Translate

12 Haziran 2013 Çarşamba

Avukatlar kullarınız değil

Gürkan BİÇEN



Gezi Parkı’nın iktidarın kapitalist iştihasına kurban edilmesine karşı çıkan bir grup insanın buna itirazını hazmedemeyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın toplumu “biz ve onlar” olarak ikiye ayıran tavrının ardından alevlenen olaylar Gezi Parkı protestocularına destek veren bir grup avukatın İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde yaptıkları sembolik protestonun polis memurları tarafından adliye binası içine girilerek dağıtılması ve onlarca avukatın yaka paça derdest edilerek gözaltına alınması ile bir başka boyuta taşındı. Bu görüntüler bana, 1998 ve 1999 yıllarında mütesettir bayanların eğitim haklarını savunmak için Kocaeli ve Marmara Üniversitesi önünde polis tarafından darp edildiğim günleri hatırlattı. Ne 1998’de ne de 1999’da yaşadıklarım için pişmanım. Zira bunları bize yaşatanlardan beklediğim buydu. Başkası değil. Ama bu gün hissettiğim şey Kemalist perdenin arkasına sığınan zorbalıktan çok daha ağır geliyor: Muhafazakâr zorbalık…

İslamcı eskitmesi bir iktidar halkı birbirine düşürecek söylem ve eylemlerden medet umarken, bu iktidara eklemlenmiş meslektaşlarımın meslek adına sessiz kalışı ve hatta Sakarya Barosu örneğinde görüldüğü üzere meslektaşlarımıza yapılan saldırının arkasında yer alması siyaset ile adaletin iç içe girdiği her durumun ahlaki yozlaşmayla sonuçlandığını ortaya koyuyor. Siyasi yandaşlığı mesleki ilkelerin önüne koyanlar, ister Kemalist taifeden isterse muhafazakâr çevrelerden olsunlar, aynı amaca hizmet ediyorlar: Kamu kaynaklarının gölgesinde serinlemek.

Meslektaşlarım iyi bilir ki, avukatlık mesleği “Şimdi sen bir katili mi savunuyorsun?”, basitliğinde ele alınacak mahiyette değildir. Mesleğimiz, iddia, müdafaa ve karar sacayağında yer almanın ötesinde, tüm insanların hak arama hürriyetini kullanmalarına yardımcı olma ve hatta insanlığın ortak mirası olan tabiat varlıklarının gözetilmesini sağlama yükümlülüğünü de taşımaktadır. Bunun için Avukatlık Kanunu’nda Baroların görevleri tanımlanırken , “Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirileri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Protokolde barolar, İl Cumhuriyet Başsavcısının yanında yer alır.”, hükmüne yer verilmiştir. Görüldüğü üzere, Kanun ile barolara ve böylelikle avukatlara verilmiş görev iş takipçiliğinin ötesinde “hak savunuculuğu”dur.

İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde darp edilen avukatları şahsen tanımıyorum. Kişisel hikâyelerinden çok mesleğe yönelik bu izahı mümkün olmayan saldırı ile ilgileniyorum. Avukatların kendilerini en rahat ifade edebilecekleri, protokolde başsavcı ile aynı hizada bulundukları yerde, adliyede saldırıya uğramış olmaları Türkiye’de adaletin binalardan ibaret olduğu, bu “adalet saray”larının her an bir “Sultan”ın taarruzuna maruz kalabileceği tezine güç katıyor. Bu dün de böyleydi, maalesef bugün de böyle…

Adalet Bakanı bu görüntüleri içine nasıl sindiriyor bilemiyorum. O bilmelidir ki, yaka paça derdest edilen sadece avukatlar değildir; hakikatte derdest edilen toplumun hak arama hürriyetidir. Bütün adliyelerden toplayın bizleri; bütün hastanelerden toplayın hak arayan doktorları; okullardan öğretmenleri… İfade hürriyetinin iktidarla aynı şeyi söylemek olduğu özgür günler gelsin bir an evvel.

Siyasi siciline “adliye içinden avukat derdest eden başbakan” unvanını da ekleyen Erdoğan’ın, kendisine yönelik hakaretleri dava eden avukatları ile konuşurken yüzünün kızarıp kızarmayacağını doğrusu bilemiyorum. Bildiğim şey, her yerde ruhunu şeytana satanlara rastlarız ama bir meslek grubu olarak avukatlar sizin kullarınız değildir.


