Translate

1 Haziran 2010 Salı

KATİLLERE YARGI YOLU AÇIK

Gürkan BİÇEN




Siyonist yapı Türkiye’nin uluslararası sular olarak kabul ve deklare ettiği bir bölgede Türk bayrağı taşıyan gemilere askeri müdahalede bulundu ve bu müdahale neticesi birçok Türk vatandaşı hayatını kaybetti ve birçoğu da yaralandı. Akabinde gemiler siyonist yapının kendi karasuları olarak ilan ettiği bir alandaki limana çekilerek mürettebatı ve yolcuları gözaltına alındı. Bunlardan bir kısmının ise tutuklandığı bildirildi. Olay tüm dünyanın gözü önünde cereyan ettiği için fiil açısından bir tartışma söz konusu değil.

Basın yayın organlarına yansıyan haberlerden, siyonist katillerin ceza kanunları açısından nasıl bir gelecek ile yüzleşeceği konusunda yapılan tartışmalarda Türk yetkililerin uluslararası hukuka ısrarlı bir yönlendirmede bulunduklarını görmekteyiz. Bu yol elbette kullanılması gereken bir yol olmakla birlikte birinci yol değildir. Zira mevcut yasal düzenlemeler Türk yetkilileri siyonist katiller hakkında cezai işlem başlatmaya mecbur etmektedir. Bu atlanacak, görmezden gelinecek, geciktirilecek bir durum değildir. Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu tarafından belirlenen prosedür ivedilikle işletilmesi gereken bir süreçtir.

Malum olduğu üzere Türk Ceza Kanununun yer bakımından uygulama alanını belirleyen sekizinci maddesi; “Suç, (…)Açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında veya bu araçlarla, (…) işlendiğinde Türkiye’de işlenmiş sayılır” hükmünü havidir. Mavi Marmara isimli Türk bayraklı geminin Gazze’ye 77 mil mesafede, uluslararası açık sularda seyrederken müdahalenin gerçekleştiği tartışmasızdır. Bu durumda suçun Türkiye’de işlendiğini kabul etmek ve Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu çerçevesinde hareket etmek yasal bir zorunluluk olarak belirmektedir.

Ceza Muhakemesi Kanunun madde 15 yetkili mahkemeyi işaret etmektedir. Buna göre; “Suç, Türk bayrağını taşıma yetkisine sahip olan bir gemide veya böyle bir taşıt Türkiye dışında iken işlenmişse, geminin ilk uğradığı Türk limanında veya bağlama limanında bulunan mahkeme yetkilidir.” Somut olayda yasal prosedürün başlaması için iki hal öngörülmüştür. Geminin bir Türk limanına gelmesi veya bağlama limanında işlem yapılması. Mevcut halde Mavi Marmara gemisinin ne zaman serbest bırakılacağı belirsizdir. Bu durumda yasal işlemin geminin bağlama limanında başlatılması makul olandır.

İşbu olayda soruşturma sürecinin başlatılması herhangi bir şikayet veya ihbarı gerektirmemektedir. Zira “Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması (madde 223, fıkra 2, 3) ya da bu araçlara karşı işlenen zarar verme (madde 152) suçları.” Türk kanunlarının doğrudan uygulanacağı, şikayete bağlı olmayan suçlardır. Hakeza adam öldürme suçları da böyledir.

Ceza Muhakemeleri Kanununa göre, “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.” Mavi Marmara gemisinin Türk bayrağı taşıdığı ve müdahaleye uğrayarak el konulduğu ve yine bir Türk vatandaşlarının öldürüldüğü yadsınamaz bir şekilde ortada olduğuna göre geminin bağlama limanındaki Cumhuriyet Savcısının derhal bir soruşturma başlatması onun yasal yükümlülüğüdür. Cumhuriyet Savcısı bu süreçte kaybolması veya karartılması ihtimal dahilinde olan delillerin toplanması ve muhafazası için gerekli önlemleri de alır. Suç faillerinin yakalanmasını temin için çıkarılacak “yakalama emri” de bunlar arasındadır.

Suç faillerinin açık kimliklerini tespitte asli maddi failin belirlenmesi açısından bir sorun olsa da, suç emrini verip suçu bir başkasını kullanarak işleyen kişilerin tespiti bürokratik ve politik hiyerarşinin belirliliği sebebiyle güç olmayacaktır. Bir başka ifadeyle, adam öldürme suçunun işlenmesini emretmediklerini varsaydığımız halde bile, uluslararası sulardaki bir Türk gemisine müdahale emri veren askeri ve politik üst düzey sorumlular, hassaten bu yönde açıklamaları ile kamuoyunda temayüz etmiş olanlar zahmetsiz bir haber ve istihbarat taraması ile tespit edilebilecek ve haklarında “yakalama emri” dahil uygun görülecek tedbirler alınabilecektir. Soruşturmanın ilerleyen aşamalarında tutuklama kararı ve bunun İnterpol vasıtasıyla tatbikinin istenmesi de ihtimal dahilinde olacaktır.

