Translate

24 Aralık 2013 Salı

Kolonel Erdoğan, Karadavi Gülen

Gürkan BİÇEN

Görünürde Fetullah Gülen ile Recep Tayyip Erdoğan arasında alevlenen ve şiddeti giderek artan çatışma bize ilme tabi olmayan gücün müstekbirliğe, Allah’a dönmeyen ilmin ise gayrısına kulluğa yol açtığını bir kez daha gösterdi. Bu ikisinin kavgası isyancılara “sıçanlar” diyen Libya’nın Albay Kaddafisi ile Kaddafi’ye lanet edip ölüm fetvası veren Katar’ın paralı kuklası Yusuf Karadavi örneği ile benzeşti.

Şubat 2011’de Libya’da baş gösteren, Libya hükümetinin eski üyelerinin yer aldığı isyan hareketine meydan okumak üzere televizyon kameraları önüne çıkan Kolonel Kaddafi onları Libya halkını temsil etmeyen çete üyeleri, sıçanlar ve paralı askerler olarak tanımlamıştı. Kaddafi’nin karşısında ise Katar’ın kuklası Yusuf Karadavi fetva makamı olarak yer alıyordu. O dönemde Türkiye bölgede bir huzur adası olarak beliriyor, bir model olma iddiasını halen sürdürüyordu. Arap sokaklarında Erdoğan hayranlığı ve Türkiye sevgisi henüz rüzgârını yitirmemişti. Türkiye’de eksik okuduğu dış politikayı Malezya’dan ithal ettiği bir hayalperest profesörün de katkısıyla gidermeye çalışan Erdoğan, aradan geçen üç yılın sonunda sadece Arap sokaklarından silinmekle kalmayıp kendi ülkesinde de Kolonel Kaddafi portresi çizmeye başlamış oldu.

Sokma akılla buraya kadar

Türkiye’nin kabiliyetlerini ve imkânlarını abartan, hayal ile gerçekliğin arasını tefrik edemeyen bir anlayışı parlatan Batı Dünyası, aramızdan bir dünya lideri, Malezya’dan da bir Kissenger  çıkarttığımıza Türk sokaklarını ikna etmeyi başardı. Bu lider ve Kissenger Ahmet, Türk halkına Balkanlar ve Ortadoğu’nun tartışma kabul etmez ağabeyliğini (siz bunu patronluğu olarak okuyun) vaat ediyorlardı. Kendilerine biçilen rol gereği önleri açılıyor, uzun vadeli kredilerle yapılan bayındırlık faaliyetlerine yönelik propaganda çevre ülke halklarını da etkiliyordu. Açılan krediler karşılığında Türk hükümetinden istenen şey Direniş Ekseni’nde bir gedik oluşturmasıydı.

Tunus’ta başlayan halk hareketinden sonra Mısır ve Libya’nın diktatörlerinin devrilmesi ile Suriye’ye yönelen emperyalist iştiha bu cephede koçbaşı olarak Türkiye’yi kullanmayı uygun buluyordu. Türkiye hem kendi çiğ emelleri/ hayalleri hem de emperyalist cephenin diğer aparatçıkları olan Körfez ülkelerinin akıttığı dolarlar sebebiyle kısa sürede biteceğini zannettiği bu maceraya atılıyor ve komşu bir ülkeye cephe açmış ve sayısız savaş suçu işlemiş bir ülke haline dönüşüyordu.

Türkiye’nin koçbaşı olduğu bu süreçte Batı Dünyası istenileni gerçekleştiremeyip Suriye’den siyasal anlamda eli boş dönmek zorunda kalınca, Siyonist İsrail rejimi ile barış anlaşması yapmaya hazır İhvan menşeli tüm hareketlerin de bulundukları konumdan uzaklaştırılmaları gerekiyordu. Mısır’da başlayan bu süreç Türkiye ile devam ediyor. Suriye rejiminin düşmediği bir Ortadoğu’da ne İhvan’a ne de AKP’ye ihtiyaç var. Suriye’nin tarumar olmasının başlıca müsebbibi AKP iktidarı uluslararası payandalarının bir bir çekildiğini hissediyor ve bu sebeple Erdoğan Kolonel Kaddafi’nin jargonuna sarılıyor.