1 Haziran 2013 Cumartesi

Sizin gücünüz Hizbullah’a yetmez!

Gürkan BİÇEN

Kendi yayınlarından başkasına gözlerini, kendi ağabeylerinden başkasına kulaklarını kapamış bir grup insan Fatih Camii’nde toplanıp Lübnan Hizbullah’ına lanet etmişler. Kendilerine “Suriye Halkıyla Dayanışma Platformu” diyen ve okudukları metin içinde “Türkiyeli Müslümanlar” olduklarını söyleyen bu grubun ağzına bakarsanız Hizbullah Suriye’de ümmete ihanet etmiş.  

Her şeyden evvel şunu belirtmek gerekir ki, “Suriye Halkıyla Dayanışma Platformu” imzalı açıklamada başkaca bir ayrıntı yer almadığından bu platformu hangi kurumların oluşturduğunu halkımızın (şayet açıklamanın muhatabı halk ise) anlaması mümkün görünmüyor. Bu haliyle “Suriye Halkıyla Dayanışma Platformu” kendi isimlerini “Ne olur ne olmaz” kaygısıyla açığa vermek istemeyen, yaptıkları işin sorumluluğunu doğrudan yüklenmekten kaçınan bir grup köylü kurnazının icat ettiği bir paravana dönüşüyor.

 Öte yandan, açıklamada yer aldığı haliyle, Türkiye’de ne sivil ne de siyasi düzlemde bir grup olarak kabul edilebilecek “Türkiyeli Müslümanlar”, diye bir şey vardır. Bu gruba göre, yaptıkları açıklamada yer alan hususlara katılmayanlar Türkiye’de yaşasa bile “Türkiyeli Müslüman” olamıyor.  O halde kim bu “Türkiyeli Müslümanlar” Bu isim de, tıpkı “platform” gibi, bir “vurdu-kaçtı” için öne sürülmüş olmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Böyle de olsa, biz bu grubun kimlerden müteşekkil olduğunu, hangi tezgâhın ipi olduğunu biliyoruz. Bu bilgimize istinaden açıkça diyoruz ki, “Sizin gücünüz Hizbullah’a yetmez!”

Hizbullah bir kurgunun değil pratik bir zorunluluğun neticesi olarak varlık sahnesinde vücut bulmuştur. Hizbullah, Veliyyi Fakih’in (O dönemde İmam Humeyni idi) İslam Dünyası’nın azılı düşmanları Amerika ve Siyonizm’e verdiği cevabın mücessem halidir. Bu nedenle Hizbullah İslam’ın ve Müslümanların maslahatını belirleyen tüm kararlarda önceliği Veliyyi Fakih’e bırakır. Türkiye’deki İslamcı eskitmesi çevrelerden farklı olarak belirli bir nihai hedefe sahiptir. Bu hedefe ulaşmak için izlediği uzun ve meşakkatli yolu aydınlatan liderleri hareketin teorisi ile pratiğini kendi hayatlarında bir araya getirmiş şahsiyetlerdir. Öyle ki, Seyyid Abbas Musavi ve İmad Mugniye örneğinde olduğu gibi Hizbullah’ın birçok üst düzey yetkilisi düşman saldırılarında şehit olmuştur. Bunun için sadıkların efendisi Seyyid Hasan Nasrallah, “Her şey Direnişin hizmetindedir; Seyyid Abbas, ulema, yiğitlikler, şecaatler, siyaset, kurum, mal ve propaganda; tamamı Direnişin hizmetindedir. Direniş siyasetin, kurumların, kişilerin ve dünya malının hizmetinde değildir. Direniş Allah’ın kuludur ve zafer peşindedir. Bu yüzdendir ki Lübnan’da Direniş zafere ulaşmıştır.”, demektedir.

Hizbullah’ı, Fatih’teki bürolarında, AKP’nin kendilerine tahsis ettiği tarihi mahallerde, nargile höpürdettikleri çay bahçelerinde anlatageldikleri hikâyelerle tasavvur edenler, onu kendileri gibi rüzgârın önünde savrulan bir yaprak sananlar hamdolsun ki yanılıyorlar. Onların sayıklamalarının aksine Hizbullah engin bir gönlün, derin bir bakışın, sonsuz bir sabrın ve ilahi aşkın mahsulüdür. Bire yüz veren bir başaktır Hizbullah. Nasrallah Hizbullah’ın 2006’daki zaferini açıklarken, “Bu zaferin sebepleri akılla, planlamayla, koordinasyonla, eğitimle, silahla izah edilebilir. Biz dağınık ve düzensiz bir direniş değiliz ki çakılıp kalalım. Biz karman çorman bir direniş değiliz. Takvası, aşkı, irfanı, bilinci ve adaleti olan eğitimli bir direnişiz ve zaferimizin sırrı budur.”, diyordu.