Meselenin ana hatları böyledir ve bu prosedürü işletmek Cumhuriyet Savcıları için yasal zorunluluktur. Bu süreç uluslararası sürecin siyasi yaklaşımlarından uzak, Türkiye’deki siyasal gelişmelere teorik olarak kapalı ve takibi halinde netice alınacak bir süreçtir.

Siyonist katilleri yargılamak yasal bir zorunlulukken meseleyi uluslararası toplum sarmalına havale etmek adalet peşinde koşmaktan yüz çevirdiğimiz anlamına gelecektir.


ARTIK YETER

Gürkan BİÇEN


Müslümanların ümidinin aksine Türkiye, siyonist yapının OECD’ye kabulüne yeşil ışık yaktı ve bu durum sessiz sedasız geçiştirilerek[i] dikkatler insani yardım gemilerine yöneltildi.[ii]

Davutoğlu’nun, siyonist yapının OECD’ye üyeliği hakkında karar alınacak toplantının evvelinde Türkiye’nin politikalarının “AB ile uyumlu olduğu”nu deklare ettiğini ve böylelikle Türkiye’nin beklentileri boşa çıkaracağının sinyalini verdiğini biliyoruz. AB ile uyumlu dış politikanın, kırılma noktalarında daha bir belirgin hale geldiği de bilinen bir gerçeklik. OECD toplantısından evvel siyonist yapının nükleer kapasitesinin tartışılacağı UAEK toplantısında da Türkiye Batı ile uyumlu hareket etmiş ve siyonist yapı aleyhine bir karar alınması hususunda çekimser kalmıştı.[iii]

OECD toplantısının ardından bir açıklama yapmayan Davutoğlu, Türkiye’de düzenlenen "İşgalin Sona Erdirilmesi ve Filistin Devletinin Kurulması" konulu konferansta, “Artık yeter” diyordu. Sözlerini, “Şimdi sesimizi duyurma zamanı geldi. Bütün Filistinlilerin tıpkı diğer insanlarla aynı özgürlük güvenlik haklarına sahip olması gerekiyor. Biz Türkiye olarak elimizden gelen her şeyi yapacağız. Filistin çocukları ve onların hakları için çalışmaya devam edeceğiz” diyerek sürdüren sayın bakanın göz ardı ettiği temel şey diplomatik imkanların kullanılması konusunda sus pus olan bir Türkiye’nin insani yardım konvoylarına bel bağlamasının anlamsızlığıydı. Çok açıktır ki, Türkiye’nin sesini duyurma zamanı Sheraton Otel’de yapılan toplantının öncesinde gelmişti ve Türkiye bu görevini ifa etmemişti. Türkiye’nin "Artık yeter" demesi, terazinin kefelerine doğru materyalleri koyması gereken yer ve zaman geçmiştir.

Filistin'e siyasi açıdan gözünü kapayan Türkiye'nin, Müslümanların insani düzeyde kalan çabalarından itibar devşirme gayreti utanç vericidir. Ancak asıl ürkütücü olan Müslümanların bütünü ıskalayan bakış açılarıdır. Dış İşleri Bakanlığı Filistin konusunda AB - ABD hattından farklı bir tavır deklare etmez ve olayı temelde insani bir mesele olarak tanımlarken Müslümanların gemilere çimento değil de siyasi meşruiyet / destek yükledikleri zannıyla hareket etmeleridir yanlış olan. Gazze'yi getto kılan asıl şey evlerin yıkılması değil Dünya'nın onu siyasal olarak kabul etmeyi reddetmesidir. Hamas Hükümeti ve Hamas liderliğinin siyasal tecridinin kırılması yönünde ciddi adımları şarta bağlayan[iv] Türkiye’nin 2000, 2006 ve 2009 yıllarında yaşanan kırılma noktaları ile bölgede değişen dengeleri doğru okuyamadığı ortadadır. Olmert, “Büyük İsrail Projesi bitmiştir.” dediğinde siyonistler henüz Gazze yenilgisinin acısını tatmamıştı. Filistin’e desteğini durmaksızın yineleyen Hizbullah’ın Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın[v] 25 Mayıs 2010 tarihli konuşmasında sarf ettiği, “Denklemler ve hesaplar değişti. Korkması ve endişelenmesi gereken endişelenmektedir.”[vi] sözü ise Türkiye’nin resmi konumunu ifade eden[vii] ve zaten uygulanma imkanı olmayan[viii] 1967 sınırlarında iki devletli bir çözümün de artık denklemin dışına itileceğinin işaretini vermekte.

Tüm bu yaşananlar göstermektedir ki, Türkiye ve onun sayın dış işleri bakanı,ülkenin uzun yıllardır takip ettiği ve Ak Parti hükümeti ile de sabit hale gelen Filistin politikasını gözden geçirmeli, “Direniş” seçeneğinin açtığı alanın geliştirilmesi için gayret sarf etmeli ve hassaten STK’ların samimi gayretlerinden siyasi kazanım sağlama çabasından uzak durmalıdırlar.
Müslümanlar ise siyonist ambargoyu yok etmeye yönelik bu çabalarında maruz kalacakları sıkıntılarda Türkiye Cumhuriyeti’nin yanlarında yer almasının zaten devletin vatandaşlarına yönelik temel yükümlülükleri arasında olduğunu, modern bir devletin vatandaşlarına yönelik himaye algısının bunu gerektirdiğini ve sağlanacak himayenin bir lütuf olmadığı gerçeğini görmeliler.