Kolonel Erdoğan

Halka hitaben yaptığı bir konuşmada Fetullah Gülen ve hareketini hedef alan Erdoğan, “Devlette paralel yapı kurmak isteyenler, devletin kurumları içine sinenler şunu bilesiniz ki ininize gireceğiz ininize. Didik edeceğiz ve devletin içindeki bu örgütleri temizleyeceğiz”, ifadesine yer veriyordu. Şayet Erdoğan iddia ettiği bu çeteleşmede pay sahibi olmasaydı elbette sözlerini daha bir ciddiyetle dinlerdik. Ne var ki, bu sözler hem tehlikeli bir duruşu hem de kendi günahını yansıtıyor.

Her şeyden evvel şunu gözden kaçırmamız gerekiyor: Fetullah Gülen hareketi Türkiye’de kendi kadrosunu/ elemanını üretmeyi sürdüren tek yapıdır. Türk İslamcı hareketlerin hemen hepsi AKP iktidarı ile iç içe girmiş ve kendi iddialarını yitirmiş haldedir. Bir başka ifadeyle Türk İslamcılığı kendini AKP’nin yedek lastiği haline getirmiş, ondan bağımsız bir hareket ve karar süreci geliştiremez olmuştur. Yakından takip edenler elbet bileceklerdir ki, İslamcı hareketin önemli simaları AKP bürokratlarının teşrifatçısı haline dönüşmüştür. Bu manzaranın aksine Fetullah Gülen hareketi tüm diğer hükümetlerle olduğu gibi AKP hükümeti ile de ilişkisini menfaat temelinde yürüten ve başından beri de İslamcı olmayan bir harekettir. Fetullah Gülen entelektüel anlamda ümmetçi bir İslam’dan haz etmediğini, bize uygun bir Türk İslam’ı, Anadolu İslam’ı var etmek istediğini, bunun için Arap ve Fars etkisinin silinmesi gerektiğini açıkça söyleyen birisidir. Onun hareketi kavmiyetçi temellerine yeşil boya sürülmüş bir harekettir. Böyle de olsa Gülen Hareketi uluslararası aktörlerin desteği ile küresel düzeyde önü açık tutulan bir hareket olmayı sürdürmüştür. Onun sahip olduğu imkânlar ile emperyalist güçlere sunduğu hizmetin asıl “Hizmet” olduğu tartışmasızdır.

Bundan sonra şunu dikkate almamız fayda sağlayacaktır: AKP kadroları Milli Görüş çizgisinden çıktıklarını, bu gömleği çıkardıklarını, artık İslamcı olmadıklarını, kendi medeniyet değerlerinin Batı karşısında yenildiğini, tek yolun Batı olduğunu ilan etmiştir. Üç dönemdir iktidarda olan AKP’nin ilk döneminde Meclis’te yer alan Milli Görüş kökenli milletvekillerine artık neredeyse rastlamak mümkün değildir. AKP hem siyasi çizgi olarak Milli Görüş’ten uzaklaşmış hem de bürokrasideki değişimi sağlamak adına kendisine eklemlenen cemaatleri kullanmıştır. AKP’nin ikinci ve üçüncü döneminde jakoben Kemalistlerin bürokrasiden uzaklaştırılmasında büyük oranda başarı sağlanmıştır. AKP bürokrasiye atayacağı insan kaynağını kendisine koşulsuz destek veren, “en sadık kullar” arasından seçtiği gibi, kendisiyle menfaat üzerine ittifak eden Fetullah Gülen Hareketi’nden de faydalanmıştır.

En örgütlü ve sürekli insan kaynağına sahip Fetullah Gülen Hareketi AKP’nin Kemalistlerden boşalttığı birçok alana bizzat AKP tarafından yerleştirilmiştir. Bu gün devlet içinde devlet iddiasını dile getiren Erdoğan ve bakanları orta ve üst düzey atamaların birçoğunu bizzat kendileri yapmıştır. Erdoğan, “Bir sabah uyandım ve gördüm ki, devlete çete sızmış”, diyorsa bu ancak iki şekilde yorumlanabilir; Bir, üst düzey atamalarda devlet olarak yaptığımız güvenlik soruşturmalarının hepsi palavradır, çete üyeleri de olsa ben atayabilirim. İki, bizim Suriye’yi sokak sokak bildiğini iddia eden Milli İstihbarat Teşkilatımız ve diğer istihbarat unsurları Türkiye’yi bilmiyormuş.
Erdoğan’ın konuşması açık bir tehlikenin de habercisi. Üyelerini kendisinin atadığını göz ardı ederek çetenin inine girmekten bahseden Erdoğan, her Türk vatandaşının çalışma, memur olma, eğitim alma hakkının bulunduğunu da unutmuş görünüyor. Fetullah Gülen Hareketi’ne mensup olan insanları ne ile itham edeceksiniz? Kemalist jakobenlerin Hizbut Tahrir örgütüne yahut sair Nur hareketi mensuplarına yaptığı silahsız terör örgütü suçlamasını mı yönelteceksiniz? Yahut 12 Eylül darbecilerinin listeleri gibi listeler mi hazırlayacaksınız? Yoksa 28 Şubatçılara benzer şekilde “Ak Çalışma Grubu” kurup onları Yüksek Parti Konseyi kararları ile işlerinden, üniversitedeki kürsülerinden mi atacaksınız? Öyle ise size ancak Necip Fazıl cevap verebilir; Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak…

