini fark edeceklerdir. Anlaşılan odur ki, Amerika öncelikle Siyonist yapı çevresinde oluşan güvenlik meseleleri ile ilgilenmekte, müttefik yahut düşman rejimlerin halklarına yönelik şiddet eylemlerini bu eksende değerlendirmektedir. Siyonistlerle barış anlaşması imzalamayan Suriye Amerika’nın “terörü destekleyen ülkeler” listesinin değişmez isimleri arasında uzun süre yer almış ve rüşvet kabilinden yapılan jestlere rağmen Siyonistlerle anlaşıp Batı ittifakına dâhil olmamıştır. Batı’nın gözünde Suriye halkının kanının gerçekte bir değeri yoktur. Bu kanı bugün için değerli kılan şey mukadder sona adım adım yaklaşan Siyonist yapıya zaman kazandıracak gelişmeleri var edebilmek için Suriye’nin Direniş cephesinden koparılması gerekliliğidir.

Türkiyeli Müslümanların güncel meselelerinin çözümü için Ak Parti hükümetine istediği sürenin verilmesini savunan kalemşorların Suriye’de başlayan reform çalışmalarının neticesini görmek için Suriye rejimine süre tanımak istemeyip parlatılmış bir imaja hayran kalmaları Hollywood yıldızının buraya bir “iyi niyet elçisi” olarak değil, “fareli köyün kavalcısı” sıfatıyla geldiğini ve bunda da başarılı olduğunu gösteriyor. Başkasını değil…

15 Haziran 2011 Çarşamba

Türkiye’nin çifte standardı

Gürkan BİÇEN

Bir kişinin aklına tabi olan onun zanlarına da tabi olur. Türk dış politikasını ideal “sıfır sorun” ekseninde tanımlarken Türkiye, farkında olsun veya olmasın, bu politikanın mimarının bu politikayı fırtınalı bir denizde dalgaların insafına bırakılmış bir gemiye çeviren esaslı bir hatasına da teslim olmuştur: Siyonist yapının mahiyetini kavrayamamak.

Siyonist yapı bölge halklarının rızasına binaen varlık bulmadığı gibi, BM çatısı altında olması da ona tek başına meşruiyet sağlamaz. Zira Siyonist yapı Müslüman Dünya’yı kontrol edebilmek adına “Düşman Arap denizinde küçük sadık Yahudi platosu” olarak dizayn edilmiş ve Noam Chomsky’nin deyimiyle “Amerika’nın askeri üssü” olan devasa bir örgütten ibarettir. Siyonist yapıyı yeryüzünün diğer devletleri ile bir tutmak, ondan bir toprağın kendi halkının siyasal örgütlenmesi neticesi varlık alanı bulan tabii bir devletin hareket tarzını icra etmesini beklemek hiçbir temele dayanmayan bir iyimserliktir. Türk dış politikası bu yolda “yenilenin doymadığı” bir oyunun tarafı olmuştur ve her seferinde yeni bir şans daha istemektedir.

Türkiye, Suriye ile Siyonist yapı arasında bir barış sağlayabileceğini düşünmüş, buna inanmış ve bunun için gayret sarf etmiştir. Filistin Yönetimi ile Siyonistlerin anlaşmalarını istemiş ve bu uğurda daha evvel hiçbir iktidarın yapmaya cüret etmediği bir şeyi yapmış, tescilli bir katil olan Şimon Peres’in Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden hitap etmesine imkân tanımıştır. Dış politikanın mimarı Türkiye’nin bir “ağabey” gibi hareket ettiğini düşünse de, Siyonist yapı Türkiye’nin bu sanrısına bir an olsun itibar etmemiştir. Siyonist yapı Türkiye’nin çabalarına önce Türk hava sahasını kullanıp Suriye topraklarına saldırarak ve ardından da Gazze’ye yönelik kirli savaşı başlatarak teşekkür etmiştir. Türkiye’nin “ağabey” vasfının Siyonistler tarafından dikkate alınmaması Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı sinirlendirmiş ve Siyonistlerin yaptığının Türkiye’ye hakaret anlamına geldiğini söylemesine sebep olmuştur.

