Translate

23 Aralık 2010 Perşembe

Mavi Marmara davasını da getirmeli

Gürkan BİÇEN
İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı Başkanı Bülent YILDIRIM, 31 Mayıs 2010 tarihinde siyonist yapının askerlerinin dokuz vatandaşımızı şehit ettikleri Mavi Marmara gemisinin 26 Aralık 2010’da İstanbul’a geleceğini ve bu sebeple büyük bir karşılama merasimi düzenleneceğini açıkladı. Mücahade anında gemide olanların şu an gemide yer almayacak olması karşılamayı eşyaya dönük bir tutkuya çeviriyor gibi dursa da, şahadet gibi, insanın cismini aşan anlamların yaşandığı anların izlerini taşıyan mekânların cazibesi de kolayca yadsınamaz. Vakanın bu yönünü bir yana koyuyoruz.

Tüm dünyanın malumu olduğu üzere siyonist yapı, Türkiye’nin kendi başına bir inisiyatif alma çabasını akamete uğratmak ve Türkiye’nin şahsında yeryüzünün tüm özgür ruhlarına karşı açık bir yıldırma politikası uygulamak üzere sivil bir gemiye silahlı saldırıda bulundu. Türkiyeli Müslümanlar şehitler kazandı ve Allah’ın şer görünenler hakkındaki sünneti her zaman olduğu gibi işledi: “fi vaka ma hayr” (Olanda hayır vardır).

Türkiye’nin gösterdiği tepki neticesi gemide bulunan herkes en kısa sürede serbest bırakılmış olsa da, olay anından itibaren hak arama mercii olarak uluslararası kuruluşların gösterilmesi Türkiye’nin egemenlik ve buna bağlı olarak yargı hakkını kullanma isteğinde bir zafiyetin varlığına yorumlandı. Saldırının uluslararası sularda gerçekleştirilmiş olmasından bahisle ısrarla uluslararası hukuka atıf yapılıyor olsa da, uluslararası kurumların oluşturduğu yargı mekanizmasının güvenilmezliği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 827 S/RES/827 (1993) Sayılı ve 25 Mayıs 1993 Tarihli Karan ile Eski Yugoslavya ile İlgili Uluslararası Ceza Mahkemesinin uygulamalarıyla açığa çıkmıştır. Srebrenica katliamında soykırımı kabul edip faili bulamayan, Sırbistan’ın sorumlu tutulamayacağını açıklayan Lahey Adalet Divanı da yakın zamanda şahitlik ettiğimiz bir diğer örnektir.

Türkiye’nin, olayın akabinde başlattığı delil toplama işlemleri çerçevesinde şehitlerin naaşları üzerinde yapılan otopsiler neticesi bu kişilerin ateşli silah yaralanmasına bağlı sebeplerle hayatlarını kaybettikleri belirlendi. Yaralıların ifadelerine başvuruldu ve şikâyete konu olay hakkında görgüye dayalı bilgiler toplandı. Yine gemide bulunanların kendi imkânları ile yapmış oldukları ses ve görüntü kayıtları dosyaya dâhil edildi. Olay mahalli olan Mavi Marmara gemisinin Türkiye’de uğradığı ilk limanda suça konu olayla ilgili gemide mevcut deliller belirlendi. Bu işlemlerin büyük bir kısmı kamuoyuna da yansıdı. Ne var ki, Türkiye kamuoyu faillerin tespit edilip edilmediğini ve tespit edilmiş ise haklarında Türkiye’de bir dava açılıp açılmayacağını bilmemekte.