Karadavi Gülen

Fetullah Gülen yukarıda da belirttiğim gibi Ümmet eksenli bir İslami çabanın tamamen dışında yer alan, hayatını Türk tipi Müslümanlık yaratmaya adamış kavmiyetçi bir kişidir. O, bu çabasını gerçekleştirmek adına kendisine fayda sağlayacağını umduğu hiçbir aracı reddetmemiş ve süreçte tüm bu araçlar kendisini kuşatarak onu ve hareketini emperyalist güçlerin rehni ve kuklası haline getirmiştir. Bu hareketi takip eden herkes onların çok zaman gönüllü bir şekilde emperyalist ağa hizmet verdiğini kabul edecektir. Dünyanın her yerine yayılmış Türk okulları sadece Türkiye sevdasının işareti değil, küresel istihbaratın da insan kaynakları anlamına gelmektedir. Tıpkı Katar’ın kuklası Yusuf Karadavi gibi Fetullah Gülen de kendisinden olmayan müminlere karşı şedittir. Ancak bu demek değildir ki, Fetullah Gülen yolsuzluk meselesinde haksızdır. Erdoğan da AKP teşkilatlarının ve yönetiminin gırtlağa kadar yolsuzluk içinde olduğunu bilmektedir ve bundan dolayı açıkça tehdit etmekte ve yine anayasaya aykırı düzenlemelere tevessül etmektedir.

Gülen, Erdoğan’ı yolsuzluk üzerinden zayıf düşürecek bir operasyonun kuvvetle muhtemel anahtarı olmuştur. Kendisi ve çevresi gücü kibre dönüştüren Erdoğan ne kurban ne de mağdurdur zira bu ilişkinin gönüllüsü, okyanus ötesine selam söyleyeni olmuştur.

Seküler politikacıların yetkisini sınırlandırmak

Gelinen noktada, ilme tabi olmayan gücün istikbara yol açtığı alenen görülmüştür. Erdoğan veya bir başkası, seküler politikacılar halkın üzerinde bir yüktür ve halk nasıl bir ağırlığın altında olduğunun farkında değildir. Allah’ın özgür yarattığı her insanın özgür bir şekilde yaşayıp uhrevi salaha ulaşmasını gaye edinmiş, bunun için kendisini halkın önderliğine adamış ehli ilme ve onların velayetine ihtiyaç vardır.


Çare Erdoğan değil, Gülen değil, Sarıgül hiç değildir. Çare paradigmanın tümüyle reddidir.

