Translate

9 Şubat 2012 Perşembe

Başka Halklar

Gürkan BİÇEN

Birinci Dünya Savaşı Osmanlı ülkesinin parçalanması ve Müslüman Dünya’nın ulus temelli devletlere uyanması ile neticelendi. İngiliz – Fransız anlaşmasına binaen kurulan Suriye de bunlardan birisiydi. Savaş sırasında Cemal Paşa’nın kontrolü altındaki Şam’ın düşmesinden bir gece evvel şehirden kaçan Türk vali ve diğer yetkililer o günden sonra bir daha asla Şam’a dönemediler. Şam çok uzun süre, Arap’ın yüzünü görmemek için şekere yüz çeviren Türklerle küs kaldı. Sonra bir gün Türklerin arasından birileri çıktı ve “Biz niçin küs olalım ki? Aramızda bir mesele yok aslına bakarsanız.” deyiverdi. Ardından Şam ile Ankara can ciğer kardeşler oldular.

Her şey ne kadar güzel derken, Şam ile Ankara’nın aşkı “geç buldum çabuk kaybettim” sözüyle izah edilebilecek kadar kısa sürdü. Arap ülkelerinde yükselen halk hareketleri gözleri önce iktidarı bırakmayan Kaddafi rejimine ve ardından Suriye’ye çevirdi. Ankara bir anda uyandı ve Şam rejiminin kendi halkının katili olduğunu gördü. Bu hakikat ayan olunca bir söz en üst düzeyden dillendirilmeye başlandı: “Kendi halkıyla savaşanlarla, kendi halkını katledenlerle bir resimde yer alamayız!”  Amenna… Peki, ya başka halklar?

Bizim için, kendi halkına haksız bir savaş açmış bir rejimi/devleti başka halklara haksız bir savaş açmış bir başka rejimden/devletten daha vahşi, daha katlanılmaz kılan nedir ki? Mesela, ilan edilmemiş bir savaşın mağduru Pakistan’ı gün be gün vuran bir rejim/devlet sırf kendi halkını değil de bir başka halkı katlediyor diye yanında durulabilecek, aynı karede poz verilebilecek bir devlet olmayı hak ederken, diğeri neden konuşulmayacak olandır?  Ya Afganistan nasıl açıklanmalıdır? Kendi ülkelerini savunan bir halkın çocukları her yıl on binler halinde öldürülürken, insanlar evlerinden, işlerinden kaçırılıp sorgusuz sualsiz işkencelere uğratılırken ve Afganistan’a monte edilmiş hükümet işgalcisiyle birlikte sayısız katliama karışırken biz niçin aynı karede olmaya rıza gösteririz?

Türkiye’nin derdi bir rejimin kendi halkını katletmesiyle değil, bu açık. Zira Türkiye kendi halkını katleden başkaca hükümetlerle işbirliğini devam ettiren bir ülke. Türkiye kendi halkını katledenlere askeri eğitim veren, bunu NATO kapsamında yaptığını deklare eden bir ülke. Türkiye, maalesef, Batı’nın sarmalına alınmış, ekonomik, siyasi ve askeri açıdan esir edilmiş bir ülke. Yine Türkiye, hayalperest bir zihnin sanrılarına mahkûm edilmiş bir ülke.

Esad’a iki hafta verdiniz ve Esad blöfünüzü gördü. Şimdi zıvanadan çıkmış Türk İslamcılar sizi yüz sene evvel kaçarak çıktığınız Şam’a girmeniz için ikna etmeye çalışıyorlar. Yüz sene evvel Şam’ı terk ettiğinizde yerinizi Batılılar doldurmuştu. Bugün Batılılarla birlikte Şam’a girmenin hayalini kuruyorsunuz. Tabii orada kaçarak Şam’ı bırakacak bir Esad var ise.


Türkiye Suriye’yi iç işi olarak gördüğünü söylese de, başka halkları katletmeye cevaz veren Türkiye’nin iç savaş için kışkırttığı Suriye halkını da katli caiz “başka halk” olarak gördüğü açık. Aksi halde o, her iki tarafı da silah bırakmaya davet eder ve BM’de yediği Rus tokadının acısını başka bir konferansta unutmak için herkesi yine İstanbul’a davet etmezdi.

