Büyük Haydar Efendi, yüzyıl evvel, Usul-i Fıkıh takrirlerinde, “Vakıa zamanımızdaki ulemaya, şimdiki fıkıh ile teveğğül edenlere “Fakih” denilirse de, bu ıtlak, mecazendir. Bunların fıkıh ile iştigal etmeleri haysiyetiyledir. (…) Şu halde suret-i mutlaka ve umumiyede “Fükaha” erbab-ı ictihad ile usul-i fıkıhden istinbatı-ı ahkam edebilen ulemadır” diyordu.
Yüzyıl evvel hukuk bir bilgi sistematiği olmaktan ziyade bir ilim dalı idi. Bir başka ifadeyle, yüzyıl evvel hukuk dendiğinde insanların zihninde canlanan şey tek başına insan ihtiyarına dayanarak hazırlanan kanunlar değil, şüphesi olmayan bir merkezden hareketle, bu merkeze uygun çıkarılan hükümlerdi. Bu hükümlerin güvenilir bir şekilde çıkarılabilmesi için talebelerin uzun yıllar sabırla tedrise devamı gerekiyordu. Sarf edilen tüm emeğe karşılık herkesin bu noktaya gelmesi de mümkün değildi. İşte bunun için bir başka kaynak, “İctihâd ve istinbât melekesine mâlik olmayan bir kişiye, ne kadar çok fıkhı meseleyi öğrenmiş ve ezberlemiş olsa da fakîh (hukukçu) denmez.” diyerek meselenin bu yönünün ekseriyetle kabul edildiğini ortaya koyuyordu (Fahrettin ATAR, Fıkıh Usulü).
Cumhuriyet Türkiye’si hukuk alanında yürüttüğü yenileme / değiştirme faaliyetleri sırasında birinci kuşakta evvelki dönemin birikimini kullanarak Batı Medeniyeti’nin kaynaklarını aktarmayı başardı. Yeni hukuk kaynaklarının oluşturduğu içtihatların incelenmesinden de anlaşılacağı üzere ilk dönem hukukçuları meselelerin analizinde evvelki birikimlerinin getirdiği zihni aletleri / çözüm yollarını kullanmaktaydılar. Ne var ki süreç, Türkiye’de hukuku bir disiplinden bir bilgi yığını haline getirdiği gibi hukukçuları da ilim adamlığından –çok zaman- malumatfuruşluğa tağyir etti.
Hukuk ilminin öğrenilme / öğretilme usulü açısından durum böyleyken hukuk ilminin amacının belirlenmesi, içselleştirilmesi –meleke haline getirilmesi- açısından durum farklı mıydı? Maalesef, hayır. Bir yüzyıl evvel hukukun amacı, “Ahkam-ı marifet ve mucibince amel üzerine ihraz-ı saadet” (Hükümleri bilme ve gereğince amel etme yoluyla saadetin / elde edilmesi kazanılması) iken, bugün çoklukla “insanlar ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi” şeklinde ifade edilir oldu. Görüldüğü üzere “saadet” hukukun amaçları arasından çıkarılmış, bu yolla hukuk “adalet”in aslına değil şekline hizmet eder hale getirilmiştir.
Hukukun ve adalet duygusunun şekiller / kalıplar üzerinden konuşulduğu bir zeminde hukukçuların da şekillerden / kalıplardan ibaret olması yadırganacak bir hal değildir. Ancak şu da var ki, zamanın akışı içerisinde pek çok şey ile birlikte isimlerin mahiyeti de değişirken insanların pek çoğu buna dikkat edemez. İbn-i Haldun öğretim ile uğraşanlar ve kadılar hakkında misal getirirken insanların bu isimlerin mahiyeti hakkında yanlış zanlara kapıldığını, halbuki, çağın, anlayışların değişmesiyle bu isimlerin sahiplerinin de etki ve yetkilerinin değiştiğini dile getirir. İşte bugün de “hakim”, “savcı”, “vali” ve saire denildiğinde kastedilen daha önceleri bu görevleri yerine getirenlerin konumu değildir. Bugün ne bir “hakim” ne d e bir “savcı” geçmişteki emsalleri ile aynı sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik statüdedir. Böyle olmasına rağmen içtimai hafızanın koruduğu ve benzeştirdiği unsurlar, içtimai hafızanın yenilenme süreci, çoklukla yanlış bir algılayışa neden olur.
İçtimai hafızanın bu yanlış algılaması isminin mahiyeti değişmiş kimi sınıfların mensuplarında da aynı etkiyi yaratır. Bunlar da kendilerine mahiyetlerinin fevkinde bir anlam yükleme eğiliminde olurlar. Döneminde İbn Haldun’un hayretle karşıladığı hususlardan birisi bu tür insanların kendilerini kıyas yöntemleridir. Onlar isimlerinin benzerliği ile güçlerinin / etkilerinin de aynılığı vehmine kapılırlar. Yakın zaman metinlerinden Safahat’ta Akif, bunun bir örneğini;
“Son zamanlarda hükûmet, şımarık bir deliyi,
Götürür bir yere vâlî diye bağlar.” şeklindeki girişiyle başlayan, Asım’ın içinde yer alan bir bölüm ile ortaya koyar. Akif, konumunu bilmeyen bu “vali”nin meclise yönelttiği hitabını ve bu densizin ruh halini,
“Şimdi kürsîye abansın da senin Vâlî Bey,
Nutka gelsin mi adam zannederek kendini?...
- Eyy?
Ne demiş?
- Yok, ne geğirmiş diye sor! Ma´nâsız
Bir yığın râbıta müştâkı perâkende lâfız,
Bir etek yâve saçar, bir sürü cinnet savurur;” mısralarıyla dile getirir. Akif, valinin medreseleri kapatma teklifini getiren konuşmasını Fransızca “Parprensip” ünlemiyle bitirmesi üzerine meseleyi;
“- Parprensip mi? Bayıldım be!
- Fransızcama mı?
Ya heriften de mi eşşek sanıyordun İmamı?
- Birden eşşek deme, bîçâre henüz müsvedde...
Ne yetişkinleri var, dursun o sağlam şedde.
- Hangi müsvedde? Ne müsveddesi? Bir bilmece ki...
- Merkebin...
- Ey?
- Mütekâmil soyu olmaz mı?
- Peki?
- İşte hilkatten o sûrette çıkarken beyazı;
Böyle birdenbire müsvedde de fırlar ba’zı!” mısralarıyla kapatır.
Anayasa Mahkemesine sunulan bu son davanın iddianamesinde toplumun bütünlüğünü temsil eden erke yönelik itham ve isnatlar bana ister istemez Akif’i hatırlattı. Akif’in tarif ettiği bu vali tiplemesi ile birlikte aklıma, el çabukluğu marifete, gizli ve karanlık güçlere, Büyücü Merlin’e göndermeler yapan, yanılıyorsam düzeltin, Harry Potter ‘Eşşek Kardeşliği’ isimli o kitabın adının nasıl geldiğini ise bilmiyorum.
17 Mart 2008 Pazartesi
19 Ekim 2007 Cuma
* POLITIC READINGS OF KORAN
By Gürkan BİÇEN
If Shari (Allah-ruler) have not been exict, the acts of human hadn’t any mean. Because, Shari is the one whom gives a moral and law value to acts of human. The thesis which alleges that the results of human’s interior dynamics and mental activities hold a speciality about accredit a value to human acts could seem pleasantly. But this thesis is bare of the might of explain the “primary value” because of can not be able to find out a changeless equal in universe and all of these activities being occured in different levels for each person. Only that reason is also enough to say that this thesis could not give voice to any values. İn other words, man can’t bringabout the power which converts himself to a “human”. He only has an area of existence as a species which is ready to became a “human”. As long as he behaves in values of Shari, his process of becaming a human could ripen.
Shari have ceden the mission of constructing the earth and building justice on it to human who has a moral grade as an unique species in earth endowed with tendency of collocation given by him. İn pursuance of this mission is subject to universe’s permanently mechanism and showing an individual and social success is desired from human by signing an area of behaviour and explaining the meanings and results of each acts to him. By this means,, human signifies a social meaning in the earth otherwise than his individual meaning. Then, to build justice on earth it is indispensable to accende that individual and social mission includes keeping apart human’s activies away from universe’s permanently mechanism.
In the course of human’s evolution groove, Shari has declared unchanging basic rules to all generations. However, implementations of daily life have been collocated in different forms according to each generation’s position inside of the evolution groove. The unique unchangeable thing has become only the purpose of showing the transformation of development from individual to social and accepting Shari’s rules is an social actuality otherwise than individual. Shari has wanted the values which he had designated to seem at society’s mechanism and essence as much as they had seem at conscience of people.
The truth which we don’t accept any arguments on is that: Koran is the last declaration of Shari to human who has been ripen in terms of interior dynamics. The sure result of this acceptance is that Koran is the touchstone for valuation of human act’s. Koran has exhibited how to construct the earth and also how to build justice on it thereby declaring Shari’s ascription of value. It has demonstrated that this declaration is not against to general mechanism of universe in consequence of carring out the Prophet whom reached first declamation from individual development to top of the social development. This also means that man species’s ability of organization to be humanized. So, Shari has showen that humanizing the society is possible as much as converting the man to human as a historical actuality.
After all, we can say that politic readings of Koran is not preference but a obligation for the Muslims who want to construct the earth whit all subjects which concern the human, the human acts, the man, the society, the reconstruction, the justice and to build justice on it.