Soruşturmanın seyri, basına yansıyan haberler, hukukçuların kendi aralarında ve internet gruplarında yürüttükleri tartışmalar Türkiye’nin iç hukuku uygulama noktasında isteksiz olduğunu gösteriyor. Adli soruşturmanın birkaç hususu aşmakta zorlandığı anlaşılıyor. Her şeyden evvel, soruşturma makamı Türkiye’nin yargılama yetkisi konusunda bir karara varamamış görünüyor. Yürürlükteki Türk Ceza Kanununun yer bakımından uygulama alanını belirleyen sekizinci maddesi; “Suç, (…)Açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında veya bu araçlarla, (…) işlendiğinde Türkiye’de işlenmiş sayılır” hükmünü havidir. Mavi Marmara gemisi olay anında Komor Adaları bandıralı olduğundan soruşturma makamının sekizinci maddenin uygulama alanı açısından tereddüde düştüğü anlaşılıyor.
Kanaatimizce Türk Ceza Kanununun 8.maddesinde geçen “Türk deniz ve hava araçlarında” ibaresini hiçbir genişletme yapmadan anlamak lazım gelir. Bir başka ifadeyle, deniz araçları açısından aranan şartın “Türk gemi siciline kayıt” olmadığı maddenin lafzındaki açık anlama istinaden kabul edilmelidir. Bu durumda soruşturma makamının Türk Ticaret Kanunu madde 823’de yer alan “Türk gemisi” tanımını dikkate alması gerekir. Bahsedilen maddede; “Türk kanunları uyarınca kurulup da; Tüzel kişiliği haiz olan teşekkül, müessese, dernek ve vakıfların malı olan gemiler idare organını teşkil eden kişilerin çoğunluğu Türk vatandaşı olmak, (…) şartıyla Türk gemisi sayılırlar.” hükmüne yer verilmektedir. Şayet İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı Mavi Marmara gemisinin işletme hakkını 823.maddede açıklanan niteliklere sahip olmayan kişilere en az bir yıl süre ile bırakmamış ise 824.maddede yer alan istisna da uygulama alanı bulmayacaktır. Bilindiği kadarıyla Mavi Marmara gemisinin sahipleri ve işletenleri değişmemiştir. Öyleyse Mavi Marmara gemisini hem Türk Ticaret Kanunu hem de Türk Ceza Kanunu açısından bir “Türk gemisi” olarak kabul etmek yasa koyucunun iradesine uygun olan tercihtir.

Bir diğer tereddüt ise faillerin kimliği konusudur. Soruşturma makamı gerek Emniyet Genel Müdürlüğü ve gerekse Milli İstihbarat Teşkilatı aracılığı ile faillerin açık kimliklerine ulaşma imkânına sahip olmalıdır. Saldırı emrini veren yetkililerin tespiti ise nispeten daha kolay olacaktır. Soruşturma makamını duraksatabilecek husus, siyonist devletin üst düzey rütbeli askerlerine, siyasetçilerine, bürokratlarına ve parlamenterlerine kadar uzanacak bir listenin çıkaracağı politik ve diplomatik kriz ihtimali olabilir. Ancak, Ceza Muhakemeleri Kanununun suçu öğrenen Cumhuriyet Savcısının derhal harekete geçmesini öngören amir hükmü karşısında soruşturma makamının bu tür endişelerinin haklılık payı olmayacaktır.

Siyasetçiler ve diplomatlar Türkiye Cumhuriyetinin haklarını ve itibarını korumakla görevli olduğu gibi Cumhuriyet Savcıları da egemenlik hakkının bir tezahürü olan yargılama yetkisinin kullanılmasını sağlamakla görevlidirler. Mavi Marmara soruşturmasında tereddütleri olsa bile failler hakkında cezalandırılma talebiyle bir kamu davası açmalı ve yukarıda bahsettiğimiz çekincelerin tartışılmasını mahkemeye bırakmalıdırlar. Öte yandan, böyle bir davanın açılması failleri savunma yapmak üzere davet edecek olan Türkiye’nin de kudretinin somut göstergesi olacaktır.

Evet, siyonistler özür dilesin ve açtıkları maddi zararı telafi etsinler. Bunun için sarf edilen çabayı anlamsız bulmuyoruz. Bununla birlikte suçun failleri Türkiye’de Türk hukuku uyarınca yargılanmalı ve böylelikle şehitlerin varislerinin davada yer almalarına, bu yolla haklarını tam olarak aramalarına / kullanmalarına da imkân verilmelidir. Haklarımızın özür ve tazminattan ibaret olmadığı asla unutulmamalıdır.

Ümit ediyorum ki, Mavi Marmara iftihar vesilesi anılarla birlikte davasını da yüklenerek gelecektir!