5 Şubat 2012 Pazar

Sözde Direniş Ekseni mi?

Gürkan BİÇEN

İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB) Türkiye’nin uluslararası alanda söz sahibi olabilmek için Müslüman ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirme çabasının bir sonucu olarak kurulmuş bir dernektir. Üyeleri kişiler değil başkaca derneklerdir. Finansmanı ise, bilen bilir, Başbakanlık’ın, Tika’nın, Cumhurbaşkanlığı’nın, THY’nin ve sair kuruluşların açık ve örtülü yöntemlerle aktardıkları fonlarla sağlanır. İki yüze yakın üyesinin ekseriyeti zaten kendi ülkelerinde de ihtiyaç içinde olan derneklerdir. Benzerleri gibi İDSB de proje adı altında sunduğu, aslında dışişlerinin tavsiye ve görüşleri doğrultusunda planlanmış bazı çalışmaların finanse edilmesiyle görünürlük elde eder. Bu haliyle İDSB elinde ekmeği ve gazetesiyle evine dönen emektar baba görünümündeki hükümet komiseridir.

İDSB hepimizi derinden yaralayan Suriye’deki elim olaylar sebebiyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiş ve Genel Başkan Necmi SADIKOĞLU’nu bununla vazifelendirmiş. O da, şiddeti, katliamı telin eden konuşmasını şu sözlerle sürdürmüş:

“Komşumuz ve kardeşimiz Suriye'de sözde direniş ekseni vs gibi asılsız iddialarla meşru gösterilmeye çalışılan Esed rejimi masum bir halkı katletmekle yetinmemekte İslam'ın en bariz sembollerini, alimleri ve kutsal mekanlarımız olan camileri de hedef almaktadır. Şebbiha denilen mezhepçi temelde kullanılan rejime bağlı paramiliter güçler camileri hedef almakta, basmakta, rast gele tutuklamalar gerçekleştirmekte, sokaklardaki insanları ayırt etmeksizin öldürmekte ve sivil yerleşim yerlerini Esed güçleriyle birlikte bombalamaktadır. (…) Elinde hiçbir şeyi olmayan mazlum ve mağdur bir halk tanklarla, uçaklarla, ağır silahlarla hatta çeşitli ülkeler ve örgütlerin militanlarının açıkça katliamlara destek vermesiyle öldürülüyor.”

Ben size İDSB’ye üye olabilmek için şiddete bulaşmamış olmanın şart olduğunu, bunun İDSB tüzüğünün bir gereği olduğunu hatırlatmayacağım. Zira derneğin adı bunu ortaya koymakta: Sivil Toplum... Ama ben, şiddet ile arasına mesafe koymuş uluslararası bir derneğin Suriye’deki çatışmaların bir tarafını açıkça destekleyerek; “Vicdan sahibi sayıları on binlerle ifade eden üst düzey komutan, subay ve asker ile çeşitli yetkililer rejimden ayrıldıklarını ilan etmişlerdir. Suriye Milli Meclisi adlı bir oluşum ile askeri bir yapı teşkil edilmiş Suriye'deki devriminin yaklaşık olarak tüm renklerini bir arada tutan muhalif yapı ortaya çıkmıştır.” şeklinde beyanda bulunmasının sebebini Sayın SADAKOĞLU’ndan sormanızı isteyeceğim. Müslümanların Suriye’deki şiddete karşı çıkması elbette makuldür ancak aklıselim şiddete karşı bir derneğin her iki tarafa da şiddete son vermesi yönünde bir çağrı yapmasını gerekli kılmaz mı?

