Translate

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Fadlullah’ı uğurlarken

Gürkan BİÇEN
Allah Resulü buyurdu ki, "Âlimin ölümü âlemin ölümüdür." Ömrünü ilmin lafzını muhafaza ile geçirenlere de bu faaliyetlerine hürmeten âlim desek de, ıstılahî anlamda âlim, ilim talebini rızayı ilahiyi kazanmaya dayandırarak, ömrünü, membaından usulünce elde ettiği ilimle ilahi teklifin hakikatinin yeryüzünde tahakkukuna sarf etmiş kişidir. O, bilginin muhafazasından öte, bilginin hayata hâkim kılınması mücadelesinde yer alması ile bu isimle anılmayı hak etmiştir. Ebu Bekir Sıddık'tan rivayet olunan, "Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakır. Peygamberler ilim miras bırakır. Peygamberlerin varisleri âlimlerdir" hadisinin doğrudan muhatabı, Peygamberin varlığında onun yanında saf tutan, kılıç kuşanan, hakkı getirmek, batılı zail etmek için gönül ve amel birliği eden ilim sahipleri olduğu gibi, aynı zamanda, Peygamberin yokluğunda onun sözlerini hayata hâkim kılmak için gayret sarf eden ilim sahipleridir. İşte bunun için Allah Resulü, Veda Hutbesi'nde sözlerinin orada hazır olmayanların bazıları tarafından daha iyi anlaşılacağını işaret etmiştir. Bu, her çağda, her kuşakta Allah Resulü'nün izlerini takip eden ilim sahiplerinin varlığını da müjdeleyen bir haberdir.
Yirminci yüzyıl İslam Dünyası'nın tarihten uzaklaştırılmak istendiği bir zaman dilimi olsa da, ümmetin dirilmesi, dinin ihyası, vahdet, adalet ve imamet/hilafet bilincinin yeniden yeşertilmesi için mücadele meydanına atılan âlimlerden de yoksun kalmamıştır. Ümmet coğrafyasının her bir yerinde farklı usulleri izleyen ve fakat benzer gayelerle yola çıkan âlimler olmuştur. Hasan el Benna, Şeyh Şeltut, Mevdudi, İmam Humeyni, Muhammed Bakır ve diğerleri. Vazifelerini ifa ederek ahrete irtihal eden bu âlimlere yine bunlar kadar değerli bir isim daha katıldı: Muhammed Hüseyin Fadlullah.
Fadlullah, Seyyid Muhammed Bakır'ın, "Necef'ten çıkan herkes bu şehri kaybeder. Ama Fadlullah'ı Necef kaybetti." sözleriyle övdüğü kişidir. Necef'in Fadlullah'ı kaybetmesinin sebebi, onun Şii usulün dışına çıkmaksızın usulü ıslah başarısıydı. Mesele, nakil ve usul sacayağında meselenin gerçekliğini ve ertelenemezliğini görmezden gelmeden Kur'an'ın, ilahi teklifin ilkeleri çerçevesinde nakil ve usulü meselenin halline seferber edebilmesi, kanaatindeki sebatı ve bunu açıklamadaki cesaretiydi onu farklı kılan. Fadlullah için gün yaşanan gündü. O, bu günün meselelerine cevap vermeyecek bir din algısının bizi tarihin gerisine atacağına inanıyordu. Bunun için olsa gerek Arap âleminden Asya'ya, Latin Amerika'dan Avrupa'ya, insanlar ondan, yaşadıkları günlük meselelerin hal çaresini soruyorlardı. O bunlara cevap vermekle kalmıyor, meseleleri toplumsal düzeyde çözmeye adanmış kurumların inşası ile de uğraşıyordu. Bugün yeryüzünün birçok beldesine yayılan ilim ve hayır kurumları Allah'ın onun bu gayretine verdiği bereketin işaretleridir.
Ahkâm-ı Şer'iye'nin siyasi yönünde de söz alan Fadlullah, "Direniş"in temelindeki harcı, binasındaki sütunları ve tuğlaları ile peygamberlerin yanında savaşa çıkmış nice "ahbar" ve "rabbaniyun"u andırıyordu. Yine o, ordusu savaştan döndüğünde onlara dini hatırlatacak, bilmediklerini öğretecek kişiydi. Fadlullah, "direniş"in kulak verdiği sayılı kişilerdendi. Fadlullah'ın direniş algısı bir mezhep üzerine kurulu değildi. Evet, o Şii mezhebine mensup bir Müslüman'dı. Fakat Müslümanlar arasında birlik sağlanmasının mümkün olduğunu ve vahdetin sağlanabilmesi adına; Şii ve Sünni tefsirlere aynı oranda şans tanınması gerektiğini, müminlerin annesine ve sahabelere lanet etmenin ve kötü söz söylemenin haram olduğunu, dinin üç asla dayandığını ve bunların tevhid, nübüvvet ve mead olduğunu, bunlara iman edenin Müslüman, bunlardan birini inkâr edenin ise kâfir olacağını söylüyordu.
Fadlullah, yürekleri hasretle kavrulacak milyonları bırakarak, Kevser'de buluşmak üzere aramızdan ayrıldı. Geride amel defterini açık bırakacak onlarca eser, binlerce talebe ve birçok kurum bıraktı. Bunlardan daha güzeli ise, kendisini Allah Resulü ve şehitlerin efendisiyle birlikte; Şehit Rıdvan Harb'in, Şehit Abbas Musavi'nin, Şehit Ahmet Yasin'in, Şehit Abdulaziz Rantisi'nin, Şehit Fethi Şikaki'nin, yanlarında onlara eşlik edecek her renkten ve dilden binlerce şehit ile karşılayacak ve onların kanlarının Fadlullah'ın kaleminin mürekkebine dönüşecek olmasıdır.
İnne lillahi ve inne ileyhi raciun.