4 Aralık 2010 Cumartesi

Amerikan Belgeleri



Gürkan BİÇEN



Yarı şaka yarı ciddi bir söylencede “Amerika’da neden darbe olmaz ?” sorusuna “Çünkü orada darbeyi planlayacak bir Amerikan elçiliği yoktur” cevabı verilir. Çok dillendirilmese de, Amerika bu tür vazifeleri İngiltere’den devralmıştır. Yüz yıl evvelki bir İngiliz elçisinin duruşunu bugün bir Amerikan elçisi sürdürmektedir. İngiliz arşivlerini ucundan da olsa bilenler bugün ortalığa saçılan belgelerin üslubuna ve içeriğine şaşırmayacaklardır. Şu var ki, yüz yıl evvel İngiltere kendisini dengeleyebilecek güçlerin varlığının bilincindeyken bugün Amerika kör bir gurur içindedir.

İran İslam İnkılâbı’nın dünya halklarına bir hizmeti de Amerikan elçiliklerinin gerçek mahiyetlerini hiçbir münakaşaya mahal bırakmaksızın gün yüzüne çıkarmış olmasıdır. İnkılâbın akabinde İran içinde başlayan suikastlar zinciri İnkılâbın birçok evladını daha yolun başındayken alıp götürmüştü. İslam İnkılâbı’nın muhaliflerini teknik, lojistik ve enformasyon açıdan destekleyen gücün Amerika ve Amerikan hükümeti adına bu işi İran’da organize edenin de Amerikan Elçiliği olduğu açıktı. İranlı öğrenciler 4 Kasım 1979’da başlattıkları bir eylem ile Amerikan Elçiliğini kontrol altına almış ve bu binada var olan teknik tertibatın mahiyeti ile kullanılış şeklini tüm dünyaya ilan etmişlerdi. Birçok ülkenin sahip olabilmek için en az yirmi yıl daha bekleyecekleri cihazlar Amerikan çıkarlarını yerel halkın aleyhine korumakta kullanılmak üzere bu binaya yerleştirilmişti.

Bahçede yer alan uydu alıcı / vericileri iletişimin temel unsurlarındandı. İçeride, konsolosluk hizmetleri verilen binanın ikinci katında, Tahran’daki ve civar bölgelerdeki telefon görüşmelerini dinlemek için kurulmuş cihazlar mevcuttu. Buradan elde edilen bilgiler yan yana hazırlanmış iki odada işleniyordu. Bunlar, dışarısıyla bağlantısı tamamen kesilmiş, şifrelerini ancak içine girecek kişinin bildiği ve çelik kapının girişinde zemine yerleştirilmiş tartı sistemi ile yetkilinin ağırlığına ayarlanmış kilit sistemlerine sahip odalardı. Odalardan birisinde belgeleri hazırlayan kişi yer alıyor ve diğerinde ise belgeyi vereni görmeyen, görevi belgeyi şifrelemek olan kişi bulunuyordu. Hiçbir bilgi şifrelenmeksizin gönderilmiyor, böylelikle, Amerikan Elçiliği içinde bile sızma riskinin en alt düzeye düşürülmesi amaçlanıyordu.

Bu odalardan birisinde İran içinde ve diğer ülkelerde yasadışı operasyonlara katılacak olan ajanlar için sahte pasaportlar ve ilgili ülkeye ait belgeler hazırlanıyordu. Bu belgeler sayesinde Amerikan casusları birçok ülkede ellerini kollarını sallayarak gezebiliyorlardı.

Binada birkaç tipte kâğıt imha makinesi de vardı. Bunlar, işleri biten belgelerin imhasında yahut acil bir durumda bütün belgelerin imhası amacıyla kullanılıyordu. Amerikan Elçiliğinin kontrol altına alınması sırasında binlerce belge bu makinelerle imha edilmişti. Buna rağmen İranlı öğrenciler aylarca çalışarak bu belgeleri bir araya getirmeyi başarmış ve bu belge içeriklerinden seksen kadar kitap basılmıştı.