Yine Hizbullah İran İslam Cumhuriyeti’nde mücessem hale gelen Velayet-i Fakih inancına sadık bir harekettir ve Veliyyi Fakih’in basiretinin gölgesindedir. Hizbullah’ın/ Nasrallah’ın sözleri blöf değil, Allah’ın izniyle düşmanın yüzleşeceği hakikattir. Sizlerin sırtınızı dayadığınız pragmatist politikacıların Obama’ya iman etmelerinin hilafına Nasrallah Allah’a ve O’nun hükümlerinin icrasına memur olan ve yanında hikmeti ve izzeti bulunduran Fakih’e itibar eder.

Bütün Batı Dünyasını ve işbirlikçilerini arkasına almasına rağmen Siyonistlerin gücü Hizbullah’a yetmedi. 2000 yılında süklüm püklüm terk ettikleri Lübnan’a 2006 yılında bir kez daha girme hayalleri kursaklarında kaldı. Patronunuz Davutoğlu ne 2000’i ne 2006’yı ne 2009’u ne de 2011’i doğru okuyabildi. Oryantalist bakış açısıyla malul bu patron 2013’ü de yanlış okuyor ve sizi de bu yanlışın ardından sürüklüyor.  Dikkat edin! Bush’un gücü Hizbullah’a yetmedi. Obama’nın gücü Hizbullah’a yetmedi. Hal böyleyken, gözleri ve kulakları Obama’nın dudaklarına kilitlenmiş patronunuzun Hizbullah’a güç yetirebileceğini mi sanıyorsunuz?

Sizin gücünüz Hizbullah’a yetmez… Boyunuzu aşan laflarla doldurulmuş pankartlarla caminin bahçesini kirletmeden, patronunuz üzerinize “For Sale” etiketi yapıştırmadan ofislerinize dönünüz. Sonra, Namık Kemal’in “Muini zalimin dünyada erbâb-ı denâettir/ Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insafa hizmetten”, dizelerini mırıldanıp patronunuzun Mavi Marmara şehitlerinin üzerine yapıştırdığı “For Sale” etiketini düşününüz.


27 Mayıs 2013 Pazartesi

Nasrallah’ın bahsettiği tekfirciler

Gürkan BİÇEN



Suriye üzerinden Orta Doğu’ya musallat edilen bela Lübnan sınırlarına dayandı ve beklendiği üzere Hizbullah duruma müdahale etme gereği duydu. Doğrusu Nasrallah’ın açıklamalarından birkaç gün evvel Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım Hizbullah’ın bu bela ile baş edebilecek güçte olduğunu ve bunun için İmam Hamanei’nin emrini beklediğini ilan etmişti. Bu bela İslam Dünyası’nda yayılan bir veba, bedeni ele geçiren bir kanser hücresi olan tekfircilerden başkası değil.

Istılahi anlamıyla tekfir bir başkasını İslam dininden çıkmış olarak kabul ve ilan etmektir. Siyasi yüzüyle tekfircilik İmam Ali döneminde baş gösteren Haricilere kadar uzanan bir algı bozukluğudur. Tekfircinin mantığı bir başkasının yanlışlığı üzerinden kendi doğruluğunu ispata dayanır. Yani tekfirci için doğru olmanın/ Müslüman olmanın ölçütü kendisinin sözlerinin sıhhatinden ziyade, bir başkasının kendisiyle aynı şeyi söylememesi sebebiyle dinin dışına çıktığı kanaatinde olmasıdır.  