If Shari (Allah-ruler) have not been exict, the acts of human hadn’t any mean. Because, Shari is the one whom gives a moral and law value to acts of human. The thesis which alleges that the results of human’s interior dynamics and mental activities hold a speciality about accredit a value to human acts could seem pleasantly. But this thesis is bare of the might of explain the “primary value” because of can not be able to find out a changeless equal in universe and all of these activities being occured in different levels for each person. Only that reason is also enough to say that this thesis could not give voice to any values. İn other words, man can’t bringabout the power which converts himself to a “human”. He only has an area of existence as a species which is ready to became a “human”. As long as he behaves in values of Shari, his process of becaming a human could ripen.
Shari have ceden the mission of constructing the earth and building justice on it to human who has a moral grade as an unique species in earth endowed with tendency of collocation given by him. İn pursuance of this mission is subject to universe’s permanently mechanism and showing an individual and social success is desired from human by signing an area of behaviour and explaining the meanings and results of each acts to him. By this means,, human signifies a social meaning in the earth otherwise than his individual meaning. Then, to build justice on earth it is indispensable to accende that individual and social mission includes keeping apart human’s activies away from universe’s permanently mechanism.
In the course of human’s evolution groove, Shari has declared unchanging basic rules to all generations. However, implementations of daily life have been collocated in different forms according to each generation’s position inside of the evolution groove. The unique unchangeable thing has become only the purpose of showing the transformation of development from individual to social and accepting Shari’s rules is an social actuality otherwise than individual. Shari has wanted the values which he had designated to seem at society’s mechanism and essence as much as they had seem at conscience of people.
The truth which we don’t accept any arguments on is that: Koran is the last declaration of Shari to human who has been ripen in terms of interior dynamics. The sure result of this acceptance is that Koran is the touchstone for valuation of human act’s. Koran has exhibited how to construct the earth and also how to build justice on it thereby declaring Shari’s ascription of value. It has demonstrated that this declaration is not against to general mechanism of universe in consequence of carring out the Prophet whom reached first declamation from individual development to top of the social development. This also means that man species’s ability of organization to be humanized. So, Shari has showen that humanizing the society is possible as much as converting the man to human as a historical actuality.
After all, we can say that politic readings of Koran is not preference but a obligation for the Muslims who want to construct the earth whit all subjects which concern the human, the human acts, the man, the society, the reconstruction, the justice and to build justice on it.
* Rezistenca do fitojë
Gënjeshtra më e pështirë në faqen e dheut duhet të jetë nxjerrja e një përfundimi jo definitiv dhe personal, nga ndryshimet e natyrshme në aspektin e
superioritetit, dhe më e pafalshmja, pretendimi që kjo gjë është një fjalë e Zotit.
Gjatë këtyre njëqind viteve të historisë së njerëzimit, çifutët, ky popull që mbart brez pas brezi këtë
gënjeshtër, e përcakton vetë ligjin e të qenurit një popull superior, duke e kundërshtuar të vërtetën dhe duke
nisur një luftë të re. Shkurtimisht, Sionizmin mund ta përcaktojmë si një ide, e cila parashtron si kusht, ndërhyrjen ushtarake dhe politike, si një përgatitje për realizimin e “premtimit” për sundimin e pikëpamjes
çifute bagy në një vend me kufijë gjeografik të caktuar. Ky përcaktim nxjerr si konkluzion se edhe
mbështetësit e kësaj ideje, megjithëse nuk kanë lidhje gjaku me popullin çifut, janë kundërshtarë të së
vërtetës. Sado që ky nuk është qëllimi themelor, ne mund të shohim influencën e Sionizmit në arsyetimet e
infektuara nga sëmundjet e mendimit çifut. Me këtë kuptim, nuk do të ishte një pretendim i ekzagjeruar sikur të themi se Sionizmi është një pararojë e Nazizmit.
Ndërsa feja Islame që i ka hedhur poshtë të gjitha ndryshimet nga pikëpamja e pasurisë, e ka cilësuar si të
shenjtë xhaminë Aksa, ajo e ka dënuar pikëpamjen çifute që përcakton të drejtën superiore të një populli, i cili trashëgon në ngarkim propozimin e Zotit. Lufta në Palestinë, duke humbur kontekstin e saj të një përpjekje midis dy popujve, është një shenjtërim që simbolizon krijimin nga Allahu të çdo njeriu me një shpirt të lirë dhe të pafajshëm. Nuk është rastësi ngritja e Muhamedit (a.s) për në Miraxh nga xhamia Aksa në Jerusalem, e cila tregon një dinjitet të pashoq për “njeriun”. Kjo ngritje është një borxh për të gjithë brezat që do të vijnë, për të treguar, regjistruar dhe mbrojtur lidhjen dhe propozimin midis Allahut dhe njeriut. Ja pra sot, Palestina po e paguan këtë borxh në emër të njerëzimit.
Bombat që bien në Palestinë dhe Liban, përveçse tregojnë fuqinë ushtarake, simbolizojnë gjithashtu urrejtjen ndaj një populli të dobësuar, por jo të robëruar. Mentaliteti çifut është një mentalitet i formuar
nga qindra polemika të ndërmarra me të dërguarit e Allahut për të formuar argumente që e tregojnë të
arsyeshme kthimin në robëri në dobi të disa përfitimeve të kësaj bote. Shëmbulli i ikjes ndaj agresionit të fuqive ushtarake, të këtij mentaliteti dhe i poshtërimit të forcave rezistuese është dëshmitar okular i shumë ngjarjeve. Përveç një pakice njerëzish, të cilët janë aktivë në mbrojtjen e drejtësisë dhe vlerave njerëzore, nuk ekziston një lidhje midis principeve humane dhe mendimeve që sundojnë tek shumica e njerëzve të këtij populli. Për këtë arsye, mentaliteti çifut sheh tek Ahmed Jasini, Nasrallahu dhe Fadlallahu një shembull të fshehtë të Musait, Daudit dhe Sulejmanit (a.s). Ky mentalitet, duke asgjësuar përfaqësuesit e sotëm të
këtyre personaliteteve te larta, të cilat kërkon t`i zotërojë, por nuk i përfaqëson dot, në të njëjtën kohë
përballet me aksionet poshtëruese të historisë së tij.
Të gjitha këto tërbime që i tejkalojnë kufijtë e dhunës dhe armiqësisë në luftë, mbështeten edhe nga të tjera
aksione që kryqëzohen me Sionizmin. Me këto veprime, ata duan të tregojnë se është e mundur nënshtrimi ndaj një fuqie të padrejtë në këtë botë. Megjithë asgjësimin e trupave të dobët e të humbur midis turmave të njerëzve, e vërteta është se shpirti i këtyre forcave ushtarake nuk është forcuar, madje ato nuk kanë siguruar as mbrojtjen e jetës së tyre.
Rezistenca e luftës ndaj Sionizmit duhet të vazhdojë jo vetëm për të shpëtuar arabët dhe myslimanët e thjeshtë, por edhe bijtë e Izraelit, të brumosur me mentalitetin çifut, i cili e sheh veten e tij ndryshe nga
bota njerëzore. Nëse të gjithë njerëzit që supozohen të jenë bashkë në këtë luftë fuqizohen jashtëzakonisht shumë, janë ata njerëz që qëndrojnë pranë kësaj rezistence të cilët do të futen fitimtarë në qytetin e Jerusalemit.
E kush ka fuqi në këtë botë të robërojë shpirtrat e lirë që ka krijuar Allahu?
Gurkan Bicen
* AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE İŞKENCE İDDİALARININ İSPATI
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3.maddesi işkence ve pek fena muamele görmeme hakkını koruma altına almış olup Komisyon ve Mahkeme, mezkur madde ile koruma altına alınan hakkın ihlali ile ilgili olarak inceledikleri başvurularda ortaya atılan iddiaların gerçekliğini kontrol edebilmek için çeşitli yollara müracaat etmiştir.
Danimarka, Norveç, İsveç ve Hollanda v. Yunanistan; İrlanda v. Birleşik Krallık; Müştak v. Türkiye davalarında Komisyon ve Mahkeme’nin, işkence gördüğünü ifade eden mağdurların yapmış oldukları açıklamalara hukuki bir değer izafe ettiği, dolaylı yollardan da olsa doğrulanabilen bu açıklamaları ihlalin tespiti yönündeki kararlarında gerekçeye dahil ettiği görülmüştür.