Elçilik binasının içinde yer alan en dikkat çekici mekân ise “Cam Oda” idi. İçinde yer alanları görmeyi sağlayan ancak konuşulanları duyma imkânı olmayacak şekilde yalıtılmış bulunan bu odaya ancak üç kişi girebiliyordu: Amerikan Elçisi, CIA Bölge Şefi ve Şahın İstihbarat Servisi Başkanı. Bu oda son derece gizli görüşmeler için hazırlanmıştı. İran’ın yaşadığı birçok acı olayın planlarının bu odadaki konuşmalarla şekillendirildiği ve nihai kararların bu odada alındığı açıktı.
Amerikalı personelin profesyonelliği de dikkat çekiciydi. Öğrencilerin elçiliği kontrol altında tuttuğu dönemde buraya gelen Hamanei ile elçinin konuşması tercümana ihtiyaç olmaksızın gerçekleşiyor ve elçi Hamanei’ye akıcı bir Farsça ile hitap ediyordu. Amerikalılar çıkarlarını korumak için gerekenleri de yerine getiriyorlardı. Bugün bile, bulundukları ülkelerin resmi dillerini dahi konuşamayan birçok İranlı ve Türk diplomatın ve görevlinin varlığını bilenler için bu durum ders çıkarılması gereken bir hususu işaret etmektedir.

İranlı öğrenciler Amerikan Elçiliğini 444 gün boyunca kontrol altında tuttuktan sonra Amerikalı personel 20 Ocak 1981’de İran’dan çıkarıldı. Bu süreçte halklar Amerikan elçiliklerinin salt konsolosluk hizmetleri sağlamak için kullanılmadığını görmüş oldular ve dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İstanbul’da da İranlı öğrencilere destek gösterileri yaptılar.

Amerika’nın İran içindeki operasyonları bundan sonra da bitmedi. Petrolü millileştiren ve bu sebeple bir CIA darbesi ile devrilen Musaddık’ın ölüm yıldönümünde yapılan anma töreninde, 5 Mart 1981’de, bir konuşma yapan Hamanei, 1973 yılında CIA destekli bir darbeyle devrilen Şili’nin Marksist lideri Allande’yi de hatırlatarak, “Allande’nin tersine bizler, CIA’nin ortadan kaldırabileceği liberaller değiliz” diyordu. Ittılaat Gazetesi’nin 6 Mart 1981 tarihli nüshasında yayımlanan bu konuşmanın temelinde, şüphesiz, İmam Humeyni’nin Amerikan elçiliğinin kontrol altında tutulması sırasında Amerika’nın tepkisinden çekinenlere söylediği, “Amerika hiçbir halt edemez” sözü yer alıyordu. Amerika’nın İran üzerindeki emellerine ulaşmak için yönlendirdiği terör eylemleri 27 Haziran 1981’de Hamanei’yi, bir gün sonra da Cumhur-i İslami Partisinin merkez binasını hedef alıyordu. Bombalarla çökertilen binada bulunan Ayetullah Beheşti ve 72 arkadaşı şehit oluyorlardı.

İranlı Müslümanlar Amerikan Elçiliği binasının duvarlarını hak – batıl savaşını simgeleyen resimlerle donatmış ve burada bir zafer kazanmış olsalar da, Amerika’nın genelde Müslüman coğrafyaya ve özelde İran’a yönelik planları halen son bulmuş değildir ve Amerika tüm bölgeyi kontrol altına alabilmek için her türlü oyunu sergilemeye hazır haldedir. Bir anda yazılı, görsel ve elektronik medyayı kaplayan Wikileaks de bunlardan birisidir. Binlerce isim altında çalışan enformasyon ağının aslında bir tekel olduğunun ve Müslüman Dünyanın enformasyon ağının Batı’nın enformasyon ağını etkisiz hale getirme açısından halen çok ama çok yetersiz bir vaziyette bulunduğunun bilincinde olanlar açısından sahnelenen ancak, konuşuldukça Amerika’nın faydalandığı bir Ali Cengiz oyunudur. Öyleyse, biz, dikkatimizi onların yaydığı fesadı konuşmaya / yaygınlaştırmaya değil kendi vazifelerimizi ifaya teksif etmeliyiz.















