İDSB’nin asıl suçu –kusuru değil- ise yukarıda altını çizdiğim sözleri sarf etmiş olmasıdır. Kendi üyeleri arasında Suriye kökenli “Filistin Halkına Yardım Derneği” bulunan bir derneğin Filistin’in özgürleştirilmesi için mücadele eden Direniş Ekseni için “sözde” tabirini kullanması bir cürüm değil midir? Otuz senedir halkı ve rejimiyle Direniş Ekseni’nin mihveri İran İslam Cumhuriyeti’nin yanında yer almış bir ülke için “sözde” tabirini bu düzeyde bir derneğin kullanması nasıl bir cürettir? Siyonistlerden Mavi Marmara şehitlerinin hesabını soramamış bir devletin yasalarına göre kurulmuş bu dernek “sözde Direniş Ekseni” tabirini kullanırken, birçok elden ve kaynaktan süzülerek gelen ve nihayetinde İslam’ın rengini alarak yeniden ete kemiğe bürünen Direniş’in varlığına, onun aziz şehitlerine, gözbebeği gazilerine, dullarına, yetimlerine, fedakâr ana-babalarına karşı vicdani bir sorumluluk hissetmez mi? Şehid Şeyh Ahmet Yasin’in, Şehid Abbas Musavi’nin, Şehid İmad Mugniye’nin, Şehid Mahmud Mebhuh’un kanlarından utanmaz mı? Hele hele Direniş Ekseni’ni Müslüman bir halkın kanına girmekle itham ederken İslam İnkılâbı Rehberi İmam Hamaney başta olmak üzere, Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, Filistin İslami Cihad Genel Sekreteri Ramazan Şallah ve İslami Direniş Hareketi (Hamas) Siyasi Lideri Halit Meşal’e iftira attığının farkında olmaz mı?

Onlara diyorum ki, sizin bu tavrınız hakikate ve ilan ettiğiniz tüzüğe sadakatsizliktir. Siz bu açıklamayı yaparken üyelerinizin ekseriyetinin fikrini almış değilsiniz. Öyle olsaydı bu sözleri sarf edemezdiniz zira listenizde Direniş Ekseni’ni “sözde” olarak nitelemenize, Direniş’i Müslümanların kanına girmekle itham etmenize açıkça karşı çıkacak, Türkiye’nin silahlı muhalefete destek verdiğini hatırlatacak üyelerin varlığını biliyorum.

İDSB içindeki Türkiye kökenli üye dernekleri İDSB’nin Direniş Ekseni’ni “sözde” olmakla itham eden ve Direniş’i katillerle aynı kefeye koyan bu açıklamasını tartışmaya açmaya davet ediyorum.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Kenan Alpay Yanılıyor

Gürkan BİÇEN

Yakın zaman evvel Atasoy Müftüoğlu’nun İLKAV’da yapmış olduğu konuşma çevresinde, bu konuşmada yer alan bazı iddiaların yanlışlığından dem vuran bir yazı okudum. Yazı birçok İslamcı Türk’ün adet haline getirdiği üzere “başkasına devrimci” bir tarzda kaleme alınmıştı ve doğrusu hayal âleminden çıkıp gelmiş bir şövalyenin atının ayak seslerini çağrıştırıyordu. Yazının sahibi Kenan Alpay, Suriye konusunda kaleme aldığı bir yazısında, mantığın vardığı yer itibariyle, Nasrallah ile Galyun’un kanını aynı değerde gören bir kalem. Tıpkı Mustafa Özcan’ın iki yıl kadar evvel Hıristiyan Nasrallah ile Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı terazinin kefelerine koyup tarttığı ve Hıristiyan Nasrallah’ın daha ağır bastığına kanaat getirdiği gibi Alpay’da Hizbullah ile henüz kimliği belirsiz Suriye muhalefetini aynı terazide tartmaya çalışmasıyla maruf. Alpay’ın Müftüoğlu’na itiraz ettiği konu ise Müftüoğlu’nun Libya’daki iktidar değişiminin aktörlerinden bir kısmının CIA bağlantılı kişiler olduğunu açıkça söylemesi. Alpay hayretler içinde kalmış olsa da, Kuzey Afrika’da yaşanan halk hareketlerine Batı’nın etkisinin izini sürenler için bu iddia şaşılacak bir şey değil.