Mağdurların işkence gördüğüne dair ispat yollarından biri olan tanık beyanları mağdur açıklamalarını desteklemek üzere sıkça kullanılmıştır. Komisyon, Çakıcı – Türkiye davasında, Ahmet Çakıcı’nın gördüğü kötü muamelenin izlerine şahit olan, gözaltında konuştuğu kişinin beyanlarının Ahmet Çakıcı’nın işkence gördüğünü kanıtlamak için yeterli olduğunu düşünmüştür. Komisyon, kayıtları tutulmamış gözaltılarda ve kayıplarda bağımsız, nesnel tıbbi delillerin veya tanık ifadelerinin sağlanmasının zor olduğu belirtmiş ve bundan dolayı bu tür olaylarda 3.madde ihlallerinin bulgularının talep edilmesinin 3.maddenin koruduğu haklara zarar vermek anlamına geleceğini ifade etmiştir. Mahkeme ise, dinlenen şahidin beyanının inanılır ve geçerli olması, on altı - on yedi gün Ahmet Çakıcı ile birlikte gözaltında kalan şahidin onu görme ve onunla konuşma fırsatı bulması, şahidin, Ahmet Çakıcı’nın elbisesinin üzerinde kan lekeleri görmesi ve Ahmet Çakıcı’nın fiziksel olarak çok kötü bir durumda olduğunu söylemesi, Ahmet Çakıcı’nın ona dövüldüğünü, bir kaburgasının kırıldığını ve kafasının yarıldığını anlatması ve tanığında gözaltında aynı muamele ile karşılaştığını beyan etmesi sebebiyle bu delilin gerekli ispat standartlarını karşıladığını açıklamıştır (Bkz: Türkiye Cumhuriyetinde Hakim ve Avukatların Bağımsızlığı, Hakim ve Avukatların Bağımsızlığı Merkezi, Belge s.30-31).
İşkence görenlerin üzerlerinde bu uygulamaların izlerini ya da belirtilerini
gösterir bulgular da bu iddianın ispatı için ileri sürülebilen delillerden sayılmıştır. Fiziksel şiddetin yoğun olduğu bir kısım uygulamalarda mağdurların bedenlerinde kalan bir takım izler ile mağdurların psikolojik durumlarının maruz kalınan bu uygulamalardan sonra bozulduğunu gösteren bir kısım belirtiler de geçerli delil standartları içerisinde sayılmıştır.
İşkence ve kötü muamelenin tartışmalı olduğu durumlarda “en önemli objektif delil” sağlık raporlarıdır. İrlanda v. Birleşik Krallık davası ve Tomasi v. Fransa davası buna örnek teşkil etmektedir. İrlanda v. Birleşik Krallık davasında Komisyon, yaptığı inceleme sonunda bazı kişilerin bedenleri üzerindeki ezik ve çürüklere dair raporlara dayanarak, bazı kişilerin konuşturulması için şiddetli bir biçimde dövüldükleri, bazı kimselere ise beş tekniğin uygulanmasını sağlamak amacıyla fiziksel şiddet kullanıldığı sonucuna varmıştır. Tomasi v. Fransa davasının karar metninde ise, “Mahkeme, tamamen bağımsız tıp pratisyenleri tarafından düzenlenen tıbbi belge ve raporların Tomasi’ye çok sayıda darbe vurulmuş (blows inflicted) olduğunu ve darbelerin şiddetini doğrulamasını yeterli bulmaktadır.” ifadesine yer verilmiştir. Tomasi’nin ileri sürdüğü işkence iddiası üzerine adli tabibin hazırlamış olduğu raporu Türkiye’de yaygın olarak gördüğümüz ve Aksoy v. Türkiye davasında Mahkemenin eleştirdiği bir cümlelik, “darp ve cebir izine rastlanmamıştır” şeklindeki raporla karşılaştırmamızın faydalı olacağını düşünerek yazının sonuna alıntılıyoruz.
Komisyon ve Mahkeme sağlıklı olarak polis nezaretine alınan bir kimsenin salıverildiği zaman yaralanmış olduğu tespit edilecek olursa, Sözleşmenin 3.maddesine göre oluşan sorunlar bakımından bu yaralanmaların nedenine ilişkin inandırıcı bir açıklama getirmenin Devletin görevi olduğu kanaatindedir. Tomasi v. Fransa ve Aksoy v. Türkiye davaları bu hususun kaydedildiği davalardan olmuştur.
Tıbbi raporların başvurucunun yaralarının çeşitli nedenlerden kaynaklanabileceğini ifade ettiği durumlarda hükümet yaralara ilişkin alternatif bir açıklama getirmek zorundadır. Mahkeme kendisine takdim edilen dilekçelerde tarafların iddia etmiş olduğu vakıalar, bilgiler ve belgeler çerçevesinde hareket etmekte, bunların dışında ihtimaller olsa bile ileri sürülmeyen hususlar incelenmemektedir. Tomasi v. Fransa davasının karar metninde Mahkeme; “İlk olarak hiç kimse, başvurucunun bedeni üzerinde tespit edilen izlerin nezarete alınmasından önceki bir tarihte meydana gelmiş olabileceğini veya başvurucunun kendi kendine yaptığı eylemden kaynaklanmış olabileceğini veya kaçmaya teşebbüs etmesinin bir sonucu olduğunu ileri sürmemiştir.” diyerek, ileri sürülmeyen ihtimalleri incelemeye almadığını ve bu gibi hallerde ikna edici bir açıklama getiremeyen devletin hak ihlaline sebep olduğunun kabulünün gerekeceğini belirtmiştir.
Gözaltı merkezleri, cezaevleri, kimi zaman hastaneler işkence ve kötü
muamelenin gerçekleştirildiği mekanlar olarak kayıtlara geçmiş olup Komisyon ve Mahkeme söz konusu mekanların fotoğraflarını, buralarda tutulan kayıtları iddiaların ispatında geçerli delillerden saymış, kimi zaman da bu mekanları inceleme yoluna gitmiştir. Aydın v. Türkiye davasında Mahkeme, savcının, işkence yapıldığı iddia edilen yeri görmemesini, soruşturmanın önemli bir kısmını suçun işlendiği iddia edilen jandarma merkezindeki görevlilerle yazışarak yürütmesini ‘soruşturmada özellikle ciddi bir kusur’ olarak görmüştür.
Komisyon ve Mahkeme başvurucuların gözaltında geçirdikleri süreye, ifade alma işlemlerinin hangi saatlerde ve ne kadar süre ile yapıldığı hususlarına büyük önem vermektedir. Tomasi v. Fransa davasında Komisyon, hazırladığı raporda polis nezaretinde tutulan bir kişinin aciz bir durumda (vulnerability) oluşunu vurgulamış ve başvurucuyu sorgulamak için seçilen zamanlar ile ilgili olarak hayretini ifade etmiştir. Komisyon ve Mahkemeye göre yetkili makamlar, gözaltına alınanlar hakkındaki resmi kayıtları hem gözaltı yerinde ve hem de merkezi bir biçimde tutmak ve güncelleştirmek zorundadırlar. Bu kayıtlardaki bilgiler mahkemelere ve diğer yetkili mercilere, gözaltına alınan kişinin ailesine, avukatına ve bu bilgiye ulaşmada meşru bir amacı olan başka kimselere açık olmalıdır.
Komisyon ve Mahkeme gerekli gördüğü takdirde işkenceci ve mağduru çapraz sorguya tabi tutarak iddianın gerçekliğini sınama yoluna da gidebilir. İrlanda v. Birleşik Krallık ve Aksoy v. Türkiye davalarında bu yol kullanılmış, Aksoy v. Türkiye davasında çapraz sorgu sonrası Komisyon, ifadelerine başvurulan polis memuru ile savcının doğruyu söylemediklerine kanaat getirmiştir.
Tomasi – Fransa Davasında İşkence İddiası Üzerine Hakim Emriyle Yapılan Muayene Sonrası Hazırlanan Rapor.
Yargıç Pancrazi 25 Mart 1983’de Bastia Üst Mahkemesine bağlı olarak çalışan bir uzman olan Dr.Rovere’ye aşağıdaki görevleri yerine getirmesi talimatını vermiştir:
“1 – Mağdurun yaraları, hastalıkları veya maluliyetleri konusunda muayene yapınız; bunları betimleyiniz; bunların yol açabileceği izleri (sequelae) tespit ediniz ve bunların nedenleri hakkında görüşünüzü belirtiniz.
2 – İş göremezliğin boyutunu betimleyiniz ve muhtemel süresini takdir ediniz.”
Doktor Tomasi’yi 26 Mart 1983 günü öğleden saat 12:00’de hapishanede sorgu yargıcının huzurunda muayene etmiş ve 30 Martta raporunu vermiştir. Raporda şöyle denilmektedir:
“ lll. ŞİMDİKİ DURUM
Şikayetler:
Felix Tomasi’nin şikayetleri şunlardır:
Sol kulakta ani başlayan kulak ağrısı (acute otalgia
Başın her iki yan bölgesinde ani başlayan şiddetli baş ağrısı (acute parietal ve bilateral cephalalgia)
Hafif sırt ağrısı
Karnın üst bölgesinde (upper abdomen) ağrılar
Başka bir rahatsızlıktan şikayet edilmemiştir.
Klinik Muayene
Genel Muayene
Ağırlık: 60 kg, boy:1 m 65 cm. (tahmini)
Kan basıncı: 11, 5/7
Nabız: dakikada 84 atım
Kalp ve akciğer (cardiopulmonary) muayenesi: Normal
Kafa – Yüz (cranio – facial) bölümü
Biri sağ şakakta ve diğeri sağ kaşın üstünde olmak üzere görülebilir iki sıyrık (abrasion)
Sol göz kapağının üst kısmında, yatay hizada, 2 cm kadar uzunluğunda, mor – kırmızı renkte küçük bir bere
- Kafatasının sağ yan tarafına dokunulduğunda ağrı şikayeti
- Her iki göz akında travmadan kaynaklanmayan kırmızılık (hasta bunun polis
nezaretinden önce de var olduğunu söylemektedir.)