25 Kasım 2010 Perşembe

Biz aslana aslan deriz

Gürkan BİÇEN



NATO’nun önümüzdeki yıllarda uygulamaya koyacağı stratejik savunma anlayışının karara bağlanacağı Lizbon Zirvesi nihayete erdiğinde beklenen oldu ve Türkiye, medyaya yansıyan coşkun yüzü ile belgelere koyduğu imzalar arasındaki farkı örtemez hale geldi. Lizbon Zirvesi’nin hazırlıkları sürerken Birleşik Arap Emirliklerinden Suudi Arabistan’a geçen Sayın Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu, Lizbon’da alınması muhtemel karara işaret ediyor; “İran füze kalkanı konusunda tutumumuzu anlıyor. Biz orada istediğimizi elde ediyoruz.” diyordu. İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ramin Mihmanperest “Bu proje ile Siyonist rejim desteklenmek ve onun cinayet ve katliamları kayırılmak istenilmektedir. Umuyoruz ki, bölge ülkeleri de böyle bir şeye fırsat vermesinler. Biz bu konudaki kaygılarımızı dost ve komşu ülke Türkiye’ye ifade ettik.” sözleriyle İran’ın projeye yönelik bakış açısını ortaya koyuyordu.

Evvela bir Amerikan projesi olarak sunulan ve Polonya’ya yerleştirileceği söylenen radar ve füze imha sistemleri Rusya’nın muhalefetinin akabinde NATO projesi olarak gündeme getirilmiş ve tüm süreç boyunca, muhtemel tehdidin İran olduğu açıklanmıştı. Sistemlerin Polonya’ya yerleştirilemeyeceğinin anlaşılması ile NATO’nun diğer ülkeleri ve hassaten Türkiye üzerinde konuşulmaya başlanmıştı. Amerikan Kara Kuvvetlerinin desteği ile on dilde yayım yapan SETIMES sitesi radar ve füze fırlatma sistemlerinin yerleştirilmesi konusunda Arnavutluk’un istekli olduğunu da bu dönemde bildirmişti. Haberde, diplomatik kaynakların bu hususu teyit ettikleri, NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen'in Arnavutluk ve Hırvatistan'a yaptığı ilk resmi ziyarette Başbakan Sali Berişa’nın Rasmussen'e Arnavutluk'un radar ve füze sistemlerine topraklarında yer vermek de dâhil olmak üzere bir NATO üyesi olarak tüm yükümlülüklerini yerine getirmeye hazır olduğuna dair güvence verdiği bildirilmişti.

Arnavutluk’u NATO’ya taşıyan etkenlerden birisinin Türkiye olduğu ve Türkiye’nin Balkan ülkelerinin Avrupa – Atlantik kurumlarına entegrasyon sürecini desteklediği bilinen bir durumdur. Hakeza Arnavut halkının Amerika yanlısı halklar arasında üst sıralarda yer aldığı, Müslüman halklar arasında ise en üst sırada olduğu da. Bir başka gerçeklik ise Amerika’nın Arnavutluk, Kosova gibi ülkeleri resmi sıfatı Büyükelçi olan “Sömürge Valileri” ile yönettiğidir. Bir NATO ülkesi olmakla birlikte halkının ekseriyetinin Amerikan karşıtı olduğu bilinen Türkiye’nin bu kritik dönemdeki eksikliği / başarısızlığı NATO ülkelerine hizmet etmeye hazır Arnavutluk seçeneğini gündemde tutamamış olmasıdır. Bu seçenek üzerinde çalışılmasını önermek yerine “buton” tartışmalarına girmek cephe ülkesi olmayı kabullenmek anlamına gelmiştir ve Davutoğlu’nun Lizbon Zirvesi öncesindeki “İran füze kalkanı konusunda tutumumuzu anlıyor.”beyanının başkaca bir makul tevili de yoktur. İran Türkiye’yi anlamak istese de, araya bir şüphenin girdiği açıktır. Umulur ki, Türkiye bundan sonra yürüteceği faaliyetlerle, kendisini, yürütmekte olduğu dış politikanın psikolojik zemininden uzaklaştıracak bu durumu değiştirmeyi başarır.