29 Haziran 2010 Salı

Mescid-i Aksa’da Namaz

Gürkan BİÇEN
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu İstanbul’da düzenlenen Türk –Arap İş Forumu’nda, “Yakında Kudüs başkent olacak ve hep birlikte gidip Mescid el-Aksa’da namaz kılacağız” diyerek bağımsız bir Filistin Devleti’nin müjdesini vermiş. Aslında Davutoğlu Türk dış politikasının bu husustaki genel kabulünün dışında bir şey söylememiş olsa da, cephenin gerisinden uzanan bir kısım tüfeklerin hedefi olmaktan da kurtulamadı. Biz ise, siyonistlerle paylaşılacak bir Kudüs’ümüz ve Filistin’imiz olmadığının, Kudüs’ün “insan”ı tevhide yönelten hatıraları ve onuru barındırması sebebiyle ırkçı, fasit bir güruhun eline bırakılamayacağının bilincindeyiz.

Müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin Kudüs’e olan yaklaşımı Müslüman zihnin kendi topraklarında yeniden mevzilenmesini de belirleyecektir. Irkçıların kutsal beldeden uzaklaştırılması yönündeki her çabanın en temel sonucu, ırkçılığın ve kavmiyetçiliğin her çeşidinin insan onuruna ve bu yolla Allah’a olan ahde bir saldırı olduğuna dair bilincin gelişmesi ve böylelikle kavmiyetçiliğin Anadolu topraklarında da reddedilmesi olacaktır. Sürecin ilerlemesiyle birlikte, Azeri şair Bahtiyar Vahapzade’nin “İnsanın ezel borcudur insanlığa hürmet / İnsanlığa hürmette liyakattedir Allah” dizeleriyle dile getirdiği “insan”a hürmet olgusu Mescid-i Aksa ekseninde Kudüs ve Filistin’in şahitliğinde yeniden hayat bulacaktır.

Müslümanların ve onları takip eden tüm hür vicdanların “insan” ile Allah arasındaki, kimi zaman kopsa bile her seferinde yeniden düğümlenebilen bağın sembolü Mescid-i Aksa ile ilişkisi her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın hiçbir kavme has bir ilah olmadığı gerçeğine dayanmaktadır. Her kavimden Müslüman’ın özgürce ziyaret edebildiği Kabe’nin aksine Mescid-i Aksa her kavimden ve dinden insanın buluşma mekanı olarak belirlenmiştir. İnsanlığın bu topraklar üzerindeki haklarını yadsımayan Müslümanların yönetiminde Mescid-i Aksa, Allah’ın yüceliğinin, tevhidin, kavimlerin tevhid bilincine dair yaşadıkları sürecin anlatıldığı bir okula dönüştürülmüştür. Böylelikle, Kabe Müslümanların buluşma alanı olarak bir vazife ifa ederken, Mescid-i Aksa’ya daha gevşek kurallar içinde tüm insanlara hizmet etme misyonu yüklenmiştir.