Türkiye hakarete alışık bir ülkedir. Zira Türkiye kendi ekseninde dönen ve kendi politik kurgusunu var eden bir ülke değildir. Öyle olsa idi kısa bir süre evvel kendisine hakaret ettiğini ileri sürdüğü Siyonist yapının uluslararası kurumlar nezdinde meşru kabul edilmesine imkân sağlamazdı. Örneğin, Siyonist yapıya OECD üyeliğinin yolunu açmazdı. Siyonist yapıya bu yolu açarken Türkiye, OECD üyeliğiyle Siyonist yapının “insan haklarına saygılı ve daha şeffaf olmak” zorunda kalacağını ilan etti. Bu tarihten 20 gün sonra, 31 Mayıs 2010’da Siyonist yapı insan hakları ve şeffaflıktan ne anladığını Mavi Marmara isimli Türk gemisine saldırıp 9 Türk vatandaşını katlederek (şehit ederek) gösterdi.

Dışişleri Bakanımıza göre Mavi Marmara’nın hesabı henüz sorulmadı. Türkiye’nin elini bağlayanın ne olduğunu ne bakanımız ne de başkaca bir yetkili açıklamak niyetinde. Ancak, Mavi Marmara’nın hesabını soramayanların her biri bugün bükemedikleri Siyonist bileğin yerine Suriye’nin bileğini bükmenin ve Türkiye’nin “ağabey” rolünü Siyonist yapının istekleri doğrultusunda oynamasına razı olacak bir Suriye’yi var etmenin peşine düşmüş haldedir. Suriye rejiminin Vandallığı sabit olsa da, bu durum Türkiye’ye Siyonist yapıya karşı konumlanmış bir rejimin yıkılmasını açıktan isteme hakkı vermez. Topraklarını Amerikan istihbaratına, askerine ve parasına sınırsız bir şekilde açmış bir Türkiye’nin Nato kapsamında bulunduğu Afganistan’da kendi halkına işkence eden ve insanları keyfe keder bir şekilde öldüren Afgan polisini ve askerini eğittiği bir dönemde ve bu eğitim faaliyetine halen devam ederken, Siyonist yapı ile savaşın bir unsuru olan bir başka ülkeye yönelik tutumu iki yüzlülük olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin çağrılarının bir anlam kazanması onun Nato’dan ayrılmasına, askeri üslerini Amerikan’ın kullanımına kapamasına, Amerikan istihbaratına Türkiye’de hayat hakkı tanımamasına bağlıdır. Böylelikle Türkiye Amerikan gerçeğiyle yüzleşebilir ve yanımıza toplanan kâfirlerin Suriye’dekilerden daha hayırlı olmadıklarını anlayabilir.

5 Haziran 2011 Pazar

Gazze’nin yüz yılı

Gürkan BİÇEN

Balkan Savaşlarını ve Arnavut meselesini anlattığı bir şiirinde Mehmet Akif, “Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk / Bak nasıl doğranıyor? Kalk baba kabrinden kalk” diyordu. Mehmet Akif’in “üç beyinsiz kafa” olarak vasfettiği kişiler İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimleri olan Talat, Enver ve Cemal Paşalardı. Balkan Savaşları’nın tek neticesi İmparatorluğun Avrupa’daki topraklarını tümden yitirmesi olmamış, Osmanlı ordusunun hem donanım hem de kurmaylık açısından sıkıntıda olduğu da açığa çıkmıştır. Bu sıkıntı, kurmaylık açısından, İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’na dâhil olduğu günlerin hemen başında yaşanan Sarıkamış Harekâtı (faciası) ve Süveyş Kanalı Harekâtı ile somutlaşmış ve yine bu harekâtlarda eksik donanım, eğitimsiz asker ve gücün nakli hususlarındaki problemlerin geçici olmadığı anlaşılmıştır. Enver Paşa Sarıkamış’ta binlerce askerin hayatını kaybetmesine sebep olurken, Cemal Paşa Süveyş Kanalı Harekâtında yenilgiden ayrı olarak Osmanlı Ordusunu alay konusuna da dönüştürmüştür. David Fromkin’e göre Enver Paşa’nın müttefiki Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğuna gönderdiği Ordu Danışmanı Liman von Sanders, tek başına çalışan bir serüvencinin özelliklerini taşıyan Enver Paşa’yı askeri konularda bir soytarı olarak görüyordu. Cemal Paşa ise Enver’i kıskanan kişi olarak kayıtlardaki yerini alıyordu.