Türkiye nihai bildirgeye İran ismini geçirtmese de, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası evirildiği yönü dikkate alanlar İslam Dünyası’nın güçlü ve bağımsız sesi İran’ın Müslüman halklar adına muhtemel tehdit listesinin en başına konulduğunu teslim edeceklerdir. Ancak NATO ülkelerinin askeri kapasiteleri ile karşılaştırıldığında İran’ın saldırı gücünün anlamsız denecek düzeyde olduğu da kabuller arasında yer almaktadır. Bununla birlikte, Doğu Ergil İran hakkındaki tartışmaya bir başka açıdan bakıyor ve kıyası kabil olmayan maddi gücün karşısında İran lehine bir başka kuvvetin yer aldığını söylüyor. Ergil’e göre, “İran-Irak Savaşı'nda (1980-88) ellerinde mollaların verdiği cennetin anahtarlarıyla mayın tarlalarında yürüyen yüzlerce intihar gönüllüsüne şahit olmuşken İran'ın intihar gönüllülerinden oluşan sonsuz bir kaynağı olduğunu göz önüne alırsak, herhangi olası bir savaş askeri değil ruhani bir dirençle karşılaşacaktır ki Batı'nın bunu kavraması güçtür.”

Nicolas Sarkozy, Lizbon Zirvesi’nin hemen akabinde tehdidin İran olduğunu açık yüreklilikle söylemek gerektiğini ifade etmiş ve “Biz kediye kedi deriz” demiştir. Biz ise, İslam’ın hürriyetperver ruhu adına mayın tarlalarından gülerek geçen bir halkı aslan olarak kabul ederiz ve hiç eğip bükmeden söyleriz: “Biz aslana aslan deriz”

31 Ekim 2010 Pazar

Numan Kurtulmuş’a tavsiyem

Gürkan BİÇEN


Siyaset arenasının dışında birisi için bu alanın içindekilere akıl vermeye kalkmak belki yakışık alacak bir durum değildir. Ne var ki, temel ilkelerimizin bizi “hakkı” ve “sabr”ı tavsiye etmekle yükümlü kıldığını da biliyoruz. Öyle ise, halen partileşme çabasındaki bir oluşuma, Milli Görüş’ün yeni haline bazı hususları hatırlatmanın fayda sağlayabileceğini umduğumuzu söyleyebiliriz.

Saadet Partisi ile yollarını ayırdığı gün Sayın Numan Kurtulmuş yaptığı açıklamada, “Şunun da bilinmesini istiyorum. Hiç kimseye bir borcum yoktur ve hiçbir kimseye bir borç altına girmeden bu kararlı yürüyüşümü hayatımın sonuna kadar sürdüreceğim. Bir tek borcumuz vardır; bu ülkenin mazlumlarına, bu ülkenin mağdurlarına, bu ülkenin unutulmuşlarına, bu ülkenin horlanmışlarına, kısacası bu ülkenin mağdurlarına karşı borçluyuz ve bu borcu ödemek için bütün gücümüzle mücadele edeceğiz.” diyordu. Yine bu hareketin temel ilkelerinden birisinin “anti emperyalist” olmak olduğunu sıklıkla beyan ediyordu. Bizim bu sözlerden anlamamız gereken şey, yürüyüşün bundan sonraki kısmının mazlumlarla, mahrumlarla, horlanmışlarla birlikte olacağı ve onların fikirlerinin, taleplerinin ve kararlarının hareketin ve muhtemel bir partinin yönetiminde yer bulacağıdır. Bir bakıma, Numan Kurtulmuş, yüzünü müstekbir siyaseti yürütenlere dönmüş ve İmam Humeyni’nin İslam İnkılabı’nın akabinde söylediği şu sözü söylemiştir: “Eğer bol miktarda askeri araç ve gereçleri olduğunu sanıyorlarsa, bizde de çok sayıda mazlum halk ve onların sıkılmış yumrukları vardır”