Alpay’a göre Tunus, Mısır ve Libya’daki Müslümanların tağutları devirme başarısını önemsizleştirmek kusurlu, zafiyet içeren ve Müslümanları karamsarlığa sürükleyen bir bakış açısının neticesidir. Bu yazısında Alpay, İhvan ve Nahda hareketlerinin üst düzey yöneticilerinin öncelikli hedeflerinin ekonominin güçlendirilmesi ve demokratik hakların geliştirilmesi meselesi olduğunu, İslam ahkâmını dayatmak gibi bir niyetleri bulunmadığını defalarca açıklamalarını es geçerek, bu bölgedeki demokrasi çağrısının felsefi anlamda değil, ancak seçim sistemi anlamında ele alınması gerektiğini ileri sürmektedir. Durum öyle olmadığı gibi, bunun da ötesinde, Oliver Roy’un “Küreselleşen İslam” kitabında ileri sürdüğü İslam’ın “milliyetçi” hale getirildiği iddiasını doğrular biçimde, Mısır Selefileri Siyonistlerle olan Camp David Anlaşmasını bile kategorik olarak reddetmeye yanaşmamakta, bunu Mısır’ın saygınlığı ile ilişkilendirmektedirler. Fehmi Taştekin Tahrir Meydanı’nda konuştuğu Selefilerin temsilcisi Muhammed Nurullah’ın Camp David için sarf ettiği, "Uluslararası anlaşmalarınız olabilir. Mesele saygın bir ülke olmanız. Biz İsrail ile anlaşmaların gizli maddelerini bilmiyoruz. Önce bunların ne olduğunu öğrenmek istiyoruz. Saygınlık bunu gerektirir. Önce anlaşmaları okuyacağız, sonra değerlendireceğiz." sözlerini naklederken Abdullah Aydoğan'ın “ 'devrimci' hareketi İslami cemaatler tetikleyemedi” tespitine de yer verir. Müslüman Kardeşler ve Selefilerin az zamanda ulaşmış oldukları bu nokta İslam ile Avrupa’yı barıştırma hayali ile yürüyen Tarık Ramazan’ı dahi şaşırtmışken Alpay’ın tüm bunların üzerini bir paragrafa sığdırdığı birkaç cümle ile örtbas edebilmesi mümkün müdür?

Alpay yazısını sadece fantezilerle değil eksik bilgiye dayalı hatalı neticelerle de doldurmuştur. Anlaşılan o, Libya’daki iktidar değişimi sırasında Kaddafi’nin isyancıları hiçbir zaman “ajan” olmakla suçlamadığını ileri sürerken Kaddafi’nin 1 Temmuz 2011 tarihinde Tripoli’de yapılan mitingde sarf ettiği sözleri duymamıştı. Bu mitingde Kaddafi Batılı ülkelere seslenerek; “Siz, hain ajanları getirdiğinizde ve onlar biz Libya halkının temsilcisiyiz dediklerinde Libya halkını provoke ediyorsunuz, Libya halkını aşağılıyorsunuz. Sizin demokrasiniz bu mu? Siz savaş uçağınızla bir hain getirin ve deyin ki, Libya halkının temsilcisi budur, bu mu demokrasi? (…) Eğer bir çözüm bulmak istiyorsanız Libya halkına gidin. Sizin getirdiğiniz ve halk tarafından asla kabul edilmeyecek hainlere bel bağlamayın.”, diyordu. Belki Alpay bu konuşmayı hiç duymadı belki de olayın magazin kısmı olan, Kaddafi’nin Obama’ya “oğlum Obama” şeklinde hitap etmesi ile ilgilendi. Ne var ki, Kaddafi’nin “oğlu” Obama Kaddafi’nin bu konuşmasından çok evvel, henüz Şubat 2011’de CIA ajanlarına Libya içinde operasyon yapma izni vermişti ve Mart 2011’e gelindiğinde Libyalı muhaliflerle CIA ajanlarının birlikte çalıştıkları biliniyordu. PressTv’nin bu konudaki haberini iktibas eden bir internet sitesi Libyalı muhalifleri ağır silahlarla gösteren bir resmin altına, “Hi, we're the Libyan revolutionaries. We spontaneously uprose and spontaneously acquired these hardcore weapons.” yazarak cereyan eden şeyin ne olduğunu hala anlamayanlarla eğleniyordu. Emin değilim, ancak Alpay’ın bu konudaki kaynaklarının “okumadan yazan” kalemlerin bolca bulunduğu, Türkiyeli Müslümanların fanteziye açık olanlarına hitap eden beşinci kol internet siteleri olabileceğini düşünüyorum.