Sayın Davutoğlu, “Artık yeter” sözünüz Peres’i davet ederek milletimizi üzdüğünüz Meclis çatısı altında milletimize hitap edecek bir İsmail Heniyye daveti ile taçlanmayacaksa biz de sizin bu ikircikli tutumunuz için haykırıyoruz:

Artık yeter!
[i] http://taraf.com.tr/haber/turkiye-den-israil-e-oecd-jesti.htm
[ii]http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=998861&Yazar=CEYDA%20KARAN&Date=26.05.2010&CategoryID=100
[iii] http://www.taraf.com.tr/haber/bati-engelledi-nukleer-israil-tartisilamadi.htm
[iv] http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2006/02/060216_palestine_turkey.shtml
http://www.zamanavusturya.at/details.php?title=Davosta+zirve+yapti&haberid=1304
[v] http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=4340
[vi] http://www.israhaber.com/25-mayis-zafer-bayrami-tam-metin-635-yazisi.html
[vii] http://www.haber7.com/haber/20100521/Davutoglu-Kibrista-tum-sinirlar-kalksin.php
[viii] http://uruknet.com/?p=m66233&hd=&size=1&l=e

21 Mayıs 2010 Cuma

Goldstone Raporunun Ardından

Gürkan BİÇEN

Filistin Platformu tarafından tercüme ettirilen Goldstone Raporu’nun[i] tanıtımı yakın zaman önce yapıldı ve rapor resmi makamlar, siyasiler[ii], akademisyenler ve yabancı misyonların akabinde halka da açıklanmış oldu. Bilindiği üzere siyonistler Gazze’deki Hamas hükümetini düşürmek, Gazze merkezli direniş hattını çökertmek amacıyla Temmuz 2006’da Lübnan’a yönelik başlattıkları saldırıya benzer bir savaşı 27 Aralık 2008 tarihinde Gazze’ye yönelik olarak başlatmışlar ve tüm dünyanın gözleri önünde cereyan eden bu savaş sırasında tüm insani ve hukuki sınırları göz ardı etmişlerdi. Bu saldırılarda BM’nin Srebrenica’da ilan ettiği “güvenli bölge” açıklamasına benzer “güvenli bina”lar dahi vurulmuş ve bu binalara sığınan büyük çoğunluğu kadınlar ve çocuklardan oluşan onlarca kişi hayatını kaybetmişti. Siyonistler, insan – hayvan ayrımı yapmaksızın nefes alan her canlıyı katledebilmek için kimyasal silahlar da kullanmışlardı. Savaş siyonistlerin ilan ettikleri amaçlarına ulaşmalarını sağlamamışsa da, ancak Gazze’de yaşayan halkın katlandığı sıkıntıların artmasına sebep olmuştur.

Savaşın akabinde bölgede inceleme yapan MAZLUMDER İstanbul Şubesi tespitlerini bir rapor halinde kamuoyuna deklare etmiş[iii] ve Gazze’de “insanlığa karşı suç” işleyen siyonistler hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.[iv] Siyonistler aleyhine başlatılan hukuki süreç siyonist cephede tedirginlik yaratmış ve sürecin siyonistlerin aleyhine bitmemesi için tüm imkanların kullanılacağı açıklanmıştır.[v] Türkiye’nin Gazze’nin yanında duruşu siyasi ve hukuki bir zemine yayılamamış ve neticede Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin siyonistler aleyhine yürütülen ceza soruşturmasının devamına izin vermemiştir.[vi] Türkiye medya alanında gösterdiği beceriyi hukuki alanda sürdürme kabiliyetini gösterememiştir. Alınan kararın arka planı bize malum olmasa da, bunun asgari hadde bile olsa siyasi sonuçları olacağını da belirtmek zorundayız.

Böylesi bir tablo karşısında Filistin Platformu’nun yaptığı bu çalışmanın siyonist cepheye yönelik insani ve hukuki mücadelenin yeni bir parçasına dönüştürülmesi halinde anlam kazanacağı ortadadır. Zira Goldstone Raporu ne Türkiye halkının ne de uluslararası kamuoyunun bilmediği yeni bir şeyi açıklar haldedir. Raporun temel özelliği bilinen şeylerin BM çatısı altında teyit edilmesini sağlamış olmasıdır. Bu durumda, raporun işlevsel kılınması için başkaca çabalara ihtiyaç duyulacağı ortadadır.

Mevcut haliyle 575 sayfa civarında olan raporun tercümesinin bir an evvel internet ortamına aktarılması, kamuoyunu doğrudan ilgilendiren kısımlarının, ülkemizdeki okuma alışkanlıkları da gözetilerek, müstakil çalışmalara konu edilmesi ve ihtiyaç duyulan kısma ilişkin bilginin bu şekilde yaygınlaştırılması ilk adım olmalıdır. Filistin Platformu’nun tercümesini sağladığı bu raporun yeni bir delil olarak kabul edilmesi ve siyonistler aleyhinde yeni bir suç duyurusunda bulunulması da izlenebilecek bir yoldur. Beklentilerin aksine siyonistlerin OECD’ye girişine izin veren Türkiye’nin koyduğu şerhlerin işlevsel hale getirilmesinin bir yolu da siyonistlere yöneltilen bir hukuki süreç tehdidi olmalıdır. Bu, vicdanlardaki yangını söndürmese de, geleceğe yönelik bir kazanım sağlayabilir.