Numan Kurtulmuş’un başarısının teorik söylemini günlük hayata yansıtabilmesine bağlı olduğu çok açıktır. Mazlumları, mahrumları temel alan bir retorik her şeyden evvel mazlumlarla, mahrumlarla benzer bir hayat şeklini / standardını zorunlu kılar. Bu standardı karşılamayan ve Numan Kurtulmuş’un da “saltanatçı zihniyet” diyerek telin ettiği bir vakayı Hamid Algar, İslam Devriminin Kökleri ismiyle basılan kitabında, 1980’de yaşadığı bir olaya atıfla şöyle açıklar: “Ben Ankara’da kendisini biraz da haklı olarak İslami Parti diye adlandırılan bir partinin liderinin evine yaptığım ziyareti hatırlıyorum. Ne yazık ki olması gerekenin çok uzağında kalıyordu. Batı’dan, Avrupa’dan her çeşit gezi hatıraları, sahte Fransız mobilyaları ve altın kaplama telefonlarla tıka basa doldurulmuş bir evdi bu. Üstelik bu zat İslam’ı temsil etmek iddiasında olan birisiydi.” Algar, Türkiyeli Müslümanların liderlerinden birisinin sürdürdüğü hayat tarzını yadırgamış ve kendisine Muslim Institue’de yöneltilen; “İran’daki İslam Devrimi liderlik rolünde diğer sistemlere kıyasla bir değişiklik meydana getirdi. Liderlik rolünün sistemden sisteme nasıl farklılaştığını özlü bir biçimde yorumlar mısınız?” sorusuna, “Ayetullah Humeyni’nin huzuruna gelen herkes onun insan idealinin bir çeşit tecessümü olduğunu fark etmiştir.” cevabını vermiştir. Devamla onun basit hayat tarzına işaret etmiş, evinin sadeliğinden, mahrumlarla aynı standartta sürdürdüğü hayatından bahsetmiştir.

Atasoy Müftüoğlu sohbetlerinden birinde İmam Humeyni’nin evinde İmam Humeyni’nin gelmesini beklerken yanındaki Amerikalı gazetecinin kulağına, “İmam’ın sarayına ne zaman gideceğiz?” diye fısıldadığını ve “İmam’ın sarayı burası” cevabı karşısında nasıl şaşırdığını zikretmişti. İnkılâbın lideri İnkılâp öncesi nasıl sade bir hayat sürüyorsa İnkılâp sonrası da aynı hayatı sürdürmüştü. Türkiyeli Müslüman liderlerin bu örneklikten alacakları bir dersin olduğu muhakkak.

Numan Kurtulmuş’un şahsına olan güvenimiz onun hareketin temellerini atarken çevresine topladığı insan malzemesine olan kuşkumuzu gidermiyor. Eski dönemlerin siyaseti ile zaten Karunlaşmış olan bazı kişilerin Kurtulmuş’un çevresinde boy gösterdiğini görüyoruz. Hareketi “anti emperyalist” olarak tanımlıyorsak yönetici kadromuzu da buna göre belirlememiz icap eder. Kurtulmuş’un yapması gereken en öncelikli şey halkın içinde yaşamayan, modern gettolara sığınmış ve mevcut servetlerinin hesabını açıkça verme kudretinden yoksun kişileri hareketin ve muhtemel partinin söz sahibi makamlarından uzak tutmak olmalıdır. Aksi halde kendisi bir mazlumlar hareketinin lideri değil, mazlumları yönetecek yeni elitlere yol göstersin diye öne sürülen bir maşaya dönüşür ki, ne kendisi ne de biz buna razı oluruz.

Müslümanlara yeni bir ümit veren Numan Kurtulmuş’un adımlarını dikkatle atacağını ve kederlerimize yeni kederler eklemeyeceğini umuyoruz.



14 Ekim 2010 Perşembe

Üç Küçük Çocuk

Gürkan BİÇEN



Bilgisayarımın masaüstünde yer alan siyah beyaz bir fotoğrafı görenler merakla soruyorlar: “Bunlar kim?” Fotoğrafta biri elini diğerinin omzuna atmış ve üçüncüsü bir adım ötede duran üç çocuk yer alıyor. Üzerlerindeki kıyafetler bir örnek. Kuvvetle muhtemel bir bayram arifesinde, hep birlikte gidilen pazaryerinden satın alınan yeni elbiselerle çekilmiş bir fotoğraf. Burası bir stüdyo değil, arkada akan bir hayat var. Çocukların ikisi objektife bakarken diğeri sanki ufku tarassut ediyor. Selam olsun bu çocuklara… “Doğdukları, öldükleri ve yeniden haşr olunacakları güne selam olsun”