Nörolojik Muayene:
- Eşit büyüklükte, düzenli ve büzülebilir gözbebekleri
- Gözbebeğinin istemsiz hareketi (nystagmus) yok
- Romberg negatif
-Asimetri yok, hedefe yönelik hareketlerde istemsi şaşalama (dysdiadochokinesis) yok
- Kiriş (tendon) refleksleri normal
- İşaret parmağı testinde ve kapalı gözlerle yürüyüş testinde sapma yok
Sol kulak:
-Kulak kepçesinde ve kulak girişinde (helix ve anthelix) ateşli, dokunulduğunda ağrı veren koyu kırmızı bere
- Dış kulak yolunda (external auditory meatus) ve kulak zarında travmaya bağlı bir yaralanma işareti görülmemekte.
Boyun kemikleri (Cervical rachi)
- Görünürde darbe bir travma izi yok
- Boyun omurlarından (cervical vertebrae) C1 ve C2’nin dikensi çıkıntılarına (processus spinosis) bastırıldığında ağrı duyulduğu söylenmekte
- Boyun hareketlerinde kısıtlama yok, başın yan hareketleri sırasında eklem yerlerinden gelen kıtırtı sesleri duyulmakta (otuz yaşından sonra olağandır)
- Kaslarda kasılmışlık (contraction) yok
Göğüs ve karın (Thorax ve abdomen)
Çizgisel ekimotik alanlar (ecchymotic striae – vibices) şöyledir:
- Bir tane göğüs orta hat kemiği üst (praestarnum) hizasında
- Bir tane göğüs orta hat kemiği orta (metasternum) hizasında
- Üç tane üst karın (epigastric) bölgesinde
- Bir tane sağ karın (hypochondrium) hizasında
Bu işaretler kırmızı renkte, mor bir halka ile çevrili, doğal ışıkta görülen ve dokunulduğunda ağrı olduğu söylenmekte.
- Karaciğer büyümesi (hepatomegaly) yok
- Dalak büyümesi (splenomegaly) yok
- Karında hafif gerginlik (slight abdominal distension)
Bel bölgesi (Lumbar region)
- Açıkça görünen bir travma izi yok
- Bel hareketi alanında kısıtlılık yok
- Omurga çevresindeki kaslarda (paravertebral) asılmışlık yok
Sol kol:
- Kolun arka iç yüzeyinin (postreo – internal) üst kısmında, 8 cm uzunluğunda ve 4 cm genişliğinde, alt kısımlarının çevresi mor olan kırmızı renkte bir bere (bruise) bulunmakta, dokunulduğunda ağrı verdiği söylenmekte.
- Bu berenin altında, daire şeklinde 1.5 cm çapında, daha az koyu renkte iki bere daha görülmekte.
lV. TARTIŞMA VE SONUÇ
Felix Tomasi’nin 26 Mart 1983 günü yapılan muayenesinde görüldüğü şekliyle, aşağıdaki bulgular bulunmaktadır:
Sol göz kapağının üst kısmında, göğüste, karın üst bölgesinde ve sağ karın bölgesinde (hypochondrium), sol kolda ve sol kulakta yüzeysel bereler,
Sağ şakak üzerinde açıkça görülebilen ciltte iki sıyrık (cutaneous abrasions)
Çevrelerinde mor hale bulunan kırmızı renkli berelerin 26 Mart 1983 tarihli muayeneden iki ile dört gün arasında bir zaman önce meydana gelmiş olması muhtemeldir.
Sıyrık ve berelerin (abrasions and bruises) aynı anda varoluşu, bu yaraların travmadan kaynaklandığını söylemeyi mümkün kılmaktadır; bununla beraber, diğer tıbbi nedenlere bağlı olmadığını söyleyebilmek için biyolojik testler yapılabilir.
Bunların boyutları ve biçimleri ilk kez nasıl meydana geldiklerine dair belirti vermemektedir; bunlar Tomasi'nin beyanları ile uygunluk içindedir; fakat aynı ölçüde başka bir travmatik nedene dayanabilirler.
Bu yaralar toplam olarak üç gün geçici olarak iş göremezliğe neden olurlar.”
Danimarka, Norveç, İsveç ve Hollanda v. Yunanistan; İrlanda v. Birleşik Krallık; Müştak v. Türkiye davalarında Komisyon ve Mahkeme’nin, işkence gördüğünü ifade eden mağdurların yapmış oldukları açıklamalara hukuki bir değer izafe ettiği, dolaylı yollardan da olsa doğrulanabilen bu açıklamaları ihlalin tespiti yönündeki kararlarında gerekçeye dahil ettiği görülmüştür.
Mağdurların işkence gördüğüne dair ispat yollarından biri olan tanık beyanları mağdur açıklamalarını desteklemek üzere sıkça kullanılmıştır. Komisyon, Çakıcı – Türkiye davasında, Ahmet Çakıcı’nın gördüğü kötü muamelenin izlerine şahit olan, gözaltında konuştuğu kişinin beyanlarının Ahmet Çakıcı’nın işkence gördüğünü kanıtlamak için yeterli olduğunu düşünmüştür. Komisyon, kayıtları tutulmamış gözaltılarda ve kayıplarda bağımsız, nesnel tıbbi delillerin veya tanık ifadelerinin sağlanmasının zor olduğu belirtmiş ve bundan dolayı bu tür olaylarda 3.madde ihlallerinin bulgularının talep edilmesinin 3.maddenin koruduğu haklara zarar vermek anlamına geleceğini ifade etmiştir. Mahkeme ise, dinlenen şahidin beyanının inanılır ve geçerli olması, on altı - on yedi gün Ahmet Çakıcı ile birlikte gözaltında kalan şahidin onu görme ve onunla konuşma fırsatı bulması, şahidin, Ahmet Çakıcı’nın elbisesinin üzerinde kan lekeleri görmesi ve Ahmet Çakıcı’nın fiziksel olarak çok kötü bir durumda olduğunu söylemesi, Ahmet Çakıcı’nın ona dövüldüğünü, bir kaburgasının kırıldığını ve kafasının yarıldığını anlatması ve tanığında gözaltında aynı muamele ile karşılaştığını beyan etmesi sebebiyle bu delilin gerekli ispat standartlarını karşıladığını açıklamıştır (Bkz: Türkiye Cumhuriyetinde Hakim ve Avukatların Bağımsızlığı, Hakim ve Avukatların Bağımsızlığı Merkezi, Belge s.30-31).
İşkence görenlerin üzerlerinde bu uygulamaların izlerini ya da belirtilerini
gösterir bulgular da bu iddianın ispatı için ileri sürülebilen delillerden sayılmıştır. Fiziksel şiddetin yoğun olduğu bir kısım uygulamalarda mağdurların bedenlerinde kalan bir takım izler ile mağdurların psikolojik durumlarının maruz kalınan bu uygulamalardan sonra bozulduğunu gösteren bir kısım belirtiler de geçerli delil standartları içerisinde sayılmıştır.
İşkence ve kötü muamelenin tartışmalı olduğu durumlarda “en önemli objektif delil” sağlık raporlarıdır. İrlanda v. Birleşik Krallık davası ve Tomasi v. Fransa davası buna örnek teşkil etmektedir. İrlanda v. Birleşik Krallık davasında Komisyon, yaptığı inceleme sonunda bazı kişilerin bedenleri üzerindeki ezik ve çürüklere dair raporlara dayanarak, bazı kişilerin konuşturulması için şiddetli bir biçimde dövüldükleri, bazı kimselere ise beş tekniğin uygulanmasını sağlamak amacıyla fiziksel şiddet kullanıldığı sonucuna varmıştır. Tomasi v. Fransa davasının karar metninde ise, “Mahkeme, tamamen bağımsız tıp pratisyenleri tarafından düzenlenen tıbbi belge ve raporların Tomasi’ye çok sayıda darbe vurulmuş (blows inflicted) olduğunu ve darbelerin şiddetini doğrulamasını yeterli bulmaktadır.” ifadesine yer verilmiştir. Tomasi’nin ileri sürdüğü işkence iddiası üzerine adli tabibin hazırlamış olduğu raporu Türkiye’de yaygın olarak gördüğümüz ve Aksoy v. Türkiye davasında Mahkemenin eleştirdiği bir cümlelik, “darp ve cebir izine rastlanmamıştır” şeklindeki raporla karşılaştırmamızın faydalı olacağını düşünerek yazının sonuna alıntılıyoruz.
Komisyon ve Mahkeme sağlıklı olarak polis nezaretine alınan bir kimsenin salıverildiği zaman yaralanmış olduğu tespit edilecek olursa, Sözleşmenin 3.maddesine göre oluşan sorunlar bakımından bu yaralanmaların nedenine ilişkin inandırıcı bir açıklama getirmenin Devletin görevi olduğu kanaatindedir. Tomasi v. Fransa ve Aksoy v. Türkiye davaları bu hususun kaydedildiği davalardan olmuştur.
Tıbbi raporların başvurucunun yaralarının çeşitli nedenlerden kaynaklanabileceğini ifade ettiği durumlarda hükümet yaralara ilişkin alternatif bir açıklama getirmek zorundadır. Mahkeme kendisine takdim edilen dilekçelerde tarafların iddia etmiş olduğu vakıalar, bilgiler ve belgeler çerçevesinde hareket etmekte, bunların dışında ihtimaller olsa bile ileri sürülmeyen hususlar incelenmemektedir. Tomasi v. Fransa davasının karar metninde Mahkeme; “İlk olarak hiç kimse, başvurucunun bedeni üzerinde tespit edilen izlerin nezarete alınmasından önceki bir tarihte meydana gelmiş olabileceğini veya başvurucunun kendi kendine yaptığı eylemden kaynaklanmış olabileceğini veya kaçmaya teşebbüs etmesinin bir sonucu olduğunu ileri sürmemiştir.” diyerek, ileri sürülmeyen ihtimalleri incelemeye almadığını ve bu gibi hallerde ikna edici bir açıklama getiremeyen devletin hak ihlaline sebep olduğunun kabulünün gerekeceğini belirtmiştir.