Müslüman Dünya’nın iki ana akımı Sünni ve Şii ekollerinin birbirlerine yönelik tutumunun da incelendiği uluslararası bir araştırmada Şiileri Müslüman kabul etmeyen Sünnilerin oranı Irak’ta %14, Lübnan’da %21, Tunus’ta %41, Ürdün’de %43, Mısır’da %53, Filistin’de %40 ve Fas’ta %50 olarak gösteriliyordu (Bakınız: The World's Muslims: Unity and Diversity –Pew Research Center). Bu rakamlar Şer Ekseni Amerika ve müttefikleri tarafından Suriye’de oynanan oyuna katılmak için ülkelerini terk eden binlerce Tunuslu, Mısırlı, Ürdünlü ve hatta Filistinli tekfircinin kaynağını göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Türk halkı tekfirci mantığın icraatlarına genel olarak yabancıdır, diyebiliriz. Yaşanan bazı hadiselerin medyatik boyutu dışında bu kişilerin bakış açılarına dair kayda değer bir bilgi kamuoyu ile paylaşılmış değildir. Bu kişilerin Türkiye’deki sıradan halka bakışlarını yansıtması açısından mesleki tecrübemden kaynaklanan iki örneği zikretmeyi gerekli görüyorum. Bunlardan birincisi Türkiye’de yapılanmaya çalışan El Kaide unsurlarından iki hücrenin emniyetin teknik takibine yakalanan telefon görüşmesidir. Bu görüşmede bir hücrenin lideri diğerini arar ve şunları söyler: “Duydum ki, siz çocuğunu okula gönderene kâfir demeyene kâfir demiyormuşsunuz.”

Görüldüğü üzere iki hücre lideri açısından Türkiye’de çocuğunu okula gönderen kişinin kâfir olduğuna dair bir şüphe bulunmuyor. İhtilafa düştükleri husus çocuğunu okula yollayana kâfir demeyenin durumu. Telefonun ucundaki şahıs cevap veriyor: “Olur mu öyle şey! Biz de kafir diyoruz.”

Tekfirci zihniyetin Türk halkına bakış açısı böyle olduğu için, yıllar evvel İstanbul’da yaşanan, onlarca kişinin hayatını kaybettiği bir bombalamanın ardından yakalanan kişilere meselenin hakikatini anlayabilmek için soruyoruz: Bunu niçin yaptınız, yaparken ne düşündünüz, sivilleri düşünmediniz mi?

Aldığımız cevapla irkiliyoruz: Niçin dert ediyorsunuz ki? Şayet onlar (ölenler) kâfir ise onlar için üzülmenize gerek yok. Onlar Müslüman ise Allah onları cennetine koyacaktır.
Yıllar sonra, tekfirci mantık için bundan ötesi olmadığını Katar’ın emir kulu Yusuf Kardavi’nin Suriye’deki âlimlerin, memurların ve sivillerin ayrım yapılmaksızın öldürülmesi gerektiği, masum olanların hakkını Allah’ın alacağı yönündeki kan donduran sözlerini işitince bir kez daha fark ediyorum. Bilinmelidir ki, bu güruh sadece sakal bırakmayı değil,  okul önlerine, ana caddelere koydukları bombalı araçlarla masum çocukları, sivilleri öldürmeyi de dinin rüknü kabul ediyor ve bu cinayetleri işlerken Allah’tan sevap umuyor. Yine bu güruh sakalları sebebiyle kendilerine Müslümanca yaklaşanların ekseriyetini Müslüman olarak görmüyor ve onlara ancak tahammül ettiğini düşünüyor. Kendileri gibi düşünmeyen kişilerin namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor olması onların gözünde bu kişileri Müslüman kılmaya yetmiyor.

Dinin cahili olan bu güruh umulur ki ıslah olur. Lakin görünen o ki, bu güruh dinin hadimi ve hamisi Hizbullah’ı hedefe koymakla Allah’ın takdir ettiğini düşündüğümüz yola, helake kapı aralamış haldedir. Bize düşen ise bu güruhun fasid yüzünü açıklamak ve Hizbullah’ın eliyle tedip edilmeleri için dua etmektir.