Müslüman zihnin kabulü böyleyken, Mescid-i Aksa’yı ve çevresini işgal eden siyonistler bu beldenin sadece bir kavme,Yahudi kavmine, ait olduğunu, buradaki hakimiyetlerinin aynı zamanda kendilerine has ilahlarının da hakimiyeti anlamına geleceğini ileri sürmektedirler. David Ben Gurion, Filistin’in gerçek tanrı tarafından kendilerine söz verildiğini, bunun Arapları ilgilendirmediğini zira bu tanrının Arapların değil kendilerinin tanrısı olduğunu söylerken ırkçı bir tanrının himayesinde hareket ettiklerini işaret ediyordu. Siyonistlerin tanrısı öylesine ırkçıydı ki, Rabbi Yaacov Perin’e göre, bir milyon Arap bir Yahudi’nin tırnağı etmezdi. “Siz Yahudi olmayanlar” isimli kitabında Maurice Samuels hedefleri olan kendilerine ait bir dünya kurulana kadar yakıp yıkmaya devam edeceklerini dile getiriyordu. Mescid-i Aksa ise, orada durduğu müddetçe, tüm insanlığın müşterek ilahı Allah’ın varlığını haykırıyordu.

1967 Savaşı’ndan iki yıl sonra siyonistler Mescid-i Aksa’yı ateşe verirken, ırkçı bir tanrının himayesinde yükseltecekleri Süleyman Mabedi’nin Filistin halkını köleleştirme yolunda atılacak büyük bir adım olacağını düşünüyorlardı. Biliyoruz ki, kutsal olan Mescid-i Aksa’nın taşları değildir. Kutsal olan Mescid-i Aksa’nın işaret ettiği anlamdır. Bunun için olsa gerek İmam Humeyni, Mescid-i Aksa’nın yakılmasının ardından Mescid’in tamiri ile ilgili sorulara, “İsrail Filistin toprağını işgal altında tuttuğu sürece, Mescid-i Aksa’nın restorasyonu vacip değildir! Siyonistlerin cinayeti Müslümanların gözünde canlılığını korumalıdır ki İsrail’in işgali altındaki tüm Filistin topraklarını ve İslami mukaddesatı kurtarmak için harekete geçebilsinler” cevabını veriyordu.

Türkiye’nin öncülüğünde hazırlanan Özgürlük Filosu’nun sembol ismi Mavi Marmara, dünyanın her yerinden gelen her dinden ve kavimden vicdan sahipleriyle, siyonistlerin ırkçı tanrısına meydan okudu. Bu olayla siyonistlerin ırkçı tanrısının insanlığın müşterek ilahı Allah’ın hesabı karşısındaki zayıflığı bir kez daha açığa çıktı. Şimdi, Davutoğlu’nun Mescid-i Aksa’da namaz kılma vaadini ve daha fazlasını gerçekleştirmek için yapmamız gereken şey, Allah’ın kullarını siyonistlerin ırkçı tanrısını Filistin’den kovmak için yaşadıkları tüm beldelerde seferber etmek, bu ırkçı tanrının Türkiye’de yaşayan kölelerini tespit ve teşhir etmek ve yine onların iç ve dış bağlarını kesip atmak, en azından onları buna zorlamak olmalıdır. Cephenin arkasından tüfek uzatanlara aldırmadan, bu ırkçı tanrının köleleri arasında tanıdık isimlerin var olduğunu görmek bahasına bunu yapmalıyız. Bundan imtina etmemeli ve korkmamalıyız. Zira biz, güvende olmak bakımından, Kadir-i Mutlak Allah’ın nezdinde siyonistlerin ırkçı tanrısının sağladığından çok daha fazlasına sahibiz.

Siyonistler emin olabilirler: Irkçı tanrınız Rahman’ın kulları tarafından çok yakında parça parça edilecektir.

1 Haziran 2010 Salı

KATİLLERE YARGI YOLU AÇIK

Gürkan BİÇEN




Siyonist yapı Türkiye’nin uluslararası sular olarak kabul ve deklare ettiği bir bölgede Türk bayrağı taşıyan gemilere askeri müdahalede bulundu ve bu müdahale neticesi birçok Türk vatandaşı hayatını kaybetti ve birçoğu da yaralandı. Akabinde gemiler siyonist yapının kendi karasuları olarak ilan ettiği bir alandaki limana çekilerek mürettebatı ve yolcuları gözaltına alındı. Bunlardan bir kısmının ise tutuklandığı bildirildi. Olay tüm dünyanın gözü önünde cereyan ettiği için fiil açısından bir tartışma söz konusu değil.