Filistin Platformu önemli kabul edip Türkçe’ye kazandırdığı bu raporun BM koridorlarında heba olmasına izin vermemeli, BM’nin bu alandaki işlevselliğini kaybedeceğini hesap ederek adaletin tesisi için bölgesel çalışmalara yönelmelidir. Platform, İran, Suriye, Lübnan gibi bölge ülkelerinin “insanlığa karşı suç” işleyenlerin yargılanması için bölgesel bir mahkeme kurmalarına varacak bir süreci takip etmeyi benimsemelidir.

Tüm bunlardan ayrı olarak, tercümeye Filistin Platformu adına bir “önsöz” yazan sayın Erol Yarar, Türk halkı için Filistin meselesinin öncelikle dini değil siyasi bir mesele olduğu yönündeki kanaatini gözden geçirmelidir. Adının anılmasıyla yüz binleri meydanlara döken Mescid-i Aksa, Kudüs ve elbette tüm Filistin Müslüman Türk halkı için öncelikle dini bir meseledir ve işte bunun için tüm pazarlıklara kapalıdır ve yine bunun için siyonistleri hiçbir zaman taraf olarak görmez.

Filistin için akıtılan her damla kana, tere ve gözyaşına selam olsun!


[i] Goldstone Raporu’nun İngilizce’si için: http://www2.ohchr.org/english/bodies/hrcouncil/docs/12session/A-HRC-12-48.pdf
[ii] "Goldstone Raporu" ve "Goldstone Raporu ve Uluslararası Hukuk" isimli kitaplar Filistin Platformu başkanı Erol Yarar tarafından 06.04.2010 tarihinde Bosna'da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sunuldu
[iii] MAZLUMDER raporu için: http://www.mazlumderistanbul.org/pdfs/gazze%20raporu.pdf
[iv] Suç duyurusu için: http://www.mazlumder.org/dosyalar/sucduyuru.doc
[v] http://www.mazlumder.org/haber_detay.asp?haberID=4525
[vi] http://www.mazlumder.org/haber_detay.asp?haberID=5857

9 Mayıs 2010 Pazar

SİYONİSTLER NE YAPSIN

Gürkan BİÇEN
Amira Hass’ın “Filistin’de Yasaklar Altında Hayat” isimli makalesini okuduğumda yıl 2007 idi.[i] Yazar, uzun bir liste sıralıyor ve bir Filistinlinin öz vatanında sahip olduğu hareket serbestisinin sınırlarını gösteriyordu. Siyonistler buna özetle “Seyahat Güvenlik Kuralları” diyorlar. Bu kurallara riayet etmemenin en basit neticesi bir gün boyunca kontrol noktasında bekletilmeniz ve bir noktadan diğerine geçemeden evinize geri dönmenizdir. Ama her zaman bu kadar şanslı olamayabilirsiniz. Böyle bir durumda güvenlik noktasında alıkonulur ve akabinde uzun bir süre haber alınamayacak bir şekilde göz altına alınırsınız. Çok zaman göz altına alınma sebebiniz size ve yakınlarınıza bildirilmez. Seyahat güvenlik kurallarına uymadığınız söylenir, o kadar.

Seyahat güvenlik kurallarının sabit olduğunu da düşünmeyin. Zira siyonistler bu kuralları da birçok kez değiştirmekte, keyfe keder birçok yeni düzenleme yapmaktadırlar. İlk olarak bu uygulamaların insani boyutu göz önüne gelse de, siyonist yapının bu tür uygulamalar ile ulaşmak istediği temel amacın ekonomik açıdan yeterli bir Filistin’i engellemek olduğu da söylenebilir.[ii] Amaç her ne olursa olsun Filistin’in bir hücre hayatı yaşadığı gerçeği göz önündedir. Tabii, Filistin halkına yardım etmek için bölgede bulunan yabancıların da.

İzzet Şahin, siyonist yetkililer açısından, Filistin toprakların da bulunan bir yabancı. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, dışişleri bakanlığı döneminde, Filistin’in tapularının bile bizde olduğunu deklare etmişse de siyonistlerin bu söze itibar etmedikleri ve İzzet Şahin’in tapulu malında dolaşmadığını hissettirmek istedikleri anlaşılıyor. İzzet Şahin’i bölgedeki diğer Türk vatandaşlarından ayıran bir husus ise onun İHH Vakfı görevlisi ve Kudüs Üniversitesinde İbranice eğitimi alıyor olması. Bir başka ifadeyle İzzet Şahin Filistin’de siyonistler açısından bile kabul edilmiş kurallar dışında bulunan birisi değil. Uluslararası düzeyde kabul görmüş bir organizasyonun insani yardım çalışmalarını koordine eden ve eğitim için orada bulunan birisi. Ama İzzet Şahin de şu an siyonistler tarafından göz altına alınmış halde.[iii] Öyleyse sorun ne?