Gözaltı merkezleri, cezaevleri, kimi zaman hastaneler işkence ve kötü
muamelenin gerçekleştirildiği mekanlar olarak kayıtlara geçmiş olup Komisyon ve Mahkeme söz konusu mekanların fotoğraflarını, buralarda tutulan kayıtları iddiaların ispatında geçerli delillerden saymış, kimi zaman da bu mekanları inceleme yoluna gitmiştir. Aydın v. Türkiye davasında Mahkeme, savcının, işkence yapıldığı iddia edilen yeri görmemesini, soruşturmanın önemli bir kısmını suçun işlendiği iddia edilen jandarma merkezindeki görevlilerle yazışarak yürütmesini ‘soruşturmada özellikle ciddi bir kusur’ olarak görmüştür.
Komisyon ve Mahkeme başvurucuların gözaltında geçirdikleri süreye, ifade alma işlemlerinin hangi saatlerde ve ne kadar süre ile yapıldığı hususlarına büyük önem vermektedir. Tomasi v. Fransa davasında Komisyon, hazırladığı raporda polis nezaretinde tutulan bir kişinin aciz bir durumda (vulnerability) oluşunu vurgulamış ve başvurucuyu sorgulamak için seçilen zamanlar ile ilgili olarak hayretini ifade etmiştir. Komisyon ve Mahkemeye göre yetkili makamlar, gözaltına alınanlar hakkındaki resmi kayıtları hem gözaltı yerinde ve hem de merkezi bir biçimde tutmak ve güncelleştirmek zorundadırlar. Bu kayıtlardaki bilgiler mahkemelere ve diğer yetkili mercilere, gözaltına alınan kişinin ailesine, avukatına ve bu bilgiye ulaşmada meşru bir amacı olan başka kimselere açık olmalıdır.
Komisyon ve Mahkeme gerekli gördüğü takdirde işkenceci ve mağduru çapraz sorguya tabi tutarak iddianın gerçekliğini sınama yoluna da gidebilir. İrlanda v. Birleşik Krallık ve Aksoy v. Türkiye davalarında bu yol kullanılmış, Aksoy v. Türkiye davasında çapraz sorgu sonrası Komisyon, ifadelerine başvurulan polis memuru ile savcının doğruyu söylemediklerine kanaat getirmiştir.
Tomasi – Fransa Davasında İşkence İddiası Üzerine Hakim Emriyle Yapılan Muayene Sonrası Hazırlanan Rapor.
Yargıç Pancrazi 25 Mart 1983’de Bastia Üst Mahkemesine bağlı olarak çalışan bir uzman olan Dr.Rovere’ye aşağıdaki görevleri yerine getirmesi talimatını vermiştir:
“1 – Mağdurun yaraları, hastalıkları veya maluliyetleri konusunda muayene yapınız; bunları betimleyiniz; bunların yol açabileceği izleri (sequelae) tespit ediniz ve bunların nedenleri hakkında görüşünüzü belirtiniz.
2 – İş göremezliğin boyutunu betimleyiniz ve muhtemel süresini takdir ediniz.”
Doktor Tomasi’yi 26 Mart 1983 günü öğleden saat 12:00’de hapishanede sorgu yargıcının huzurunda muayene etmiş ve 30 Martta raporunu vermiştir. Raporda şöyle denilmektedir:
“ lll. ŞİMDİKİ DURUM
Şikayetler:
Felix Tomasi’nin şikayetleri şunlardır:
Sol kulakta ani başlayan kulak ağrısı (acute otalgia
Başın her iki yan bölgesinde ani başlayan şiddetli baş ağrısı (acute parietal ve bilateral cephalalgia)
Hafif sırt ağrısı
Karnın üst bölgesinde (upper abdomen) ağrılar
Başka bir rahatsızlıktan şikayet edilmemiştir.
Klinik Muayene
Genel Muayene
Ağırlık: 60 kg, boy:1 m 65 cm. (tahmini)
Kan basıncı: 11, 5/7
Nabız: dakikada 84 atım
Kalp ve akciğer (cardiopulmonary) muayenesi: Normal
Kafa – Yüz (cranio – facial) bölümü
Biri sağ şakakta ve diğeri sağ kaşın üstünde olmak üzere görülebilir iki sıyrık (abrasion)
Sol göz kapağının üst kısmında, yatay hizada, 2 cm kadar uzunluğunda, mor – kırmızı renkte küçük bir bere
- Kafatasının sağ yan tarafına dokunulduğunda ağrı şikayeti
- Her iki göz akında travmadan kaynaklanmayan kırmızılık (hasta bunun polis
nezaretinden önce de var olduğunu söylemektedir.)
Nörolojik Muayene:
- Eşit büyüklükte, düzenli ve büzülebilir gözbebekleri
- Gözbebeğinin istemsiz hareketi (nystagmus) yok
- Romberg negatif
-Asimetri yok, hedefe yönelik hareketlerde istemsi şaşalama (dysdiadochokinesis) yok
- Kiriş (tendon) refleksleri normal
- İşaret parmağı testinde ve kapalı gözlerle yürüyüş testinde sapma yok
Sol kulak:
-Kulak kepçesinde ve kulak girişinde (helix ve anthelix) ateşli, dokunulduğunda ağrı veren koyu kırmızı bere
- Dış kulak yolunda (external auditory meatus) ve kulak zarında travmaya bağlı bir yaralanma işareti görülmemekte.
Boyun kemikleri (Cervical rachi)
- Görünürde darbe bir travma izi yok
- Boyun omurlarından (cervical vertebrae) C1 ve C2’nin dikensi çıkıntılarına (processus spinosis) bastırıldığında ağrı duyulduğu söylenmekte
- Boyun hareketlerinde kısıtlama yok, başın yan hareketleri sırasında eklem yerlerinden gelen kıtırtı sesleri duyulmakta (otuz yaşından sonra olağandır)
- Kaslarda kasılmışlık (contraction) yok
Göğüs ve karın (Thorax ve abdomen)
Çizgisel ekimotik alanlar (ecchymotic striae – vibices) şöyledir:
- Bir tane göğüs orta hat kemiği üst (praestarnum) hizasında
- Bir tane göğüs orta hat kemiği orta (metasternum) hizasında
- Üç tane üst karın (epigastric) bölgesinde
- Bir tane sağ karın (hypochondrium) hizasında
Bu işaretler kırmızı renkte, mor bir halka ile çevrili, doğal ışıkta görülen ve dokunulduğunda ağrı olduğu söylenmekte.
- Karaciğer büyümesi (hepatomegaly) yok
- Dalak büyümesi (splenomegaly) yok
- Karında hafif gerginlik (slight abdominal distension)
Bel bölgesi (Lumbar region)
- Açıkça görünen bir travma izi yok
- Bel hareketi alanında kısıtlılık yok
- Omurga çevresindeki kaslarda (paravertebral) asılmışlık yok
Sol kol:
- Kolun arka iç yüzeyinin (postreo – internal) üst kısmında, 8 cm uzunluğunda ve 4 cm genişliğinde, alt kısımlarının çevresi mor olan kırmızı renkte bir bere (bruise) bulunmakta, dokunulduğunda ağrı verdiği söylenmekte.
- Bu berenin altında, daire şeklinde 1.5 cm çapında, daha az koyu renkte iki bere daha görülmekte.
lV. TARTIŞMA VE SONUÇ
Felix Tomasi’nin 26 Mart 1983 günü yapılan muayenesinde görüldüğü şekliyle, aşağıdaki bulgular bulunmaktadır:
Sol göz kapağının üst kısmında, göğüste, karın üst bölgesinde ve sağ karın bölgesinde (hypochondrium), sol kolda ve sol kulakta yüzeysel bereler,
Sağ şakak üzerinde açıkça görülebilen ciltte iki sıyrık (cutaneous abrasions)
Çevrelerinde mor hale bulunan kırmızı renkli berelerin 26 Mart 1983 tarihli muayeneden iki ile dört gün arasında bir zaman önce meydana gelmiş olması muhtemeldir.
Sıyrık ve berelerin (abrasions and bruises) aynı anda varoluşu, bu yaraların travmadan kaynaklandığını söylemeyi mümkün kılmaktadır; bununla beraber, diğer tıbbi nedenlere bağlı olmadığını söyleyebilmek için biyolojik testler yapılabilir.
Bunların boyutları ve biçimleri ilk kez nasıl meydana geldiklerine dair belirti vermemektedir; bunlar Tomasi'nin beyanları ile uygunluk içindedir; fakat aynı ölçüde başka bir travmatik nedene dayanabilirler.
Bu yaralar toplam olarak üç gün geçici olarak iş göremezliğe neden olurlar.”