Basın yayın organlarına yansıyan haberlerden, siyonist katillerin ceza kanunları açısından nasıl bir gelecek ile yüzleşeceği konusunda yapılan tartışmalarda Türk yetkililerin uluslararası hukuka ısrarlı bir yönlendirmede bulunduklarını görmekteyiz. Bu yol elbette kullanılması gereken bir yol olmakla birlikte birinci yol değildir. Zira mevcut yasal düzenlemeler Türk yetkilileri siyonist katiller hakkında cezai işlem başlatmaya mecbur etmektedir. Bu atlanacak, görmezden gelinecek, geciktirilecek bir durum değildir. Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu tarafından belirlenen prosedür ivedilikle işletilmesi gereken bir süreçtir.

Malum olduğu üzere Türk Ceza Kanununun yer bakımından uygulama alanını belirleyen sekizinci maddesi; “Suç, (…)Açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında veya bu araçlarla, (…) işlendiğinde Türkiye’de işlenmiş sayılır” hükmünü havidir. Mavi Marmara isimli Türk bayraklı geminin Gazze’ye 77 mil mesafede, uluslararası açık sularda seyrederken müdahalenin gerçekleştiği tartışmasızdır. Bu durumda suçun Türkiye’de işlendiğini kabul etmek ve Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu çerçevesinde hareket etmek yasal bir zorunluluk olarak belirmektedir.

Ceza Muhakemesi Kanunun madde 15 yetkili mahkemeyi işaret etmektedir. Buna göre; “Suç, Türk bayrağını taşıma yetkisine sahip olan bir gemide veya böyle bir taşıt Türkiye dışında iken işlenmişse, geminin ilk uğradığı Türk limanında veya bağlama limanında bulunan mahkeme yetkilidir.” Somut olayda yasal prosedürün başlaması için iki hal öngörülmüştür. Geminin bir Türk limanına gelmesi veya bağlama limanında işlem yapılması. Mevcut halde Mavi Marmara gemisinin ne zaman serbest bırakılacağı belirsizdir. Bu durumda yasal işlemin geminin bağlama limanında başlatılması makul olandır.

İşbu olayda soruşturma sürecinin başlatılması herhangi bir şikayet veya ihbarı gerektirmemektedir. Zira “Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması (madde 223, fıkra 2, 3) ya da bu araçlara karşı işlenen zarar verme (madde 152) suçları.” Türk kanunlarının doğrudan uygulanacağı, şikayete bağlı olmayan suçlardır. Hakeza adam öldürme suçları da böyledir.

Ceza Muhakemeleri Kanununa göre, “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.” Mavi Marmara gemisinin Türk bayrağı taşıdığı ve müdahaleye uğrayarak el konulduğu ve yine bir Türk vatandaşlarının öldürüldüğü yadsınamaz bir şekilde ortada olduğuna göre geminin bağlama limanındaki Cumhuriyet Savcısının derhal bir soruşturma başlatması onun yasal yükümlülüğüdür. Cumhuriyet Savcısı bu süreçte kaybolması veya karartılması ihtimal dahilinde olan delillerin toplanması ve muhafazası için gerekli önlemleri de alır. Suç faillerinin yakalanmasını temin için çıkarılacak “yakalama emri” de bunlar arasındadır.

Suç faillerinin açık kimliklerini tespitte asli maddi failin belirlenmesi açısından bir sorun olsa da, suç emrini verip suçu bir başkasını kullanarak işleyen kişilerin tespiti bürokratik ve politik hiyerarşinin belirliliği sebebiyle güç olmayacaktır. Bir başka ifadeyle, adam öldürme suçunun işlenmesini emretmediklerini varsaydığımız halde bile, uluslararası sulardaki bir Türk gemisine müdahale emri veren askeri ve politik üst düzey sorumlular, hassaten bu yönde açıklamaları ile kamuoyunda temayüz etmiş olanlar zahmetsiz bir haber ve istihbarat taraması ile tespit edilebilecek ve haklarında “yakalama emri” dahil uygun görülecek tedbirler alınabilecektir. Soruşturmanın ilerleyen aşamalarında tutuklama kararı ve bunun İnterpol vasıtasıyla tatbikinin istenmesi de ihtimal dahilinde olacaktır.