Cemal Paşa komutasındaki Osmanlı güçlerinin Süveyş Kanalı’nı ele geçirip Mısır’a ulaşma ve böylelikle Mısır’daki İngiliz hâkimiyetine son verme arzusu iki bin askerin hayatını kaybetmesi ile akamete uğradı. Kuvvetlerinin yüzde yirmisini kaybeden Cemal Paşa Suriye’ye kadar geri çekildi. İngilizler Cemal Paşa’nın askeri planını şöyle açıklıyorlardı: “Türkler Kanal’a binlerce deve getirip tüylerini ateşe verecekler. Develer, ünlü sağduyuları ile ateşi söndürmek için Kanal’a koşacak. Kanal yeterli miktarda deveyle dolunca Türkler üzerinden geçecekler”

Osmanlı Ordusu’nun bunca eksikliğine rağmen birçok cephede direnebilmesini askerin itaatine ve toprağın/vatanın İslam’ın mukaddesatı ile eşdeğer kabul edilmesine bağlayabiliriz. İngiliz Savaş Konseyi’nde yer alan Arthur Balfour, “Türkler yolları kesildiğinde teslim mi olurlar, yoksa sırtlarını duvara verip çarpışırlar mı?” şeklinde bir soru sormuş, bu soruya cevap ise Çanakkale cephesinde bulunan savaş muhabiri Compton Mackenzie’den gelmiştir. Mackenzie Çanakkale’den geçtiği haberde; “Batı’da çarpışmış olan Fransız subayları savaşan birim olarak bir Türk’ün iki Alman’a bedel olduğunu söylüyorlar; gerçekten de sırtı duvara dayanmış olan Türk muhteşemdir.” diyordu. Cemal Paşa askerini Suriye’ye kadar çekse de, bir süre sonra başlayacak olan Gazze Savaşları bu tespiti bir kez daha doğrulayacaktı.

1882’de Mısır’ı işgal eden İngilizler Kudüs’e ulaşmak için başlattıkları harekâtın ilk adımında Gazze’deki Türk askerinin direnişi ile karşılaştılar. İngilizlerin 26 Mart 1917’de 22 bin kişilik bir ordu ile başlattıkları saldırı Osmanlı’nın sahip olduğu 8 bin kişilik orduya katılan 7 bin kişilik takviye birliklerle ulaşılan 15 bin kişilik bir ordunun karşı koyuşu ile akamete uğradı. Ancak İngilizlere karşı asıl yükü taşıyan takviye birliklerden ziyade Gazze garnizonu olmuştu. Bu saldırıda Gazze’nin çevresindeki yerleşimlere ulaşmayı başaran İngiliz birlikleri ile şiddetli sokak çatışmaları yaşanmış ve İngilizler geri püskürtülmüştü. Asker sayısı, donanımı ve ihtiyaç maddelerini temin açısından üstün olan İngiliz ordusuna karşı kazanılan bu zaferin temelinde Osmanlı askerindeki görev bilinci vardı. Bernard Lewis Türk Medeniyetinin kaynaklarını açıklarken din ile özdeşleşen görev duygusunu işaret eder ve “Bu özdeşleşmenin bir başka yansıması ise Türk – İslam anlayışında son derece önemli yer tutan göreve kendini adama ve hizmet etme duygusunda görülebilir” der.

Kudüs’e giden yolda zaferin kolay olmayacağı, çok daha kapsamlı bir hazırlık gerektirdiği anlaşılmıştır ve I.Gazze Savaşı’nın akabinde İngilizler yaklaşık üç hafta boyunca ordularını hazırlamakla meşgul olmuşlardır. Osmanlı ordusu da gerek İngilizlerden ele geçirilen ganimetler gerekse gönderilen takviyeler ile gücünü arttırmış ve Gazze’de bir öncekine oranla çok daha güçlü bir savunma hattı oluşturmuştur. 19 Nisan 1917’de saldırıya geçen İngiliz ordusunun mevcudu 50 bin iken, Osmanlı ordusu yaklaşık 20 bin kişiden oluşuyordu. Ancak Osmanlı ordusu I.Gazze Savaşı’ndaki galibiyetin moral üstünlüğüne sahipti. Osmanlı askerinin ilk kez tank silahı gördüğü bu savaşta, bu tankların imha edilebilir olduğu da görüldü. Kendilerinden doksan sene sonra Hizbullah askerlerinin imha edecekleri Merkava tanklarının ilk örneklerini Osmanlı askerleri Gazze’de imha etmişti. Tüm askeri üstünlüğüne rağmen İngiliz ordusu Kudüs’e giden yolu açmayı başaramadı. Böylece, “duvara dayanmış Türk”ün Allah’ın buyurduğu gibi, ancak bire on kuvvetle sökülebileceği anlaşıldı.