12 Mayıs 2013 Pazar

Utanmaz Adam

Gürkan BİÇEN


Bizim kuşak bilir, Oğuz Aral’ın Gırgır’a kazandırdığı, her türlü dalaverenin içinde yer alan, her maceradan sıyrılmasını bilen, herkesle tokalaşıp herkese tezgâh açabilen, her şeye rağmen sempatik görünmeyi beceren, gerektiğinde gözlük takıp tıpkı bir akademisyen gibi kürsüden hitap eden,  siyah saçlı, kısa boylu, kuvvetle muhtemel Konyalı bir tiptir, Utanmaz Adam. Aral’ın “Utanmaz Adam”ı nihai tahlilde, bu maceralar ile verir mesajını bizlere;  kimseye gerçek bir zarar vermeksizin gönlünce dolanır durur mizah âleminde. Oğuz Aral “Utanmaz Adam”ın bir gün ete kemiğe bürünmekle kalmayıp kurnazlıktan şeytanlığa terfi edeceğini ve Türkiye’yi beladan belaya sürükleyeceğini hiç tasavvur etmiş midir? Sanmıyorum…

Son on yıldır Türk dış politikası Utanmaz Adam’ın maceralarını çağrıştırır tezgâhlarda dokunuyor. Güce tapan bir anlayış Müslüman halklara karşı mütekebbir, Batı karşısında ise itaatkâr bir tavırla kendisine gelecek arıyor. Bunun sebebi hakkında bir çıkarımda bulunan İsrael Shamir Türk dış politikasının görünürdeki mimarı Ahmet Davuoğlu’nun “Türklerin yeniden başarmak için yapmaları gereken nedir?”, sorusuna 20 yıl evvel kaleme aldığı bir makalede cevap verdiğini anlatır. Shamir’e göre, Suriye’deki Türk müdahalesinin baş destekçisi Ahmet Davutoğlu, “Eğer ihtiyacımız varsa şeytanla bir anlaşma yapabiliriz ve yapmalıyız.”, diyordu.  Davutoğlu’nun sözlerini ve ruh halini yansıtan Shamir şöyle devam eder: “Onun (Davutoğlu’nun) bakış açısıyla, Yavuz Sultan Selim’in yönetimi altındaki İmparatorlukta uygulanan Sünni İslam sadece doğru inanç değil, müspet sonuçların garantisi olan bir demir yastıktır. Onun yönlendirdiği bir devlet yanlış yapmaz. Böyle bir devlette şeytanca işler bile Her şeye Kadir olan tarafından müspet sonuçlara çevrilecektir. Bu sebeple, İmparatorluk 600 yıl yaşadı ve başardı. Genç Davutoğlu partnerlerin iyi veya kötü olmasına bakmaksızın, İslamcı Türkiye’nin güçlü partnerlerle kurulacağını bunun için yazdı. Bu, inancımız ve Kadir-i Mutlak’ın yardımıyla kazanacağımız zafer için Şeytanla bile bir anlaşma (Faust Paktı) yapabiliriz, anlamına gelir. Amerika birçok Müslüman için olduğu kadar Davutoğlu için de bir şeytandır ama onun belirsiz felsefesiyle silahlanmakla o, Türkiye’nin gelecekteki zaferi için şeytana katılmaya hazırlanıyor. Sonra onun belirsiz teolojisini belirsiz politikasına dönüştürme vakti geldi. Amerika ondan militanları Suriye’ye getirmesini istedi ve o da böyle yaptı. Türk arkadaşlarım Erdoğan’ın kişisel olarak böyle teolojik inançları olmadığını ama pratik kabulleri takip ettiğini söylediler. Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ile ittifak meselesi Erdoğan ile onun bir zamanlar hocası olan Necmettin Erbakan’ı ayırdı. Erbakan buna karşıydı; Erdoğan bunu kabul edilebilir buldu. Erdoğan bir günde Erbakan’ın takipçilerini reformist oluşum Ak Parti’ye taşıdı ve on yıl önce iktidara geldi ve genel olarak başarılı oldu. Azınlık, mevcut etkisini sürdürse de seçimlerde başarılı olamayan Saadet Partisi, muhalefet oldu.” Shamir, Davutoğlu’nun saptığı bu yanlış yolu şöyle yorumlar: Geleneksel inançlara sahip insanlar biliyorlar ki, her kim Şeytan ile anlaşırsa er ya da geç kahrolur; onunla birlikte içmek için yeteri kadar uzun bir kaşık yoktur.