Meselenin ana hatları böyledir ve bu prosedürü işletmek Cumhuriyet Savcıları için yasal zorunluluktur. Bu süreç uluslararası sürecin siyasi yaklaşımlarından uzak, Türkiye’deki siyasal gelişmelere teorik olarak kapalı ve takibi halinde netice alınacak bir süreçtir.

Siyonist katilleri yargılamak yasal bir zorunlulukken meseleyi uluslararası toplum sarmalına havale etmek adalet peşinde koşmaktan yüz çevirdiğimiz anlamına gelecektir.


ARTIK YETER

Gürkan BİÇEN


Müslümanların ümidinin aksine Türkiye, siyonist yapının OECD’ye kabulüne yeşil ışık yaktı ve bu durum sessiz sedasız geçiştirilerek[i] dikkatler insani yardım gemilerine yöneltildi.[ii]

Davutoğlu’nun, siyonist yapının OECD’ye üyeliği hakkında karar alınacak toplantının evvelinde Türkiye’nin politikalarının “AB ile uyumlu olduğu”nu deklare ettiğini ve böylelikle Türkiye’nin beklentileri boşa çıkaracağının sinyalini verdiğini biliyoruz. AB ile uyumlu dış politikanın, kırılma noktalarında daha bir belirgin hale geldiği de bilinen bir gerçeklik. OECD toplantısından evvel siyonist yapının nükleer kapasitesinin tartışılacağı UAEK toplantısında da Türkiye Batı ile uyumlu hareket etmiş ve siyonist yapı aleyhine bir karar alınması hususunda çekimser kalmıştı.[iii]

OECD toplantısının ardından bir açıklama yapmayan Davutoğlu, Türkiye’de düzenlenen "İşgalin Sona Erdirilmesi ve Filistin Devletinin Kurulması" konulu konferansta, “Artık yeter” diyordu. Sözlerini, “Şimdi sesimizi duyurma zamanı geldi. Bütün Filistinlilerin tıpkı diğer insanlarla aynı özgürlük güvenlik haklarına sahip olması gerekiyor. Biz Türkiye olarak elimizden gelen her şeyi yapacağız. Filistin çocukları ve onların hakları için çalışmaya devam edeceğiz” diyerek sürdüren sayın bakanın göz ardı ettiği temel şey diplomatik imkanların kullanılması konusunda sus pus olan bir Türkiye’nin insani yardım konvoylarına bel bağlamasının anlamsızlığıydı. Çok açıktır ki, Türkiye’nin sesini duyurma zamanı Sheraton Otel’de yapılan toplantının öncesinde gelmişti ve Türkiye bu görevini ifa etmemişti. Türkiye’nin "Artık yeter" demesi, terazinin kefelerine doğru materyalleri koyması gereken yer ve zaman geçmiştir.

Filistin'e siyasi açıdan gözünü kapayan Türkiye'nin, Müslümanların insani düzeyde kalan çabalarından itibar devşirme gayreti utanç vericidir. Ancak asıl ürkütücü olan Müslümanların bütünü ıskalayan bakış açılarıdır. Dış İşleri Bakanlığı Filistin konusunda AB - ABD hattından farklı bir tavır deklare etmez ve olayı temelde insani bir mesele olarak tanımlarken Müslümanların gemilere çimento değil de siyasi meşruiyet / destek yükledikleri zannıyla hareket etmeleridir yanlış olan. Gazze'yi getto kılan asıl şey evlerin yıkılması değil Dünya'nın onu siyasal olarak kabul etmeyi reddetmesidir. Hamas Hükümeti ve Hamas liderliğinin siyasal tecridinin kırılması yönünde ciddi adımları şarta bağlayan[iv] Türkiye’nin 2000, 2006 ve 2009 yıllarında yaşanan kırılma noktaları ile bölgede değişen dengeleri doğru okuyamadığı ortadadır. Olmert, “Büyük İsrail Projesi bitmiştir.” dediğinde siyonistler henüz Gazze yenilgisinin acısını tatmamıştı. Filistin’e desteğini durmaksızın yineleyen Hizbullah’ın Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın[v] 25 Mayıs 2010 tarihli konuşmasında sarf ettiği, “Denklemler ve hesaplar değişti. Korkması ve endişelenmesi gereken endişelenmektedir.”[vi] sözü ise Türkiye’nin resmi konumunu ifade eden[vii] ve zaten uygulanma imkanı olmayan[viii] 1967 sınırlarında iki devletli bir çözümün de artık denklemin dışına itileceğinin işaretini vermekte.