17 Ekim 2007 Çarşamba
* AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNİN İŞKENCE KONUSUNDA OLUŞTURDUĞU KISTASLAR
İşkence ve pek fena muamele insanlık tarihi boyunca pozisyon olarak fiili gücü elinde bulunduranların, daha zayıf konumda görünenlerden koparmak istedikleri şeyleri elde etmenin bir metodu olarak kullanılagelmiştir. Bu somut bir bilginin elde edilmesine yönelik bir eylemmiş gibi görünse de hakikatte zayıf olarak telakki edilenin şahsiyetini yok etmeye yönelik bir saldırıdır. Montaigne Denemeler’in Vahşet başlıklı bölümünde, işkencenin ve onu izleyen karanlık sahnelerin amacının; “halkı düzen içinde tutmak”, başka bir deyişle ona görev duygusunu, itaat zevkini aşılamak olduğunu belirtir. Michel Foucault iktidarın işkence görmüş bedenlerde gücünü yenilediği kanaatindedir. Suçluların halkın önünde idam edilmeleri sadece bir cezalandırma olayı değildir. İktidar ile uyrukları arasındaki iletişimin en görsel biçimlerinden birini de oluşturmaktadır. İşkenceler eşliğinde yapılan cezalandırma sırasında cezalandırılana bakan herkes aynı şeyi hissetmeyecektir; bazıları korku yoluyla itaatin gerekliliğini öğrenirken, diğerleri iktidarın gücü, savunduğu değerlerin sürekliliği üzerinde güven tazeleyecektir.
15.yüzyılda resmi ve hukuki metinlere giren işkencenin bu gün resmi olarak kabul edilememesinin psikolojik gerekçesi de işte burada yatmaktadır. İnsan anneden doğan canlının insan olarak kabul edildiği bir hayat algılayışında insanlığından soyutlanarak üzerinde ameliye yapılabilecek eşya konumuna düşürülmüş bedenler tüm zamanlar için insanın var oluş gerekçelerinin reddi anlamına gelmektedir.
Pozitif hukukumuzu iktibas ettiğimiz Avrupa’da İşkencenin resmi metinlere girmesi ve işkenceye karşı eylemler hemen hemen aynı döneme rastlar. Fransa’da Ağustos 1539 tarihli Villers – Cotterets buyruğu Engizisyon yöntemi denen ve suçlunun itirafının sağlanmasına dayanan, yazılı, gizli yöntemi açıklığa kavuşturur ve kesin olarak kabul eder. Bu yöntemde, kesin bir yönetmeliğe bağlanmış bir biçimde işkenceye başvurulmasına da yer verilmektedir. Bernard Shapper’a göre baskı sisteminin evrimi yargıçlardaki kanıtlama eğiliminin yükselişine bağlıdır. 1670 Kararnamesi ile işkencenin “insancıllaştırılması” amaçlanır. Bu kararnameye göre işkence yapılabilecek süreler bir saat ya da bir saat on beş dakika olarak belirtilmiş ve aynı ceza için işkenceyi yinelemek yasaklanmıştır. Ama uygulama avukatsız yapılıyordu ve kontrolü imkansızdı.
İşkencenin resmileştirilmesi ve böylelikle işkence uygulamasına yaygınlık kazandırılması aydınları son derece rahatsız etmiştir. Voltarie “Prix de la Justice et de l’humanite” (adaletin ve insanlığın bedeli) isimli eserinde şöyle der: “ Fransa’daki yasa ile ilgili kitaplarda şu korkunç kelimelere rastlanır: Hazırlık işkencesi, geçici işkence, mükemmel işkence, delilli işkence, ihtiyatsız işkence, iki danışman gözetiminde işkence, bir doktor bir cerrah gözetiminde işkence, kadınlara ve kızlara yapılan işkence yeter ki hamile olmasınlar. Görünüşe göre bütün bu yazılar cellatlar sayesinde oluşturulmuştur.”
La Bruyer işkenceyi, “Zayıf ve hassas mizaçlı bir masumu kaybetmeye ve güçlü doğmuş bir suçluyu kurtarmaya yönelik kesin bir yöntem” olarak açıklarken Diderot; “İnsanlıktan uzak olan işkencenin hedeflenen amacına ulaşmadığını çünkü hiçbir zaman işlenmemiş suçları itiraf ettirmeyi başardığını” belirtmekteydi.
Avrupa’da durum bu iken bir başka dini, İslam’ı referans alan Osmanlı ülkesinde durum çok farklıydı. Kur’an hükümleri ve hadisler İslam Hukukunun kaynağını oluşturuyordu ve bunlar işkenceyi kesinlikle yasaklıyorlardı. Yargılama sırasında, sorguda, duruşmada ve infaz sırasında işkence reddediliyordu. Yargılama herkese açık olmak zorundaydı ve sanığın suçunu zorla kabul etmemiş olması şarttı. Buhari’de nakledilen iki hadis ile Hz.Muhammed’in işkenceyi kesin olarak yasakladığını görmekteyiz. Tüm bunlara rağmen Osmanlı Kanunnameleri sınırlı ölçüde de olsa bir sorgulama yöntemi olarak işkenceye yer vermişlerdir. Bu da Osmanlı Devletinin İslam Hukukunun hükümlerini yönetimin keyfi uygulamaları ile ihlal etmesinden kaynaklanmıştır.
18. ve 19.yüzyıllarda işkence ve kötü muamele bir çok ülkede kanunen yasaklanmaya başlanmıştır. 1708 tarihli Treason Act ile İskoçya’da; 1734’de İsveç’te; 1776’da Almanya’da; 1789 tarihli “Ordonance” ile Fransa’da (Burada işkencenin her türlüsü ilga edilmişti); 1801’de Çarlık Rusya’sında bu konuya ilişkin resmi yasaklamaların yayınlandığını görüyoruz.
Osmanlı’da ise 1808 Sened-i ittifak ve 1839 Tanzimat Fermanı ile zulüm yasağı, 1856 Islahat Fermanı ile işkence ve eziyet yasağı, 1876 Kanuni Esasi ile işkence ve diğer her türlü eziyetin kesinlikle ve tamamen yasak olduğu hüküm altına alınmıştır.
Ama insan haklarının uluslararası bir boyuta ulaşması, bu hakların en korkunç biçimde ve bütün dünyanın gözleri önünde çiğnendiğinin görüldüğü ll.Dünya Savaşı’ndan sonra olmuştur.
1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1984 tarihli İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlıkdışı ve Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşme, 1985 tarihli İşkencenin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Amerikan Sözleşmesi (Amerikan İşkence Sözleşmesi) ve 1987 tarihli İşkencenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesini bu gelişimin kilometre taşları olarak sayabiliriz.
1984 tarihli BM Sözleşmesi –ki İşkenceye Karşı Sözleşme olarak bilinir- BM Genel Kurulu tarafından oydaşma ile kabul edilmiş ve 1987 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeye taraf devletler kendi egemenlik alanları içinde işkenceyi durdurmak ve önlemekle, işkenceyi suç olarak düzenlemekle, bütün işkence iddialarını soruşturmakla ve işkence sanıklarını adalet önüne çıkarmakla, işkence sanıklarının muhakemesi boyunca kendilerine adil muamele yapılmasını sağlamakla, işkenceyle elde edilen kanıtları dava dosyasından çıkartmakla ve işkence mağdurlarına giderim vermekle yükümlüdürler.
Tesis ettiği bir Mahkeme ile Sözleşme kriterleri çerçevesinde kalabilecek hak ihlallerini tespit etme imkanına sahip olması tüm bu hukuki metinler ve antlaşmalar arasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ayrı bir yer kazandırmıştır. Somut bir denetim imkanı sunan bu Sözleşmenin 3.maddesi; “Hiç kimse işkenceye, insanlıkdışı ya da onur kırıcı ceza ve işlemlere tabi tutulamaz” hükmünü havidir.
Bu madde çerçevesinde düzenlenen koruma alanlarını;
a- işkence
b- zalimane muamele
c- zalimane ceza
d- insanlık dışı muamele
e- insanlıkdışı ceza
f- aşağılayıcı muamele
g- aşağılayıcı ceza olarak sınıflandırmak mümkündür.
Sayılan bu yedi sınıf için getirilen yasak hiçbir derece farkı gözetmez. Diğer bir deyişle işkence ne kadar yasak ise aşağılayıcı muamele de o kadar yasaktır. Bu yönüyle bu yasaklar aynı rejime tabidir. Öte yandan bu yasaklar bakımından devletin yükümlülüğünün mutlak bir ihlal edilemezlik olması da Sözleşmenin 15.maddesinin 2.fıkrası ile sağlanmıştır. Bunun en açık karşılığı savaş ve olağanüstü hal dönemlerinde dahi ihlal edilemeyeceğinin ifade edilmesidir.
Sözleşmenin 3.maddesi, ‘işkence’ , ‘insanlık dışı muamele’ ve ‘aşağılayıcı muamele’ kavramlarına yer vermekle birlikte hangi fiilin bu kavramların kapsamında değerlendirileceği hususlarına bir açıklık getirmemiş, bunu vaka hukukuna ve diğer metinlere bırakmayı tercih etmiştir. Yapılan başvurular ile Mahkeme bu kavramların ana hatlarını belirleme imkanı bulmuştur.
Mahkemeye göre, bir kötü muamelenin 3.maddenin kapsamına girmesi için asgari düzeyde bir şiddetin bulunması gerekir. Bu asgari düzeyin değerlendirilmesi olayın niteliğine göre değişir. Bu asgari düzey, muamelenin süresi , fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı durumlarda mağdurun cinsiyeti, sağlık durumu, yaşı gibi olayın bütün şartlarına bağlıdır.