15 Kasım 2013 Cuma

İmam Huseyn’in Kıyamından Sonra…

Gürkan BİÇEN

Özgürlüğün  Bedeli/  Bitmemiş Savaş Günlükleri… Özgür Açe Hareketi lideri merhum Tunku Hasan di Tiro’nun kaleme aldığı, hareketin ve kendisinin mücadelesini anlatan hatırat. Endonezya’ya bağlı Açe Sumatra adasında bir İslam devleti vücuda getirmek amacıyla yola koyulan hareketin serüvenini anlatan bu kitap kıyam ruhunun köklerini göstermesi bakımından da ilgi çekici noktalara temas ediyor.
Di Tiro, hareketin mücadelesinin İslami esaslara tabi olduğunu ısrarla vurgularken, mensuplarının tamamının Müslümanlardan oluştuğunu, her birisinin günde beş vakit namazı cemaatle kılmaya özen gösterdiğini, sosyal, kültürel ve siyasal açıdan rüştünü ispatlamış bir hareket olabilmek için eğitim faaliyetlerinin nasıl sürdürüldüğünü izah ediyor ve sözü bir noktada Aşura merasimine getiriyor.
Muharrem ayının 10.günü Açe Sumatra ormanlarının derinliklerindeki kamplarında toplanan savaşçıların Kerbela’da kıyam eden İmam Huseyn’i anışlarını tasvir ederken, onun kıyamının anlamını derinlemesine irdelemek ve kavramak gerektiğini söyleyen Di Tiro, İmam Huseyn’in etkisinin sadece İslam Dünyası’nın merkezi bölgelerinde değil, binlerce kilometre uzağındaki noktalarına varıncaya kadar hissedildiğini ortaya koyuyor.
İmam Huseyn, Allah resulünün (as) “Rabbim, kavmim bu Kuran’ı terk edilmiş bıraktı.”, hitabını dile getireceği kıyamet gününden evvel Arap kavmine sunulmuş bir fırsattı. İmam Huseyn’in kıyamı Allah’ın gasp edilen dinini kurtarmak ve böylelikle halkı salaha ulaştırmak için zamanda ve mekânda ileriye doğru atılmış bir adımdı. İmam Huseyn’in kanının döküldüğü Kerbela en uzak bölgelerin ücralarını dahi içine alan bir mekâna dönüşürken, şahadete ulaşılan o an tüm çağlara ulaşan bir patlama noktası oldu. Bugün İslam İnkılâbı ile tarihteki yerini belirlemede yeni bir tercih yapan İran, genişleyerek tüm zamanı ve mekânı kuşatan bu şahadetin anlamının mücessem hale geldiği bir mekân ve 1979 da sanki İmam Huseyn’in ricat anı olmuştur.
Tarihin o kırılma anında Allah resulünün ciğerparelerine sahip çıkmayan Arapların bıraktığı boşluğu Allah’ın dini adına 1400 yıl sonra dolduran İranlılar küresel hale gelen Yezid iktidarına karşı verdikleri mücadelede tıpkı İmam Huseyn gibi yalnız bırakılmak isteniyor. Yezid’in dağıttığı ulufelere tamah edenlere benzer şekilde bugünün Müslüman ülkeleri Amerika’nın ve küresel sermayenin dağıttığı sus paylarına rıza gösteriyor. İmam Huseyn’i Kerbela’ya götüren şartlar bugün küresel ölçekte cereyan ederken, bu zamanın –siyasal anlamda-  Huseyn’i sayabileceğimiz İran’ı gündelik menfaatler uğruna dünya çölünde yalnız bırakanları Tunku Hasan di Tiro binlerce kilometre uzaklıktaki bir ormanın içinden uyarıyor:

“Huseyn’in kıyamından sonra yeryüzünde hiç kimsenin zulme rıza göstermek için bir mazereti kalmamıştır.”

7 Kasım 2013 Perşembe

Yolumuz yoktu ama katiller de değildik

Gürkan BİÇEN

İngiltere ile Fransa’yı birbirine bağlayan 50 kilometre uzunluğundaki Manş Tüneli’nin hizmete girmesinden yaklaşık 20 sene sonra Türkiye, Üsküdar ile Sarayburnu arasında 1,5 kilometrelik tünele sahip Marmaray’ın açılışını “Yüzyılın Projesi Yüzyılın Lideri” sloganıyla yaptı. Türk basını bu proje ile Hindistan’ın Londra’ya bağlandığı müjdesini verirken, gerek bu proje ve gerekse diğer projeler sebebiyle temin edilen kredilerde kesinti olmaması için ülkemizin geçirdiği dönüşüme dikkat çekmekten imtina etti. Projenin ülke ekonomisine sağlayacağı faydayı tartışma konusu yapmaksızın, AKP yönetimindeki Türkiye’nin kredi ilişkileri yoluyla ülkeyi getirdiği noktayı görmek ve önceliğin nerede olduğunu tespit etmek, bunu yaparken yakındaki bir örneği de göz önünde tutmak gerekiyor.

İran İslam İnkılabı lideri İmam Humeyni İnkılab’ın ardından yüzleşilen sorunları ele aldığı bir konuşmasında, “Varsın otomobilimiz olmasın”, diyerek önceliğin maddi kalkınmaya değil, İslam İnkılâbı’nın ilke ve ülkülerine verilmesi gerektiğinden bahsediyordu. İran İslam İnkılâbı, İmam Humeyni’nin rehberliğinde, şiddete bulaşmaksızın, İslam, özgürlük ve bağımsızlık şiarını yükselterek başarıya ulaştı. İnkılab’ın öncelikli hedefi “kalkınma” değildi. O, sürecin sadece bir sonucu olarak geldi. Üstelik İran bu noktaya ödenmesi güç dış borçlar almaksızın ulaştı.