Tüm bu yaşananlar göstermektedir ki, Türkiye ve onun sayın dış işleri bakanı,ülkenin uzun yıllardır takip ettiği ve Ak Parti hükümeti ile de sabit hale gelen Filistin politikasını gözden geçirmeli, “Direniş” seçeneğinin açtığı alanın geliştirilmesi için gayret sarf etmeli ve hassaten STK’ların samimi gayretlerinden siyasi kazanım sağlama çabasından uzak durmalıdırlar.
Müslümanlar ise siyonist ambargoyu yok etmeye yönelik bu çabalarında maruz kalacakları sıkıntılarda Türkiye Cumhuriyeti’nin yanlarında yer almasının zaten devletin vatandaşlarına yönelik temel yükümlülükleri arasında olduğunu, modern bir devletin vatandaşlarına yönelik himaye algısının bunu gerektirdiğini ve sağlanacak himayenin bir lütuf olmadığı gerçeğini görmeliler.

Sayın Davutoğlu, “Artık yeter” sözünüz Peres’i davet ederek milletimizi üzdüğünüz Meclis çatısı altında milletimize hitap edecek bir İsmail Heniyye daveti ile taçlanmayacaksa biz de sizin bu ikircikli tutumunuz için haykırıyoruz:

Artık yeter!
[i] http://taraf.com.tr/haber/turkiye-den-israil-e-oecd-jesti.htm
[ii]http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=998861&Yazar=CEYDA%20KARAN&Date=26.05.2010&CategoryID=100
[iii] http://www.taraf.com.tr/haber/bati-engelledi-nukleer-israil-tartisilamadi.htm
[iv] http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2006/02/060216_palestine_turkey.shtml
http://www.zamanavusturya.at/details.php?title=Davosta+zirve+yapti&haberid=1304
[v] http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=4340
[vi] http://www.israhaber.com/25-mayis-zafer-bayrami-tam-metin-635-yazisi.html
[vii] http://www.haber7.com/haber/20100521/Davutoglu-Kibrista-tum-sinirlar-kalksin.php
[viii] http://uruknet.com/?p=m66233&hd=&size=1&l=e

21 Mayıs 2010 Cuma

Goldstone Raporunun Ardından

Gürkan BİÇEN

Filistin Platformu tarafından tercüme ettirilen Goldstone Raporu’nun[i] tanıtımı yakın zaman önce yapıldı ve rapor resmi makamlar, siyasiler[ii], akademisyenler ve yabancı misyonların akabinde halka da açıklanmış oldu. Bilindiği üzere siyonistler Gazze’deki Hamas hükümetini düşürmek, Gazze merkezli direniş hattını çökertmek amacıyla Temmuz 2006’da Lübnan’a yönelik başlattıkları saldırıya benzer bir savaşı 27 Aralık 2008 tarihinde Gazze’ye yönelik olarak başlatmışlar ve tüm dünyanın gözleri önünde cereyan eden bu savaş sırasında tüm insani ve hukuki sınırları göz ardı etmişlerdi. Bu saldırılarda BM’nin Srebrenica’da ilan ettiği “güvenli bölge” açıklamasına benzer “güvenli bina”lar dahi vurulmuş ve bu binalara sığınan büyük çoğunluğu kadınlar ve çocuklardan oluşan onlarca kişi hayatını kaybetmişti. Siyonistler, insan – hayvan ayrımı yapmaksızın nefes alan her canlıyı katledebilmek için kimyasal silahlar da kullanmışlardı. Savaş siyonistlerin ilan ettikleri amaçlarına ulaşmalarını sağlamamışsa da, ancak Gazze’de yaşayan halkın katlandığı sıkıntıların artmasına sebep olmuştur.