Yine Mahkeme’ye göre, ‘insanlıkdışı muamele’ kavramı ile ifade edilmek istenen ise, belirli bir durumda, kişiyi zihinsel ya da fiziksel bir şiddet uygulamasına maruz bırakan gayrı meşru edimdir.
‘Aşağılayıcı muamele’ kavramı bir başvuru ile şöyle netliğe kavuşturulmuştur: Bireyi diğer kişilerin önünde büyük ölçüde utanca boğan ya da onu kendi arzu ve istencine aykırı biçimde davranmaya yönlendiren eylemler aşağılayıcı muamelelerdir. Belli koşullar altında yapılan yasadışı ayrımcılık, siyasal görüşlerinden ötürü kişilerin bazı merkezlerde psikiyatrik etkileme süreçlerine maruz bırakılması, bekaret testi uygulaması, kişiye karşı tahkir edici dil kullanılması veya çıplak bırakılması bu kavram için getirilen örneklerdendir. “Aşağılayıcı muamele” yasağının genel amacının, insan onuruna yönelen, özellikle ciddi mahiyetteki müdahalelerin önlenmesi olduğu; kişiyi, rütbe , konum ya da şöhret gibi açılardan daha alt düzeye düşüren edimler ya da bir grup içerisinde kişiyi ırk temelinde farklı muameleye tabi tutan tasarrufların aşağılayıcı muamele kapsamına girdiği belirtilmiştir.
Başvurular sonucu oluşturulan tanımlamaya göre işkence, mutlaka insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleyi içerir ve insanlık dışı muamele aynı zamanda aşağılayıcıdır. Buradan varılan yer, işkence; bilgi ya da ikrar temin etme ya da cezayı eza verici hale sokma gibi amaçla yapılan insanlık dışı muameledir ve genellikle bu insanlık dışı muamelelerin şiddetlendirilmiş biçimidir.
Aksoy – Türkiye davasında Mahkeme 3. maddede geçen “işkence” ve “insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele” ayrımını yaparken işkence damgasını çok ciddi ve zalimane acılara sebep olan kasti insanlıkdışı muamelelere uygun gördüğünü, bu konuda daha önce verilmiş kararlar olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda olmak üzere, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1975 tarihinde 3452 sayı ile kabul edilen kararın 1.maddesinde de, ‘işkence, zalimane insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya cezanın ağır ve kasti bir biçimini oluşturur’ denmiştir.
Mahkemeye göre, bir cezanın 3. madde anlamında ‘onur kırıcı’ olabilmesi için, cezadaki aşağılama veya küçümsemenin belirli bir düzeye ulaşması ve her halükarda genel olarak cezada bulunan aşağılamadan başka olması gerekir. Ancak, yargısal bedensel cezanın aleni olmayan bir tarzda infaz edilmesi, cezanın ‘onur kırıcılık’ kategorisine girmesini engellemez. Onur kırıcı bir ceza için, mağdurun başkalarının gözünde olmasa bile kendi gözünde aşağılanması yeterlidir. Mahkeme, bir cezanın sözleşmenin 3.maddesi anlamında ‘insanlıkdışı ceza’ olarak kabul edilebilmesi için ise, çekilen acının belli bir düzeyde olması gerektiğini belirtmiştir
Aleyhine müracaat edilen bir taraf devletin başvurucu üzerinde menfi fiziksel hiçbir davranışının olmadığı bir durumda madde 3’ün ihlali mümkün müdür? Mahkeme’nin ihlali tespit ettiği Soering – Birleşik Krallık davası incelendiğinde görülmektedir ki Sözleşme’ye taraf bir devletin, bir suçluyu/zanlıyı madde 3 kapsamında muamele görmesi kuvvetle muhtemel bir ülkeye iadesi halinde, kişi üzerinde menfi hiçbir müdahalesi olmasa bile, sırf bu hareketiyle 3.maddeyi ihlal edebilecektir.
Mahkeme, Sözleşme’nin koruduğu hakların taraf devletlerin hemen hepsinde aynı standartta anlaşılmasını ve tatbik edilmesini hedeflemekle birlikte “insan”ın teşekkül ettirdiği tüm yapılarda olduğu gibi onda da “insani” zaaf ve yanılgıların olduğunu kabul etmek gerekir. Buna rağmen, bir Ulusal Program çerçevesinde hareketle insan hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesi için çalışmalar yapan ülkemizde, Anayasa madde 90 uyarınca iç hukukun bir parçası haline gelmiş olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmasında, Sözleşme ile tesis edilen Mahkeme’nin gerek Sözleşme’nin 3.maddesi ve gerekse diğer maddeleri çerçevesinde oluşturduğu kıstasların yerel mahkemelerin her derecesinde doğrudan tatbiki genel bir faydayı temin edecektir. Sözleşme ile çelişen iç hukuk hükümlerini “ihmal” yoluyla metruk kılarak Sözleşme hükümlerini tatbik edecek hakim ve savcıların ve dahi bu hükümlerin tatbikinde ısrarcı avukatların varlığı da adalet mekanizmasının güçlenmesinde baskın rol oynayacaktır. Bu dönemde; yoğun bir çalışma, ısrarcı bir takip, güçlü bir donanım hukukçulara düşen temel görevler olmalıdır.
15.yüzyılda resmi ve hukuki metinlere giren işkencenin bu gün resmi olarak kabul edilememesinin psikolojik gerekçesi de işte burada yatmaktadır. İnsan anneden doğan canlının insan olarak kabul edildiği bir hayat algılayışında insanlığından soyutlanarak üzerinde ameliye yapılabilecek eşya konumuna düşürülmüş bedenler tüm zamanlar için insanın var oluş gerekçelerinin reddi anlamına gelmektedir.
Pozitif hukukumuzu iktibas ettiğimiz Avrupa’da İşkencenin resmi metinlere girmesi ve işkenceye karşı eylemler hemen hemen aynı döneme rastlar. Fransa’da Ağustos 1539 tarihli Villers – Cotterets buyruğu Engizisyon yöntemi denen ve suçlunun itirafının sağlanmasına dayanan, yazılı, gizli yöntemi açıklığa kavuşturur ve kesin olarak kabul eder. Bu yöntemde, kesin bir yönetmeliğe bağlanmış bir biçimde işkenceye başvurulmasına da yer verilmektedir. Bernard Shapper’a göre baskı sisteminin evrimi yargıçlardaki kanıtlama eğiliminin yükselişine bağlıdır. 1670 Kararnamesi ile işkencenin “insancıllaştırılması” amaçlanır. Bu kararnameye göre işkence yapılabilecek süreler bir saat ya da bir saat on beş dakika olarak belirtilmiş ve aynı ceza için işkenceyi yinelemek yasaklanmıştır. Ama uygulama avukatsız yapılıyordu ve kontrolü imkansızdı.
İşkencenin resmileştirilmesi ve böylelikle işkence uygulamasına yaygınlık kazandırılması aydınları son derece rahatsız etmiştir. Voltarie “Prix de la Justice et de l’humanite” (adaletin ve insanlığın bedeli) isimli eserinde şöyle der: “ Fransa’daki yasa ile ilgili kitaplarda şu korkunç kelimelere rastlanır: Hazırlık işkencesi, geçici işkence, mükemmel işkence, delilli işkence, ihtiyatsız işkence, iki danışman gözetiminde işkence, bir doktor bir cerrah gözetiminde işkence, kadınlara ve kızlara yapılan işkence yeter ki hamile olmasınlar. Görünüşe göre bütün bu yazılar cellatlar sayesinde oluşturulmuştur.”
La Bruyer işkenceyi, “Zayıf ve hassas mizaçlı bir masumu kaybetmeye ve güçlü doğmuş bir suçluyu kurtarmaya yönelik kesin bir yöntem” olarak açıklarken Diderot; “İnsanlıktan uzak olan işkencenin hedeflenen amacına ulaşmadığını çünkü hiçbir zaman işlenmemiş suçları itiraf ettirmeyi başardığını” belirtmekteydi.
Avrupa’da durum bu iken bir başka dini, İslam’ı referans alan Osmanlı ülkesinde durum çok farklıydı. Kur’an hükümleri ve hadisler İslam Hukukunun kaynağını oluşturuyordu ve bunlar işkenceyi kesinlikle yasaklıyorlardı. Yargılama sırasında, sorguda, duruşmada ve infaz sırasında işkence reddediliyordu. Yargılama herkese açık olmak zorundaydı ve sanığın suçunu zorla kabul etmemiş olması şarttı. Buhari’de nakledilen iki hadis ile Hz.Muhammed’in işkenceyi kesin olarak yasakladığını görmekteyiz. Tüm bunlara rağmen Osmanlı Kanunnameleri sınırlı ölçüde de olsa bir sorgulama yöntemi olarak işkenceye yer vermişlerdir. Bu da Osmanlı Devletinin İslam Hukukunun hükümlerini yönetimin keyfi uygulamaları ile ihlal etmesinden kaynaklanmıştır.
18. ve 19.yüzyıllarda işkence ve kötü muamele bir çok ülkede kanunen yasaklanmaya başlanmıştır. 1708 tarihli Treason Act ile İskoçya’da; 1734’de İsveç’te; 1776’da Almanya’da; 1789 tarihli “Ordonance” ile Fransa’da (Burada işkencenin her türlüsü ilga edilmişti); 1801’de Çarlık Rusya’sında bu konuya ilişkin resmi yasaklamaların yayınlandığını görüyoruz.