Sorunun temelini siyonistlerde değil daha yakında, Ankara’da aramalıyız. Birkaç gün evvel basına yansıyan haberlerde Milli İstihbarat Teşkilatının öncelikler listesinin değiştiği, daha evvel bu listede yer almayan yahut alt sıralarda bulunan bazı kişi, grup ve organizasyonların listenin üst sıralarına çıktığından söz edildi. Bu listenin “Öncelikli takip” sıralamasında bu yıl İHH’nın da yer aldığı belirtildi. Yani Ankara, Tel-Aviv’den önce, İHH’yı tehlikeli organizasyonlar listesine almış oldu. Ankara’nın bu yaklaşımının doğruluğunu bilmesek de, bu, “şuyu vukundan beter” bir haldir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan devraldığı Kızılay’ın üzerindeki şayia bulutunun koyulaştığı yakın geçmişte İHH Türk insanının gönlünü ferahlatan bir organizasyon olmayı başarmışken, bu organizasyonun çalışmalarının Türkiye için tehlikeli kabul edildiğinin duyurulması organizasyonun çalışanlarını riske atmış ve ilk refleksi siyonist yapı göstermiştir.

Belki istihbari faaliyetin ve bir istihbarat teşkilatının niteliği gereği Milli İstihbarat Teşkilatı bu haberleri ne doğruladı ne de yalanladı. Ortada ateş var mı bilmiyoruz ama bir duman Filistin’de tütmeye başladı. Endişemiz Afrika’dan Asya’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya birçok noktada hizmet veren bu insanların alınlarına çalınmak istenen bu lekenin onların kişisel güvenliklerini de tehlikeye atacak olmasıdır. Bugün Filistin’de yaşananların siyonist etkisinde bulunan başkaca bölgelerde de yaşanmayacağını kim garanti edebilir ki? İHH’ya yönelik bu tedhişi kimin başlattığı bilinmese de, kimin bitirmesi gerektiği belli: Ankara

“Sıfır sorun”, ama öncelikle bizimle!


[i] http://www.yakindoguhaber.com/haber_detay.php?haber_id=2445
[ii] A. Tayanç GÜNDÜZ, Filistin İsrail Meselesinin Ekonomik Arka Planı Üzerine Bir Değerlendirme (Filistin Çıkmazdan Çözüme), Küre Yayınları, 2003, İstanbul
[iii] http://www.haber5.com/milli-gorus-mitin-takip-listesinde-haberi-71699.aw

27 Nisan 2010 Salı

KABAHATSİZ ORDU YOKTUR

Gürkan BİÇEN
Halkını bir cehennemin içinden çekip çıkaran Aliya İzzetbegoviç “Tarihe Tanıklığım”[i] ismiyle yayımlanan anılarında acımasız bir savaşın yakıp yıktığı Saraybosna’da verilen kayıpları zikrediyor ve akabinde Müslüman önderliğin, savaş içinde dahi, kendisini riayete mecbur hissettiği kurallara ilişkin uzun bir hatırlatma yapıyordu. Cihad bölgelerinin kendine özgü koşulları ile oluşan istisnai halleri kabul etmekle birlikte, ümmetin akil adamlarından olan Aliya’nın tecrübesinin de gözden geçirilmesi gerektiği kanaatiyle hatıratın uzunca bir bölümünü aktarıyorum:

“O zamana dek, Saraybosna cehennem gibiydi. Ne su, ne elektrik, ne gaz ne de yiyecek vardı; ancak, muhtemelen kendi­sini yalnızca acı çekilen zamanlarda gösteren ve daha sonra, işler normale döndüğünde nostalji ile hatırlanan, eşi benzeri görülmemiş bir insanlararası dayanışma söz konusuydu. 42 aydan fazla süren kuşatma sırasında, 1.300'ü çocuk olmak üzere 10.000'den fazla insanın bomba ya da sniper mermileriyle öldü­rüldüğü ve 70.000'den fazla insanın yaralandığı tahmin edilmektedir.

(…)

Ancak, temiz savaş ya da kabahatsiz ordu diye de bir şey yoktur. Tüm savaşlar az ya da çok kirlidirler. Her ne kadar biz elden geldiğince askerlerimize savaş yasalarına uyma ve davranışlarını kontrol etme vazifelerini hatırlatmak için her fırsatı değerlendirdiysek de, zaman zaman işlerin bizim tarafımızda da olması gerektiği gibi gitmediği yönünde haberler geliyordu.

Ağustos başında, Cenevre Konferansı Eşbaşkanları Owen ve Stoltenberg'den, Bosna Ordusunun Doljani köyünde gerçekleştirdiği iddia edilen zulümlerle ilgili bir mektup aldım. Suçlamalar Hırvat tarafından geldi. General Delic'i telefonla aradım ve kendisinden olup bitenlerle ilgili bilgi istedim ve Ağustosta ona aşağıdaki mektubu yolladım:

Birkaç gün önce telefonla, HVO'nun, bizim ordu birimlerimizden birinin Jablanica yakınındaki Doljani köyünde Hırvat milliyetine mensup bazı sivilleri katlettikleri yönünde suçlamalarının araştırılmasını istedim.