Savaşın akabinde bölgede inceleme yapan MAZLUMDER İstanbul Şubesi tespitlerini bir rapor halinde kamuoyuna deklare etmiş[iii] ve Gazze’de “insanlığa karşı suç” işleyen siyonistler hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.[iv] Siyonistler aleyhine başlatılan hukuki süreç siyonist cephede tedirginlik yaratmış ve sürecin siyonistlerin aleyhine bitmemesi için tüm imkanların kullanılacağı açıklanmıştır.[v] Türkiye’nin Gazze’nin yanında duruşu siyasi ve hukuki bir zemine yayılamamış ve neticede Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin siyonistler aleyhine yürütülen ceza soruşturmasının devamına izin vermemiştir.[vi] Türkiye medya alanında gösterdiği beceriyi hukuki alanda sürdürme kabiliyetini gösterememiştir. Alınan kararın arka planı bize malum olmasa da, bunun asgari hadde bile olsa siyasi sonuçları olacağını da belirtmek zorundayız.

Böylesi bir tablo karşısında Filistin Platformu’nun yaptığı bu çalışmanın siyonist cepheye yönelik insani ve hukuki mücadelenin yeni bir parçasına dönüştürülmesi halinde anlam kazanacağı ortadadır. Zira Goldstone Raporu ne Türkiye halkının ne de uluslararası kamuoyunun bilmediği yeni bir şeyi açıklar haldedir. Raporun temel özelliği bilinen şeylerin BM çatısı altında teyit edilmesini sağlamış olmasıdır. Bu durumda, raporun işlevsel kılınması için başkaca çabalara ihtiyaç duyulacağı ortadadır.

Mevcut haliyle 575 sayfa civarında olan raporun tercümesinin bir an evvel internet ortamına aktarılması, kamuoyunu doğrudan ilgilendiren kısımlarının, ülkemizdeki okuma alışkanlıkları da gözetilerek, müstakil çalışmalara konu edilmesi ve ihtiyaç duyulan kısma ilişkin bilginin bu şekilde yaygınlaştırılması ilk adım olmalıdır. Filistin Platformu’nun tercümesini sağladığı bu raporun yeni bir delil olarak kabul edilmesi ve siyonistler aleyhinde yeni bir suç duyurusunda bulunulması da izlenebilecek bir yoldur. Beklentilerin aksine siyonistlerin OECD’ye girişine izin veren Türkiye’nin koyduğu şerhlerin işlevsel hale getirilmesinin bir yolu da siyonistlere yöneltilen bir hukuki süreç tehdidi olmalıdır. Bu, vicdanlardaki yangını söndürmese de, geleceğe yönelik bir kazanım sağlayabilir.

Filistin Platformu önemli kabul edip Türkçe’ye kazandırdığı bu raporun BM koridorlarında heba olmasına izin vermemeli, BM’nin bu alandaki işlevselliğini kaybedeceğini hesap ederek adaletin tesisi için bölgesel çalışmalara yönelmelidir. Platform, İran, Suriye, Lübnan gibi bölge ülkelerinin “insanlığa karşı suç” işleyenlerin yargılanması için bölgesel bir mahkeme kurmalarına varacak bir süreci takip etmeyi benimsemelidir.

Tüm bunlardan ayrı olarak, tercümeye Filistin Platformu adına bir “önsöz” yazan sayın Erol Yarar, Türk halkı için Filistin meselesinin öncelikle dini değil siyasi bir mesele olduğu yönündeki kanaatini gözden geçirmelidir. Adının anılmasıyla yüz binleri meydanlara döken Mescid-i Aksa, Kudüs ve elbette tüm Filistin Müslüman Türk halkı için öncelikle dini bir meseledir ve işte bunun için tüm pazarlıklara kapalıdır ve yine bunun için siyonistleri hiçbir zaman taraf olarak görmez.

Filistin için akıtılan her damla kana, tere ve gözyaşına selam olsun!


[i] Goldstone Raporu’nun İngilizce’si için: http://www2.ohchr.org/english/bodies/hrcouncil/docs/12session/A-HRC-12-48.pdf
[ii] "Goldstone Raporu" ve "Goldstone Raporu ve Uluslararası Hukuk" isimli kitaplar Filistin Platformu başkanı Erol Yarar tarafından 06.04.2010 tarihinde Bosna'da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sunuldu
[iii] MAZLUMDER raporu için: http://www.mazlumderistanbul.org/pdfs/gazze%20raporu.pdf
[iv] Suç duyurusu için: http://www.mazlumder.org/dosyalar/sucduyuru.doc
[v] http://www.mazlumder.org/haber_detay.asp?haberID=4525
[vi] http://www.mazlumder.org/haber_detay.asp?haberID=5857