Osmanlı’da ise 1808 Sened-i ittifak ve 1839 Tanzimat Fermanı ile zulüm yasağı, 1856 Islahat Fermanı ile işkence ve eziyet yasağı, 1876 Kanuni Esasi ile işkence ve diğer her türlü eziyetin kesinlikle ve tamamen yasak olduğu hüküm altına alınmıştır.
Ama insan haklarının uluslararası bir boyuta ulaşması, bu hakların en korkunç biçimde ve bütün dünyanın gözleri önünde çiğnendiğinin görüldüğü ll.Dünya Savaşı’ndan sonra olmuştur.
1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1984 tarihli İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlıkdışı ve Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşme, 1985 tarihli İşkencenin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Amerikan Sözleşmesi (Amerikan İşkence Sözleşmesi) ve 1987 tarihli İşkencenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesini bu gelişimin kilometre taşları olarak sayabiliriz.
1984 tarihli BM Sözleşmesi –ki İşkenceye Karşı Sözleşme olarak bilinir- BM Genel Kurulu tarafından oydaşma ile kabul edilmiş ve 1987 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeye taraf devletler kendi egemenlik alanları içinde işkenceyi durdurmak ve önlemekle, işkenceyi suç olarak düzenlemekle, bütün işkence iddialarını soruşturmakla ve işkence sanıklarını adalet önüne çıkarmakla, işkence sanıklarının muhakemesi boyunca kendilerine adil muamele yapılmasını sağlamakla, işkenceyle elde edilen kanıtları dava dosyasından çıkartmakla ve işkence mağdurlarına giderim vermekle yükümlüdürler.
Tesis ettiği bir Mahkeme ile Sözleşme kriterleri çerçevesinde kalabilecek hak ihlallerini tespit etme imkanına sahip olması tüm bu hukuki metinler ve antlaşmalar arasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ayrı bir yer kazandırmıştır. Somut bir denetim imkanı sunan bu Sözleşmenin 3.maddesi; “Hiç kimse işkenceye, insanlıkdışı ya da onur kırıcı ceza ve işlemlere tabi tutulamaz” hükmünü havidir.
Bu madde çerçevesinde düzenlenen koruma alanlarını;
a- işkence
b- zalimane muamele
c- zalimane ceza
d- insanlık dışı muamele
e- insanlıkdışı ceza
f- aşağılayıcı muamele
g- aşağılayıcı ceza olarak sınıflandırmak mümkündür.
Sayılan bu yedi sınıf için getirilen yasak hiçbir derece farkı gözetmez. Diğer bir deyişle işkence ne kadar yasak ise aşağılayıcı muamele de o kadar yasaktır. Bu yönüyle bu yasaklar aynı rejime tabidir. Öte yandan bu yasaklar bakımından devletin yükümlülüğünün mutlak bir ihlal edilemezlik olması da Sözleşmenin 15.maddesinin 2.fıkrası ile sağlanmıştır. Bunun en açık karşılığı savaş ve olağanüstü hal dönemlerinde dahi ihlal edilemeyeceğinin ifade edilmesidir.
Sözleşmenin 3.maddesi, ‘işkence’ , ‘insanlık dışı muamele’ ve ‘aşağılayıcı muamele’ kavramlarına yer vermekle birlikte hangi fiilin bu kavramların kapsamında değerlendirileceği hususlarına bir açıklık getirmemiş, bunu vaka hukukuna ve diğer metinlere bırakmayı tercih etmiştir. Yapılan başvurular ile Mahkeme bu kavramların ana hatlarını belirleme imkanı bulmuştur.
Mahkemeye göre, bir kötü muamelenin 3.maddenin kapsamına girmesi için asgari düzeyde bir şiddetin bulunması gerekir. Bu asgari düzeyin değerlendirilmesi olayın niteliğine göre değişir. Bu asgari düzey, muamelenin süresi , fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı durumlarda mağdurun cinsiyeti, sağlık durumu, yaşı gibi olayın bütün şartlarına bağlıdır.
Yine Mahkeme’ye göre, ‘insanlıkdışı muamele’ kavramı ile ifade edilmek istenen ise, belirli bir durumda, kişiyi zihinsel ya da fiziksel bir şiddet uygulamasına maruz bırakan gayrı meşru edimdir.
‘Aşağılayıcı muamele’ kavramı bir başvuru ile şöyle netliğe kavuşturulmuştur: Bireyi diğer kişilerin önünde büyük ölçüde utanca boğan ya da onu kendi arzu ve istencine aykırı biçimde davranmaya yönlendiren eylemler aşağılayıcı muamelelerdir. Belli koşullar altında yapılan yasadışı ayrımcılık, siyasal görüşlerinden ötürü kişilerin bazı merkezlerde psikiyatrik etkileme süreçlerine maruz bırakılması, bekaret testi uygulaması, kişiye karşı tahkir edici dil kullanılması veya çıplak bırakılması bu kavram için getirilen örneklerdendir. “Aşağılayıcı muamele” yasağının genel amacının, insan onuruna yönelen, özellikle ciddi mahiyetteki müdahalelerin önlenmesi olduğu; kişiyi, rütbe , konum ya da şöhret gibi açılardan daha alt düzeye düşüren edimler ya da bir grup içerisinde kişiyi ırk temelinde farklı muameleye tabi tutan tasarrufların aşağılayıcı muamele kapsamına girdiği belirtilmiştir.
Başvurular sonucu oluşturulan tanımlamaya göre işkence, mutlaka insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleyi içerir ve insanlık dışı muamele aynı zamanda aşağılayıcıdır. Buradan varılan yer, işkence; bilgi ya da ikrar temin etme ya da cezayı eza verici hale sokma gibi amaçla yapılan insanlık dışı muameledir ve genellikle bu insanlık dışı muamelelerin şiddetlendirilmiş biçimidir.
Aksoy – Türkiye davasında Mahkeme 3. maddede geçen “işkence” ve “insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele” ayrımını yaparken işkence damgasını çok ciddi ve zalimane acılara sebep olan kasti insanlıkdışı muamelelere uygun gördüğünü, bu konuda daha önce verilmiş kararlar olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda olmak üzere, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1975 tarihinde 3452 sayı ile kabul edilen kararın 1.maddesinde de, ‘işkence, zalimane insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya cezanın ağır ve kasti bir biçimini oluşturur’ denmiştir.
Mahkemeye göre, bir cezanın 3. madde anlamında ‘onur kırıcı’ olabilmesi için, cezadaki aşağılama veya küçümsemenin belirli bir düzeye ulaşması ve her halükarda genel olarak cezada bulunan aşağılamadan başka olması gerekir. Ancak, yargısal bedensel cezanın aleni olmayan bir tarzda infaz edilmesi, cezanın ‘onur kırıcılık’ kategorisine girmesini engellemez. Onur kırıcı bir ceza için, mağdurun başkalarının gözünde olmasa bile kendi gözünde aşağılanması yeterlidir. Mahkeme, bir cezanın sözleşmenin 3.maddesi anlamında ‘insanlıkdışı ceza’ olarak kabul edilebilmesi için ise, çekilen acının belli bir düzeyde olması gerektiğini belirtmiştir
Aleyhine müracaat edilen bir taraf devletin başvurucu üzerinde menfi fiziksel hiçbir davranışının olmadığı bir durumda madde 3’ün ihlali mümkün müdür? Mahkeme’nin ihlali tespit ettiği Soering – Birleşik Krallık davası incelendiğinde görülmektedir ki Sözleşme’ye taraf bir devletin, bir suçluyu/zanlıyı madde 3 kapsamında muamele görmesi kuvvetle muhtemel bir ülkeye iadesi halinde, kişi üzerinde menfi hiçbir müdahalesi olmasa bile, sırf bu hareketiyle 3.maddeyi ihlal edebilecektir.
Mahkeme, Sözleşme’nin koruduğu hakların taraf devletlerin hemen hepsinde aynı standartta anlaşılmasını ve tatbik edilmesini hedeflemekle birlikte “insan”ın teşekkül ettirdiği tüm yapılarda olduğu gibi onda da “insani” zaaf ve yanılgıların olduğunu kabul etmek gerekir. Buna rağmen, bir Ulusal Program çerçevesinde hareketle insan hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesi için çalışmalar yapan ülkemizde, Anayasa madde 90 uyarınca iç hukukun bir parçası haline gelmiş olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmasında, Sözleşme ile tesis edilen Mahkeme’nin gerek Sözleşme’nin 3.maddesi ve gerekse diğer maddeleri çerçevesinde oluşturduğu kıstasların yerel mahkemelerin her derecesinde doğrudan tatbiki genel bir faydayı temin edecektir. Sözleşme ile çelişen iç hukuk hükümlerini “ihmal” yoluyla metruk kılarak Sözleşme hükümlerini tatbik edecek hakim ve savcıların ve dahi bu hükümlerin tatbikinde ısrarcı avukatların varlığı da adalet mekanizmasının güçlenmesinde baskın rol oynayacaktır. Bu dönemde; yoğun bir çalışma, ısrarcı bir takip, güçlü bir donanım hukukçulara düşen temel görevler olmalıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