Alpay, Mustafa Abdülcelil gibi Kaddafi rejimi artığı birisini tebcil ederken, onun Libya halkına ait zenginliği Kaddafi muhaliflerine peşkeş çekeceği şeklinde anlaşılan açık beyanlarını dikkate almama eğiliminde olmalıdır. Yine Batılı koalisyonda yer alan ve Libya’ya yönelik askeri operasyonu meşrulaştırma görevinden öte bizzat sahada askeri varlık gösteren Katar ile olan ilişkileri de göz ardı etmektedir. Katar El Cezire marifetiyle sadece propaganda savaşına katılmakla yetinmemiş, Celili’nin başı olarak lanse edilen Ulusal Geçiş Konseyi’ne sağladığı maddi yardımla da bu işgalde yerini almıştı. Şu halde iktidarı ele alan “d e v i r i m c i”lerin işgalcilere “işiniz bitti, artık gidin” diyebileceklerini ummak ancak safdillik olarak izah edilebilir. Bu türün Libya’da yaşayan bazı örnekleri Katar’ın Libya’nın içişlerine bu kadar açıktan müdahale etmesine itiraz ettiklerinde Nato’nun görev süresinin uzatılmasını isteyen ancak Katar önderliğindeki bir çok uluslu güç teklifi ile yetinmek zorunda kalan Celili tarafından susturulmuşlardı.

Alpay, maalesef, yakınımızdaki Sırbistan’ı da tanımıyor. Onun çok basit çıkarımları var: Kaddafi Sırp keskin nişancılar kullandı ve Sırbistan açıkça Kaddafi’den yana tavır aldı. Kaddafi’nin Sırp keskin nişancılar kullandığı doğru olsa da, bu Sırbistan’ın resmi tutumu değildi. Sırbistan 1999’daki Kosova operasyonunda Rusya’nın Belgrad’ı koruma gücü olmadığını Nato uçaklarının Belgrad’ın altyapısını yerle bir etmesiyle görmüş oldu. Öyle ki, Belgrad Elçiliği bombalanan Çin dahi buna karşı koyamadı. Bugün Belgrad’ı yönetenler, Milosevic döneminde CIA operasyonları çerçevesinde hareket eden OTPOR hareketinin üyelerinden başkası değiller. Otpor Milosevic’i devirmeyi başardı ve ardından Demokratik Parti ile siyasi hayata müdahil oldu. Sivil yüzü ise CANVAS adı altında yeniden yapılandırıldı. Sırbistan içindeki Batı yanlılarını iktidarda tutmayı amaçlayan Avrupa ve Amerika destekli bu oluşum renkli devrimcileri eğiten bir merkez olarak biliniyor. Milosevic’in ardından eski Yugoslav istihbaratı UDB ajanlarının bir kısmı ve Sırp paramiliter güçleri Afganistan’dan Somali’ye kadar birçok operasyonda paralı asker olarak yer aldılar. Ancak Rusya’nın yakınlığını ve elden giden Kosova’yı Avrupa’dan daha fazlasını elde etmek için bir koz olarak kullanan Batı yanlısı Sırp yönetimi Kaddafi’ye açık bir destek vermedi. Sorunun bir an evvel çözülmesini temenni ettiklerini açıklamaktan öteye gidemedi. Sırp milliyetçilerin Tadic’e yolladıkları, Kaddafi rejimi ile ilişkiyi kesmeme çağrısını içeren açık mektuba ve Tadic’in Libya’nın işgalini Nato’nun Kosova’ya müdahalesine benzetmesine rağmen bu çizgi aşılmadı. Bu gün Sırbistan Avrupa ailesinden başka bir yerde gelecek arayamayan bir ülkedir ve Belgrad Avrupa’nın kirli işlerinin döndürüldüğü merkezlerden birisidir.