Türkiye’den bir grup Lübnan’ı ziyaret etmiş ve bu sırada Şehit İmad Mugniye’nin ailesini ziyareti de ihmal etmemiş. Hizbullah’ın gözbebeği “Hacı İmad”ın anne ve babasının hayır dualarına mazhar olan bu grup, yıllar evvel çekilmiş bir fotoğrafın da şahitliğini yapmışlar. İşte, masaüstüne aldığım bu fotoğraf Allah’a verdikleri söze sadık kalan üç “insan”ın, İmad, Fuad ve Cihad’ın çocukluk fotoğrafları… (http://www.velfecr.com/imad-mugniye-nin-annesinin-verdigi-buyuk-ders-foto-3304-haberi.html)

Hasan Nasrallah, anılarını zikrettiği bir konuşmasında, “Seyyid Hadi’nin şahadetinden evvel şehit ailelerinin yüzüne bakamıyordum. Allah bana lütfetti ve beni onlarla bir kıldı” diyordu. Gerçekten, Nasrallah oğlu Hadi’nin şahadetini öğrendikten sonra yaptığı ilk konuşmada,        “Şehit Hadi’ nin şahadeti, Hizbullah’ın liderlik kadrosunda bulunan bizlerin de yavrularımızı geleceğe saklamadığımızın en açık ifadesidir. Bizler evlatlarımız cepheye giderken onlarla iftihar ederiz. Şehit düştükleri zaman da başlarımızı onlarla dik tutarız. ” demişti. Biz, Hizbullah’ın bir evvelki lideri, şehitlerin baş tacı Seyyid Abbas Musavi’nin de eşi ve çocuğu ile birlikte şahadete ulaştığını biliyoruz.

Siyonist işgale karşı süresiz ve kesintisiz savaş doktrini ile mücadele eden Direniş’in gerek Lübnan gerekse Filistin kollarının Müslüman Dünya’ya hatırlattığı temel öğelerden birisidir, aile efradını mücadelenin en sıcak yerine dâhil edebilme kabiliyeti ve zorunluluğu. Bu, Allah resulünün yatağına uzanmaktan imtina etmeyen Hz.Ali’nin sergilediği şecaat ve sadakatten beri böyle olmuştur. Sadıklar aileleri için ayrı bir gelecek planlamamış, Direniş’i tek başına halkın omuzlarında yükselmesi gereken bir tercih olarak görmemişlerdir. Musavi’nin ve Nasrallah’ın,  bu örnekliğini, Şeyh Nizar Reyyan’da ve Said Muhammed Siyam’da da görmekteyiz. Onlar da diğerleri gibi ailelerinden fertlerle birlikte şehitler arasına katılmışlardır.

Direniş’in kendi ailelerini hesabın dışına çıkarmayan yaklaşımı sıradan insanları tarihin öznesi haline getirmiş, diğer ülkelerdeki Müslüman hareketlerin hilafına halkın kendisini hareketin yönetimine hâkim kılmıştır. Bu haliyle Direniş, Müslüman Dünya’ya, en azından mukavemet bölgelerine, siyasi bir model sunma imkânına da ulaşmıştır. Direniş’in izlediği yol sayesinde biz siyah beyaz bir fotoğrafta yer alan üç çocuğun dünya tarihine geçecek gelişmelerin içerisinde yer almalarına ve bunlardan birisinin, İmad’ın, tarihin akışını değiştirecek bir başarının mimarlarından birisi olmasına şahitlik ediyoruz.


Direniş’in siyasi metodundan Türkiyeli Müslümanların, hassaten siyasetle iştigal edenlerin çıkarmaları gereken temel bir ders olduğu açık: Çocuklarımız için mücadeleden ayrı bir gelecek planlayıp onları halkın arasından koparmamak. Cemaatlerin ve partilerin başına tepeden inme bir şekilde gelen şeyh ve lider çocuklarının mebzul miktarda bulunduğu bir ülkede, bilmiyorum, Direniş örneğine bakarak, siyah beyaz bir fotoğrafı hasretle öpüp ziyaretçilerine gösterecek Müslümanlar çıkacak mı?