Henüz bu konuda herhangi bir rapor almadım ve sizden, beni tahkikatın sonuçlarından haberdar etmenizi ve bunları kamuoyuna açıklamanızı istemek durumundayım.

Lütfen, askerlerimize savaş kanunlarına uyma mükellefiyetlerini hatırlatma konusundaki her fırsatı kullanınız. Ne saldırganları sert bir biçimde cezalandırmakta ne de kamuoyunu bundan haberdar etmekte tereddüt gösteriniz. Bu yolla kaybedeceğimiz hiçbir şey yoktur.


Birkaç gün sonra, Delic bana Bosna Ordusunun Doljani'de zulüm işlediği yönünde herhangi bir kanıt bulunmadığını bildirdi. Delic'in cevabının bir kopyasını, uluslararası bir soruşturma önererek Owen ve Stoltenberg' e yolladım:

Sayın baylar, HVO'nun Jablanica yakınındaki Doljani kö­yünde Hırvat milliyetine mensup bazı sivillerin katledilmiş olduğu yönündeki suçlamalarına atıfta bulunarak, Bosna-Hersek Ordusu Genelkurmay Başkanı'ndan bu suçlamaları so­ruşturmasını ve beni acil olarak sonuçlardan haberdar etmesini istedim. Mektubumun ve General Rasim Delic'den gelen cevabın bir kopyasını (hem Boşnakça hem de İngilizce olarak) size gönderiyorum.

Onun temin ettiği malumat HVO'nun suçlamalarıyla çeliştiğinden, bu olaylara ilişkin gerçeğin tespiti konusunda sizin yardımlarınızı istiyorum. Uluslararası Kızıl Haç'ın ve UNPROFOR'un bu konudaki bulgularına güvenim tamdır. Bu konuda anlayış ve işbirliğinizi esirgemeyeceğinizden eminim.

Owen ve Stoltenberg konu üzerinde daha başka hiçbir şey söylemediler.

Ancak, Doljani'de yapıldığı ileri sürülen zulümlere ilişkin suçlamalar Hırvat propagandasının bir ürünü idiyse de, Grabovica'da Hırvat sivillere yapılan zulüm acımasız bir gerçekti.8 Eylül 1993'te, "Neretva 93" operasyonu devam ederken bir grup askerimiz Neretva ırmağı üzerindeki bu köyde 27 Hırvat sivili katletti. Bu zulmün öğrenilmesi üzerine, General Delic "Neretva 93" harekatını yönetmekte olan Sefer Halilovic'den bir rapor vermesini istedi ancak öyle görünüyor ki bu raporu asla alamadı. Ancak bu trajedinin birçok keyfiyeti, iki ay sonra, 26 Ocakta Saraybosna'da düzenlenen "Trebevic i" askeri ve adli davası bağlamında öğrenilecekti. Adalet Bakanlığı bünye­sinde yer alan Askeri Savcılık Ofisi Saraybosna'daki İsyana ve Suçlara ilişkin Tahkikat sırasında, Grabovica'daki zulüm hak­kında hatırı sayılır miktarda malumat elde etti, ancak suçlama­lar ve yargılama yalnızca Saraybosna vakası için tesis edilmişti. 1997 güzünde, Askeri Güvenlik Bölümü, Grabovica'daki zu­lüm hakkında Saraybosna'daki Kanton Savcılığı'na ceza dava­ları havale etti. Savcılık vakayı ele aldı ve Roma "Yol Kuralla­rı" uyarınca Lahey Uluslararası Mahkemesi'nden şüpheliler aleyhine adli tahkikat başlatmak konusunda mutabakat istedi. Bunun üzerine Lahey Mahkemesi vakayı ve onunla ilgili tüm dokümanları bir bütün olarak teslim aldı.

Bir yıllık kuşatmanın ardından, Saraybosna'da anarşi işaretle­ri kendini göstermeye başladı. Kenti savunmakta olan birimler­den bazıları, askeri disipline ve o zamanlar işinin ehli bir subay ama kişisel cesareti az bir adam olan Sefer Halilovic'in başkan­lık ettiği üst komuta karargahının otoritesine giderek daha az itibar eder olmuşlardı. 1992 Aralık’ında ordu ile Juka Prazi­na'nın komuta ettiği ve Özel Operasyonlar Birimi olarak adlan­dırılan birim arasında açık silahlı çatışma patlak verdi. Komu­tanlar arasında, kentin savunmasının göz ardı edilmesi tehdidi yaratan kıskançlıklar baş gösterdi ve ta en baştan beri polis bi­rimleriyle ordu arasında içten içe süren gizli bir çatışma yaşanı­yordu. Sırplara yönelik kötü muamelelere ve sivillerin cephede siper kazma gibi tehlikeli işler için askere alındığı illegal baskın­lara dair haberler geldi.