Alpay’ın yazısını okuduğumda Uluslararası Filistin İntifadasını Destekleme Konferansında tanıştığım ve Kuzey Afrika’daki halk hareketleri hakkında uzun bir görüşme yaptığım Mali Meclisi’nde milletvekili olan Dr.Omar Mariku’yu hatırladım. Kendisi Atasoy Müftüoğlu ile benzer şeyler söylüyordu; “Evet, diyordu Kaddafi zalim birisi ama onun karşısında yer alanların ‘iyi çocuklar’ olduğunu size kim söylüyor?” Cevabı biliyoruz: Bugün Suriye’ye saldırmamız için duaya çıkan ve yeni bir Yavuz’u dört gözle bekleyenler kimler ise onlar ve onların patronları bize kimlerin “iyi çocuklar” olduğunu söylüyorlar.

Yusuf El Kardavi Libya’nın İslam’a döndüğünü zannetse ve Kenan Alpay öyle umut etse de, gerçek bunun dışındadır. Gelecek, tüm Kuzey Afrika ülkelerini İslam’ın siyasi taleplerinden uzaklaşmaya icbar edecek gelişmelere gebedir. Atasoy Müftüoğlu sizi bu konuda uyarıyor. Afganistan’ın Hikmetyar’ı konusunda uyardığı gibi. Bence ona kızmak, sitem etmek, gücenmek yerine gerçek dünyaya uyanmanız daha hayırlıdır.

27 Kasım 2011 Pazar

Vatan İle İmtihan

Gürkan BİÇEN


İran Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Komutanı General Emir Ali Hacizade’nin “İran’ın herhangi bir saldırıya uğraması durumunda ilk hedef alacakları yerin Türkiye’deki NATO füze kalkanı tesisi olacağı” sözleri beni Türkiyeli Müslümanların böyle bir açıklama karşısında takınacakları tavrın nasıl olabileceğini düşünmeye sevk etti. Zira birçok kez açığa çıktığı üzere Türkiyeli Müslümanlar ile Türkiye’nin sair ideolojilere sahip insanları arasında toprak, bayrak, dil ve devlet kavramları tartışılması dahi tehlikeli müşterekleri oluşturuyordu. Bir İslam ülkesi ve devleti olarak İran, İslam Nizamı’na yönelecek saldırının –pasif bir görevle bile olsa- cephe hattında yer alacak bir diğer ülkedeki askeri hedefleri yok etmeyi kaçınılmaz olarak görürken, hedef ülkedeki Müslümanların tarih ve coğrafya ile kuşatılmış zihinlerinde nasıl bir etki uyandıracağını sanırım biliyordur. İran buna benzer bir tarihi sınavı 1996’da, Taliban hareketinin iktidarı ele aldığı dönemde katlettiği on bir İranlı diplomatın ardından yüzünün akıyla vermişti. Batı Dünyası ve işbirlikçileri İran’ın Afganistan’a girmesini beklerken ve İran ordusu buna hazır haldeyken İran, Sünni ve Şii Müslümanlar arasında onulmaz yaralar açacak böylesi bir harekâttan uzak durmuş ve onların heveslerini kursaklarında bırakmıştı. Ama bugün çok farklı bir durum var ve sanki 25 sene evvel Tahran’da İmam Humeyni tarafından kabul edilen Türkiyeli Müslümanlardan müteşekkil bir heyete İmam’ın söyledikleri gerçekleşme yolunda. Bu görüşmeyi yıllar önce, Eskişehir’deki yazıhanesinde ziyaret ettiğim Atasoy Müftüoğlu nakletmişti.