Stratejik Derinlik isimli çer çöp tezin sahibi Davutoğlu “Büyük Şeytan”a karşı mücadele etmek yerine, “Büyük Şeytan”la birlikte, onun gayrı meşru yönetimler üzerindeki gücünü kullanarak, Türklere (Müslümanlara değil) tarihte yeni bir sayfa açmak üzere halklara karşı bir mücadeleyi tavsiye etti. 400 yılı aşkın bir süredir gerilemeye devam eden İslam Dünyası için o, yabancı işgallerin her türünü meşrulaştıracak bir yol önerdi. Ne rasyonel ne de ahlaki olan bu rol Türk kavmiyetçiliği ile malul İslamcı eskitmesi çevreler ile muhafazakârlar tarafından severek kabullenildi. Davutoğlu’nun fantezilerine eklemlenen, Davutoğlu tarafından bürokrasinin çeşitli kademelerine taşınarak doğrudan ve dolaylı olarak istihbarat servislerine ve Amerikan menfaatlerine eklemlenen unsurlar hakikati gölgelemede en az Davutoğlu kadar arzulu oldular. Böyle bile olsa, hakikat tümüyle karartılamayacak bir nurdur. Ağızlarıyla bu nuru söndürme çabasında olanlar, halklarına yalan söyleyenler, halklarını batıl davalarının peşinde sürükleme gayretinde olanlar hakikat nurunun onları da faş edeceğini bilmenin korkusunu yaşamaktadırlar.

Hakikat çok ama çok açıktır. Davutoğlu İslam’a, Müslümanlara itibar etmemektedir. O güce tapmaktadır. Obama’ya Clinton’a, Kerry’e kulak verip İmam Hamanei’ye, Salihi’ye burun kıvırmak ve hatta köpeklerini onların üzerine salmak ne İslami ne de ahlakidir.  Türkiye Davutoğlu’nun ayakları yere basmayan, bu sebeple bir proje değil bir fantezi olan, Müslüman halkların aleyhine işleyen politikasının kurbanıdır. Türkiye’yi kurbanlık koyun haline getiren bu zat maalesef siyasi ahlaktan da yoksundur. Asgari medeni ve siyasi ahlaka sahip bir kişinin öngörülerinin yanlış çıkması halinde yapması gerekeni, istifa etmeyi düşünmek yerine hiçbir şey yokmuş gibi davranmayı tercih etmek Oğuz Aral’ın “Utanmaz Adam”ının bile yüzünü kızartacak bir davranıştır.

Davutoğlu, senden bıktık. Senin halkımızı aldatmandan, senin halkların düşmanı şeytanlarla kol kola fotoğraflarını görmekten, senin Müslümanlara karşı mütekebbir dilinden, senin ülkemizi kana boyayan, bizleri katillere çeviren politikalarından, senin “Utanmaz Adam”ı bile utandıran pişkinliğinden gerçekten bıktık.

Davutoğlu! Bir karikatürist gelip “Utanmaz Adam”ın yeni versiyonunda seni figür olarak kullanmayı düşünmeden evvel istifa etmek gibi yaratıcı bir fikir üretmeyi becer ve düş milletin yakasından.


Not: Reyhanlı’da hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, acılı ailelerine ve halkımıza sabır, yaralılarımıza şifalar diliyorum. Bizi bu noktaya taşıyan Davutoğlu ve Erdoğan’ı da şiddetle kınıyor, Kahhar olan Allah’a havale ediyorum.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Mavi Marmara Şehitleri: Canın bedeli candır


Gürkan BİÇEN

Allah başımızdan Necati Şaşmaz’ı (Polat Alemdar) eksik etmesin. Ülkemizin onurunu kurtarmak adına gösterdiği hassasiyeti görmezden gelmek mümkün mü? Amerikalıların başlarına çuval geçirdiği Türk askerlerinin intikamını aldığı “Kurtlar Vadisi Irak” filminden sonra Mavi Marmara Şehitleri’nin kanını yerde bırakmayan “Kurtlar Vadisi Filistin”i çekmemiş olsaydı Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın içmemiz için uzattığı bir bardak soğuk suya razı olmak zorunda kalacaktık. İyi ki varsın Şaşmaz…

Mavi Marmara davasında müşteki vekili sıfatıyla yer alan bir avukat olarak, Bülent Arınç’ın sözcülüğünde ortaya çıkan hükümet tutumunu, hükümetin ne yapmaya çalıştığını anlamak için samimi bir gayret sarf ediyorum. Bu davada, şehit Çetin Topçuoğlu’nun eşinin vekiliyim ve bilindiği üzere müvekkilem de Mavi Marmara gazisi bir müşteki/ mağdurdur. O da, tıpkı diğer şehit aileleri gibi, Filistin’in özgürlüğü yolunda ödediği bu bedelin karşılığının hesap gününde fazlasıyla karşılanacağına inanmaktadır. Biliyoruz ki, şehitler Allah katında rızıklanırken, yeryüzünde mücadele devam etmekte.