Gerçekten, İngilizlerin, III. Gazze Savaşı diyebileceğimiz Birrus Sebi saldırısı güç dengesinin bire altı olarak belirdiği bir taarruzdu. 138 bin kişilik İngiliz ordusuna karşı Osmanlı ordusu yedi gün boyunca karşı koydu ve nihayetinde çekilmek zorunda kaldı. Müslümanların göğüslerini Kudüs’e giden yolda siper ettikleri bu savaşla İngilizlere Kudüs yolu açılmış oldu. 9 Kasım 1917’de İngilizler Selahaddin’den bu yana Müslümanların olan Kudüs’e giriyordu. Kudüs’ün işgali anında Viyana’da olan Mehmet Akif’i, Osmanlı Devletinin müttefiki Avusturya’da halkın Kudüs’ün İngilizlerin eline geçmesini kutlamak için sokaklara dökülmesini görmenin şaşkınlığı beklemektedir. Avrupalı müttefik, Müslümanlardan kurtarılan Kudüs’ün kendileri için yenilgi değil zafer olduğunu düşünmektedir.

Osmanlı ve daha sonra da Türkiye ile Gazze’nin fiili bağı sona erdi ve bir süre sonra tarihin talihsiz anlarından birisi, Siyonist İsrail’in ilanı yaşandı. BM taksiminde Gazze Arap Bölgesinde bırakıldı ancak Araplar burada bir devlet kuramadan Siyonistler tarafından önce 1956’da daha sonra da 1967’de işgal edildi. Siyonist işgal altındaki Gazze, I.Gazze Savaşı’nda yaşanan sokak çatışmalarını hatırlatırcasına Gazze halkının Siyonistleri yıldıran ve nihayetinde Gazze’den hiçbir şart ileri sürmeksizin kaçmak zorunda bırakan direnişine sahne oldu. Gazze’yi terk etmek zorunda kalan Siyonist yapı Gazze’yi yeniden işgal edip HAMAS yönetimine son vermek için başlattığı saldırıda “duvara dayanmış Türk” ile “duvara dayanmış Arap” arasında hiçbir fark olmadığını gördü. Siyonistler ilan ettikleri hiçbir hedefi gerçekleştiremeden geri dönerken Gazze direnişinin bir parçası olan İslami Cihad Genel Sekreteri Ramazan Abdullah Şallah’ın İran İslam Cumhuriyeti lideri İmam Hamaney’e hitaben söylediği “İmam Hamenei’ye söz veriyoruz, tıpkı Lübnan Direnişi gibi biz de Gazze’de zafer kazanacağız.” sözü hakikate dönüşüyordu. Gazze direnişi bir başka ülkenin daha harekete geçmesini ve Gazze’nin aradan geçen doksan seneden sonra Türkiye’nin gündemine, hem de en üst düzeyde olmak üzere yeniden girmesini sağlıyordu. Mavi Marmara bu gündemin ete kemiğe bürünmüş haliydi. O sadece Gazze’yi çevreleyen Siyonist blokajı değil, Türkiye’yi zaptu rapt altına almak isteyen Siyonist ve emperyalist blokajı da kırabileceğimizi göstermek için yola çıkıyordu. Mavi Marmara’da şehit edilen kardeşlerimiz bizi yalnızca Gazze’nin bugününe değil kendi tarihimize de bağlamışlardır. Onların temiz ruhları bize “duvara dayanmış Türk”leri hatırlatmış ve Gazze topraklarında yarım kalan bir vazifenin tamamlanması sorumluluğunu da yüklemiştir.

Kudüs’e giden yolda geçirdiğimiz doksan yılın ardından Kudüs’e girmemizi neşe ile karşılayacak dostlar/müttefikler edinmeli ve Mavi Marmara gemisini bu dostlarla doldurmalıyız. Duvara dayanmış dostlarla…