Türkiyeli bir grup Müslüman İmam Humeyni’yi ziyaret ederler ve İmam onlara, “Er ya da geç Amerika İran’a saldıracak. Bunun için ya doğrudan Türkiye’yi kullanacak veya Türkiye üzerinden kendisi saldıracak. Biz sizin bunu engellemeye gücünüzün olmadığını biliyoruz. Sizden istediğimiz elinizden geldiğince bunu geciktirmeye çalışmanız. Öyle ki, biz böyle bir saldırıya karşı hazırlıklı olabilelim.” der. İmam’ın bunları söylediği dönemin Türkiyesi ile bugünün Türkiyesi arasındaki fark sadece 25 yıl değildir. O günden bu yana Türkiye’nin Batı sistemi çevresindeki konumu değiştiği gibi, Türkiyeli Müslümanların Batı zihniyetine bakışı ve ülke içindeki siyasi pozisyonları da değişti. Bugün Türkiye, Batı sistemine büyük oranda entegre edilmiş bir ülkedir. Türkiyeli Müslümanlar ise toprak temelinde yükselen ve yer yer kavmi duygularla da beslenen, İslam’ın muamelata ve siyasi fıkha ilişkin hükümlerine yabancılaşmış grupçuklar haline dönüşmüşlerdir. İmam Humeyni ile görüşen Müslümanlar İmam’ın “Bizim vatanımız İslam’dır”, “Biz İran’ı İslam için istiyoruz, İslam’ı İran için değil” ve “Biz güçlü bir İran değil, İslami İran istiyoruz. Güçlü bir İran istiyorsanız gidin şahı geri getirin” sözlerini anlayabiliyor ve bu sözleri arı duru İslam’ın İmam’ın dudaklarından dökülen ifadeleri olarak kabul ediyorlarken, bugünün Müslümanları, “Her şey Türkiye için”, “Güçlü Türkiye güçlü ordu” ve “Merkez ülke Türkiye” sözlerinin ardında saf durur haldedirler. Tarih Türkiyeli Müslümanların ağır bir şekilde sınanacakları bir yöne doğru akıyor. “İki doğunun ve iki batının Rabbi” bizleri, O’nun adının egemen olmadığı her zerre toprağı kıymetsiz hale getiren bir kelime ile sınamak üzere: Vatan

Kendisini dünyanın her yerindeki Müslümanların kardeşi olarak tanımlayan bir Arnavut dostum için Katolik bir Arnavut, “O, Müslüman kardeşlerini ülkesine / Arnavutluk’a tercih eder” diye yazmıştı. Muhtemelen, “Türkiye’de, Müslüman kardeşlerini ülkesine tercih edecek ne kadar Müslüman var?” sorusunun cevabını alacağımız günlere geliyoruz. Doğrusu ben, “Türkiye halkı bilinçli bir halktır. Biz bu bilinçli milletin bu komployu engelleyeceğinden eminiz” diyen İranlı General Emir Ali Hacizade kadar bundan emin değilim. Ne var ki, benim de emin olduğum bir şey var: Bir İslam devletine yönelik muhtemel bir savaşta Batı’nın aparatçığı haline gelecek bir devletin safından ayrılmak asla ve kata vatana ihanet değildir.

20 Kasım 2011 Pazar

Doğu aritmetiği çok romantiktir

Gürkan BİÇEN

Birinci Dünya Savaşı’nın mütareke ile nihayete erdiği, Paris Konferansı’nın başladığı dönemde Sykes – Picot anlaşmasının hilafına Fransa’yı Suriye’den uzaklaştırma niyetinde olan İngiltere, Şam’a ilk giren ordunun Avustralya birlikleri değil, Faysal’ın, yerel kıyafetleriyle şehre sızarak onu içeriden ele geçiren Arap birlikleri olduğunu, Suriye’nin düşmandan – Osmanlı yönetiminden- kendi gücüyle kurtulduğunu, Wilson’un ileri sürdüğü prensipler uyarınca da Suriye’nin Arap yönetimi altında kalması gerektiğini ileri sürer. Lloyd George, hakikatte Faysal’ın adamlarının gerçek sayısının 3 bin 500 kadar olduğunu ve bunların da ancak Şam düştükten sonra geldiklerini bilmesine rağmen, Faysal’ın 10 bin adamının Şam’ı ele geçirmeyi başardığını söylemektedir. Sonraları Lloyd George bu hususta şöyle yazar: “Doğu aritmetiği çok romantiktir.”