Filistin’in özgürlüğü yolunda sürdürülen mücadelenin bir parçası olarak Mavi Marmara, Akdeniz’de seyreden bir gemi olmaktan çıkmış, tam anlamıyla bir “mana”ya dönüşmüştür. Mavi Marmara ve Mavi Marmara Şehitleri Filistin isminden çıkarılamaz, Filistin’den ayrı düşünülemez, Filistin’in Müslümanlar için ifade ettiği anlam ve değerden bağımsız telakki edilemez haldedir. Mavi Marmara Filistin’in kendisi, Mavi Marmara Şehitleri Filistinli şehitlerin, canların, tutsakların ta kendisidir artık. Türk halkı bunu böyle bilirken Türk hükümetinin Mavi Marmara Şehitleri’ni terazinin bir küfesine ve yeşil boyalı kâğıtları da diğer küfesine koymasını anlamak mümkün müdür?

Hukuki açıdan, bir haksız fiil sebebiyle oluşan zararın tazmini elbette gerekir ve bu iki yolla olur. Birincisi hesaplanabilir olan “maddi tazminat” ve ikincisi hesaplanamaz olan “manevi tazminat” Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Siyonist heyet ile yaptığı görüşmenin ardından bu meseleyi şöyle açıklıyor: "İsrailli yetkililer ve Türk tarafının görüşmesi olumlu geçti. Tazminat miktarı konuşulmadı. Ödenecek miktar konusunda meblağın hesaplanmasında yönelik ilke ve parametreler belirlendi.” Arınç’a göre bundan sonraki toplantıda parametreler çerçevesinde tazminat miktarında tam mutabakat sağlanacak ve bu miktar her iki tarafın yetkili makamlarınca onaylandığında mesele bitmiş sayılacak. Bundan sonrası içinse Arınç’ın bir de müjdesi (!) var, "Diplomatik ilişkilerimizin tam temsil düzeyine yükseltilmesinde önemli bir aşama geçilmiş olacaktır." 

Mavi Marmara Şehitleri’nin aileleri 20 Mayıs 2013 tarihinde bir açıklama yaparak Bülent Arınç’ı bu süreçte görmek istemediklerini 2 Nisan 2013 günü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ev sahipliğinde Bülent Arınç’ın da katılımıyla gerçekleştirilen toplantıya atıfta bulunarak şu ifadelerle ortaya koymuşlardı:  "Bu toplantıda bizlerin tazminatla ilgili görüşülmesi rahatsızlığımızı bildirmemize rağmen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç başkanlığındaki heyetin apar topar bu görüşmeleri planlaması, süreç hakkında rahatsız edici beyanatlarda bulunulması, davalardan vazgeçileceği beyanatlarının tamamı bizim dışımızda olup karşı olduğumuz rahatsız edici ifadelerdir. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın bu sürece olumlu bir katkı sağlayacağını düşünmüyoruz."
Mavi Marmara Şehitleri’nin ailelerinin süreçteki amacı Mavi Marmara’nın amacı ile birebir örtüşmekte: Filistin’i özgürleştirmek. Bunu sağlamak için şehit aileleri hükümetten tazminatın değil, Filistin’i sevince boğacak bir meselenin üzerine düşmesini istemekte: Filistinli tüm esirlerin, tutuklu ve mahkûmların serbest bırakılması.

Bülent Arınç bir terazi kurdu. Mavi Marmara Şehitleri’nin aileleri de uğranılan zulmü tartacak bir terazi kurdular ve bu terazinin dengesinin küfelere ancak aynı değerin konulması ile sağlanacağını gördüler: Cana can… Mavi Marmara’da şehit olan 9 insanımızın kanını dengeleyecek tek şey bütün Filistinli canların/ esirlerin serbest bırakılmasıdır. Şehit ailelerinin maddi zararının karşılanmasından evvel manen tatmin olmaları gerçekten isteniyorsa, hükümetin yapması gereken şey çok basittir; Diplomatik ilişkiyi tüm esirlerin serbest bırakılması şartına bağlamak.

Müvekkilemin istediği şey tam olarak budur: Filistinli esirlere özgürlük… Mavi Marmara Akdeniz’de onurlu bir şekilde yüzmeye ancak bu halde devam edebilir.