(…) Birkaç gün önce (kesin söylemek gerekirse 27 N 1993'te), o tarihte Üst Komuta'nın Kurmay Başkan Yardımcısı olan General Divjak'tan dört sayfalık bir mektup aldım. Mektubunda kendisine yönelik tutumdan ve silahlı insanların Saraybosna vatandaşlarına yönelik davranışlarından yakı ve örnek olarak da şunları gösteriyordu:

(…)

- Sahadaki askeri birimlerin komutanlarının sivillere çok zalimce davranıyor olmaları;

(…)

- Tüm bu vakalarda, 10. Dağ Tugayının komutanı M Topalovic Caco'nun vahşi tavırlarının özellikle öne çıktığı…

Divjak bu kadar açık söylemiyordu ama, mektubundan kendisine yönelik tutumların Sırp oluşundan kaynaklandığı ve kötü muamele kurbanlarının, tamamen olmasa da büyük oranda Sırplar olduğu (her ikisi de Müslüman olan Hajro adındaki terzi ile Mehmedovic Meho ve diğerleri de zikredilmişti) çıkarsanabilirdi.

Merkez Komuta Karargahından Divjak'ın şikayetlerinin açıklamasını elde etmeye çalıştım. Divjak'ın güvensizlik ve şüpheyle çevrelenmiş ve suçlamalarından çoğunun iyi temellenmiş olduğu rapordan açıkça anlaşılıyordu.

Kentte Sırplara kötü muamele edildiğine dair kanıtlanmamış fakat ısrarlı hikayeler her halükarda giderek sıklaşıyordu. Suçlamalar, daha düşük oranda olmakla birlikte, Ramiz Delalic Celo'nun fiili komutanı olduğu (önceden komutan yardımcısıydı) 9. Tugayın askerleriyle de ilgiliydi.

9. ve 10. Tugaylar, kuşatılmış Saraybosna'nın savunmasını kuzey ve güney hatlarının geniş bir kısmını tutuyorlardı Dağ Tugayı Slatina-Grdonj-Pasino Tepeleri hattını tutuyordu 10. Tugay ise Miljacka Nehri üzerindeki meclis binasından Debelo Tepesi ve Colina'ya kadar olan hattı tutuyordu). Bu tugay­lara bağlı askerler kendi ateşli silahlarını savaşın başında getir­mişlerdi ve kendi komutanlarına kuvvetli bir sadakatleri vardı. Bu isyankar insanları ehlileştirmek ve onlara askeri disiplini empoze etmek vahşi atlara eyer vurmaya çalışmak gibi bir şey­di. Komutanlarıyla girişilecek en ufak bir restleşme, tugayın tü­müyle bir çatışmaya ve onların hatları terk etmesine yol açabilirdi. Azami dikkatle ilerlemek elzemdi.

2 Temmuz 1993'te, 9. ve 10. Tugaylardan bazı adamlar Vi­jecnica (Belediye Binası)'dan Skenderija'ya kadar Miljacka üzerindeki bütün köprüleri ve kentin doğu kesimi boyunca tüm polis merkezlerini bloke ettiler.

Delta Biriminin komutanı Dino Aljic'in sadık adamları ara­cılığıyla gece boyunca pazarlık yaptım ve isyancı subayların kışlalarına ve kendi hatlarına geri çekilmesini sağlamayı başar­dım. Ancak, bu durumun tekrarlanmamasını garantilemek üze­re gereken her şeyi yapmaya ve nihai olarak da kenti savunan birimler arasında nizami bir düzen tesis etmeye karar verdim.
Ertesi gün, Ordu Komutanı Delic'i ve Polis birimlerinin ba­şında olan İçişleri Bakanı Alispahic'i ofisime çağırdım. Onlara, ihanet içindeki bu iki tugayın keyfi davranışlarına son vermek üzere bir plan hazırlamalarını söyledim.
Bu çok nazik ve riskli operasyonun hazırlıkları beklediği­mizden çok daha uzun sürdü. Çok daha güçlü bir düşman tara­fından sarılmış olan bir kentte, kendi birimlerimize karşı silahlı bir harekat yapmamız gerekiyordu.

(…)

SDA'nın İcra Kurulu, 23 Ekim 1993'teki oturumu sırasında ordudaki kanunsuzluklar hakkında bir beyanat yayınladı. Be­yanatta şunlar söyleniyordu:
SDA İcra Kurulu, Demokratik Eylem Partisi'nin Bosna Hersek halklarının savunma kapasitesini güçlendirme görev ve sorumluluğuna dayalı olarak ve Saraybosna'da halihazır­daki askeri ve güvenlik durumun ışığında, Bosna-Hersek Ordusu 1. Kolordusuna bağlı muayyen birimlerde önderlik ve komuta sisteminin bir süredir ciddi tehdit altında bulunduğu bilgisine ulaşmıştır. Bu durum, doğrudan savaş misyonlarının icrasındaki etkinliği sorguya açık hale getirmekte ve Bosna-Hersek Ordusu ile halkın saldırgana karşı verdikleri bu zorlu mücadeledeki gayretlerinin altını oymaktadır. Silahlı kuvvetler mensupları arasındaki suç ve keyfi davranış vakaları da giderek daha fazla belirginlik kazanmaktadır. Saraybosna'daki muayyen birimlerde yer alan bireyler, hukuksuz davranışlarıyla bu birimlerin kentin kahramanca savunulması sırasında edindikleri iyi üne de zarar vermektedirler. Bu itibarla, SDA İcra Kurulu, yetkililere, en çok da Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı ile Bosna-Hersek Ordusu Üst Komuta Merkezine durumu yeniden gözden geçirmeleri ve kanun ve düzeni tesis edecek adımları atmaları ve bu suretle ordularındaki ve devletlerindeki insanların sarsılmakta olan güvenini yeniden kazanmaları çağrısında bulunur. Yalnızca organize ve senkronize bir savaş başarıya ulaşabilir ve savaş ve savaş hali, başına buyrukluk ve hukuksuzluk için bir mazeret olamaz.