Menfaatler söz konusu olduğunda Batı Dünyası her alanda “romantizm” yaratabilir. Zira Batı Dünyası tarihi kendi ekseninde okuyan, tüm diğerlerinin bu eksen etrafında dönen pervaneler olmasını murad eden bir anlayışa sahiptir. Batı için rakamlar, istatistikler durumu açıklamaya değil, “açıklama”yı gizlemeye yönelik araçlardır. Var olanın tümü Batı’nın gösterdiğidir. Geçmişte böyle olduğu gibi bu, bugün de böyledir.

Bugün Batı, Şam’ı ele geçirmek için yola çıkan modern Faysallara tabi on binler bulunduğuna ve Şam yolunda yaşanan çatışmaların tümünün yerel halkın mücadelesinin neticesi olduğuna inanmamızı istemektedir. Batı’nın anlatımına göre, bugün Şam yoluna düşmüş bir Avustralya birliği yoktur. Ne varsa hepsi Suriyeli Arapların kendi nesli, kendi gücüdür. Bu bakış açısıyla Şam’ın, Cemal Paşa idaresindeki Osmanlı yönetimine, silaha sarılmış muhaliflerin ise İngiliz yardımını uman bir yüzyıl evvelki seleflerine dönüşmesinde bir gariplik yoktur. Garip olan bizim de tüm bu yalana inanmak istememizdir.

Bir yüzyıl evvel Şam’da Arap kavmiyetçilerini asan Cemal Paşa’nın orduları Filistin cephesinde Filistin’in yerel halkı ile birlikte İngilizlere karşı çarpışırken, Osmanlı idaresine karşı İngiliz safında yer alan Faysal savaş sırasında da Paris Konferansı’nda da Filistin’i istemediğini, Filistin halkının “Arapça konuşan ancak Arap olmayan” bir halk olduğunu söylüyordu. Benzer şekilde bugün Şam yönetimine karşı Batı’nın desteğini arayanlar/alanlar Filistin’in kurtuluşu için Batı ile mücadelenin gerektiğini dikkate almıyorlar. Hatta modern Faysallar Filistin’den ziyade Golan Tepeleri’ne önem verdiklerini dile getirmekten geri durmuyorlar. Şam yönetimini Golan için bir mermi atmamakla suçluyorlar. Ancak Siyonistlerle olan mücadeleyi sürdüreceklerini de söylemiyorlar.

Şam’ın gaddar Baas yönetimi kimin sivil, kimin milis ve kimin ise Batı uzantısı muharip güç olduğu bilinmeyen bir ortamda binden ziyade insanı katletti. Ancak emri altındaki ordu ve polis kuvvetinden de bir o kadar insan öldürüldü. Tüm bunlara rağmen Esad yönetimine yönelik halk desteği kaybolmadı. Büyük kentlerin tüccarları, aşiretlerin büyük çoğunluğu, çok sayıda Sünni âlim Şam yönetiminin reformlar yoluyla ıslah edilmesi ancak Şam’ın merkezi gücü ve konumunu zayıflatacak çabalardan uzak durulması gerektiğinde hemfikir. Yine halkın büyük çoğunluğu Şam yönetiminin Filistin için gayret sarf ettiğinin de bilincinde.

Batı Dünyası’nın ve peyklerinin kontrolündeki medya ağı muhaliflerin gösterileriyle ekranları, gazete ve dergi sayfalarını doldururken bize “romantik” bir aritmetik sunuyorlar. Türkiye’nin dünyadan bihaber eski İslamcıları ise gazete kâğıtlarından yaptıkları tayyarelerle yeni bir “Osmanlı” hülyasına dalmış haldeler. Ne var ki, bunların cedlerinden bir farkları var; bunlar – o nasıl oluyorsa- laik bir Osmanlı istiyorlar.


Tek gerçek var: Doğu’nun aritmetiği de, Türkiye’nin İslamcıları da “romantizm”den ibaret.