Cumhurbaşkanlığı'nın operasyon kararının alınacağı oturumu, operasyonun gizliliğini korumak amacıyla 25 Ekimde gece yarısından hemen önce toplandı. Harekatın 26 Ekimin ilk saatlerinde başlaması planlandı.
Bu oturumda, Musan Topalovic ve Ramiz Delalic'in 9. ve 10. Tugaylardaki komuta mevkilerinden azlinin emredilmesine ve tutuklanmalarına karar verildi. "Bu kararın uygulanması için, gerektiği takdirde, zor kullanılmasına izin verilmiştir" deniliyordu, Başkanlığın emrinde.
Saraybosna, 26 Ekimde gözlerini tam bir sessizliğe açtı.
Şans eseri bombardıman da yoktu. Kosevo'daki Katolik mezarlığının karşısındaki binalara konuşlanmış olan 9. Tugayın bir kısmı sabah saat yedide kolaylıkla teslim oldu. Romanijska So­kağında kalan diğer kısmı ise, akşamüstü geç saatlere kadar direndi. Dr. Haris Silajdzic ve Bakir Alispahic, dört bir yandan kuşatılmış olan üsse gittiler ve Ramiz Delalic'i daha fazla direnmenin anlamsızlığına ikna ettiler. Musan Topalovic Caco, rehin aldığı çok sayıdaki siville birlikte Bistrik'teki gece üssünde barikatların ardına çekildi. Uzandığı yerde dikkatsiz polisleri bekliyor ve onları birer birer öldürüyordu -bunlardan toplam do­kuz tanesini öldürdü. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Binayı ha­vaya uçursak, bu, çoğu kadın ve çocuklardan oluşan, çevredeki evlerden aceleyle toplanmış 40-50 kadar rehinenin ölümü anla­mına gelecekti.

Gecenin erken saatlerinde, Cumhurbaşkanlığı danışmanla­rından biri olan Jusuf Pusina'yı, Caco'yu teslim olmaya ikna edip edemeyeceğini görmek üzere yolladım. Caco reddetti ve Pusina bize, onun öldürdüğü ve cesetleri avluda sıralanmış olan polislere dair haberleri getirdi.
Rehinelerin ıstırabı sürdü. Caco'yu telefonla aradım ve ona, saat 11.30'da kendisinin de gayet iyi tanıdığı Jusuf Pusina ile benim korumalarım Haris Lukav ve Osman Mehmedagic'in kendisi için geleceklerini söyledim. Aynı zamanda, ateş açma­masını, Komuta Merkezine götürüleceğini ve kendisine yasala­ra göre muamele edileceğini de söyledim.

Gece yarısına doğru Caco ve emrindeki adamlardan bir kıs­mı direnmeksizin teslim oldular. ı. Kolordunun Cure Cakovica Sokağındaki (şimdi Ali-pasina Sokağı) komuta merkezine gö­türüldü. Orada, öldürdüğü polislerin arkadaşlarının fıziksel sal­dırısına uğradı. Linç edilmesi yönünde ciddi bir tehlike vardı. En kötüsünü önlemek için, Bölge Hapishanesine nakledilmesi niyetiyle bir arabaya tıkıldı. Yolda, araba Kosevo Sokağı bo­yunca yol almaktayken, Caco aniden kendini kurtardı, araba­nın kapısını açtı ve kaçmaya çalıştı. Muhafızlar ateş açtı. Resmi rapor buydu.

Sabahın ilk haber yayınında, TVBiH'in spikeri Caco'nun önceki gece tutuklanmış ve kaçmaya çalışırken öldürülmüş ol­duğunu bildirdi.

Soruşturma yapılırken, 9. ve 10. Tugaylardan 150 kişi ne­zarette tutuldu. Çoğu kısa sürede salıverildi ve Trebevic ve Grdonj'daki cephe hatlarına gönderildi. 18 tanesi cinayet ve si­lahlı ayaklanma ile suçlandı ve yargılandı. Kentte kanun ve ni­zam yeniden hakim oldu. Artık tehdit yalnızca tepelerden geli­yordu.”


Direniş cephelerinde yer alanların muzafferiyeti için dua ediyor, namluların ucuna koydukları hayatları ile yükselttikleri davanın, düşmanın propaganda savaşı karşısında, şüpheli hale gelmesine yol açacak fiillerden uzak duracaklarını umuyoruz.

“Allah her şeyi aslıyla bilir, ama siz bilemezsiniz.”[ii]



[i] Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, Ekim 2003, İstanbul
[ii] Bakara Suresi 232.ayet, Muhammed Esed meali