Ağustos 2013’te Gürbulak’tan başlayan seyahatimde gidiş-geliş hattına sahip iki şeritli tek bir yol üzerinden tüm Hazar şeridini takip ederek Meşhed’e varınca, beni misafir eden arkadaşıma, İran gibi bir ülkeye bu yolun yakışmadığını, hiç petrolü olmayan Türkiye’nin bile tüm yollarını bölünmüş yol haline getirdiğini söylediğimde, “İran kendi yağı ile kavrulmak istiyor. Bu yollar da bölünmüş yol olacak ama zamanla, borçlanmaksızın.”, cevabını almıştım. İran’ın toplam dış borcunun 23 milyar dolar olduğunu dikkate aldığımda bu cevabı makul bulmuştum.

İmam Humeyni’nin İslami hareketinden farklı olarak, yaklaşık 11 yıldır Türkiye’yi idare eden AKP kadroları hedef olarak milli gelirin yükseltilmesini ve bunun için hedefe giden yolların mubahlığını ilan ettiler. 2007 yılında beyanatta bulunan başbakan ve AKP kadroları 2013 yılına gelindiğinde Türkiye’de kişi başına milli gelirin 10 bin dolar olacağını söylüyorlar ve ekliyorlardı: Gelirimiz artınca birçok sorun kendiliğinden çözülecek.

Türkiye’de kişi başına düşen gayrı safi milli hasılanın yükselmesinin temel sebeplerinden birisinin orta ve uzun vadeli borçlanma olduğu, ülkeye giren sıcak paranın kesilmesi halinde bugün yaklaşık 367 milyar dolar olduğu ilan edilen[i] dış borcun ödenmesinde krize girileceği, Merkez Bankası stoklarının ülkeden çıkacak dövizi frenlemeye yetmeyeceği ve ekonominin bu şekilde devamının sıcak para akışına bağlı olduğu ortadadır.

Kemal Derviş’in çizdiği rotada ilerleyen AKP hükümetleri sürdürülebilir kredi akışını sağlamak için ülke insanının 80 yıllık birikimini küresel sermayenin hizmetine sunmuş, bunun neticesinde, ülkeye gelen yabancı sermaye başta bankacılık olmak üzere birçok sektörün el değiştirmesine, Türkiye’nin Batı malları için açık pazar haline gelmesine yol açmıştır.  Bugün Türkiye Batı’ya kaynak transferini devam ettirebilmek ve böylelikle içerideki düzeni sürdürebilmek için kaynağı belli olsun veya olmasın sıcak para ihtiyacı içindedir. Sıcak para akışının sekteye uğrama ihtimalinin belirdiği her durumda hükümetin tek çaresi yeni vergilere başvurmaktır. Bu ise ekonomik krizlerin ardından iktidara gelen bir hükümet için tercih edilecek en son yoldur. Böyle bir yola girmektense AKP yanlışı sürdürmeyi, hakikat ile yüzleşmeyi ertelemeyi tercih etmektedir.

AKP hükümetleri ülkenin kendi yağıyla kavrulması yerine dış borcun devamlılığına bel bağladığından ülkeyi küresel sermayenin talimatlarına da açık hale getirmiştir. Orta ve uzun vadeli yasal krediler dışında[ii], ülkeye giren kaynağı belirsiz milyarlarca dolar[iii] ne Batılı ülkelerin ne de Körfez monarşilerinin Türkleri sevmesi sebebiyledir. Türkiye akışın devamı için komşu ülkelerde terör ve istikrarsızlık yaratmakta, NATO şemsiyesi altında Müslüman ülkelerin işgaline yardım etmekte, Siyonizm’e karşı direnen akımları ehlileştirmeye çalışmaktadır. Tüm bunlar AKP hükümetlerine verilen krediler için talep edilen hizmetlerdir.

Suriye krizinde oynadığı rolle Körfez monarşilerinden para transferini devam ettiren AKP hükümeti, üzerinde katillerin cirit attığı, üç şeride çıkaracağını söylediği yollar vasıtasıyla kendine bağlı müteahhit firmalara rant dağıtımını sürdürüyor. Kamu kaynakları üzerinden zenginleşen muhafazakar kesim kredilerle gelen hayat standardının devamı için AKP hükümetlerinin İslami/ insani kokuşmuşluğunun payandası olmaya razı oluyor. Kapıkule’den, Habur’a, İncirlik’ten  Cilvegözü’ne uzanan yollar komşu ülkelere ölüm taşırken, muhafazakar ve İslamcı eskitmesi cenahlar küresel sermaye üzerinden hücum eden emperyalistlerle aynı karede yer almak için yarışıyor.

Batı Dünyası artık fayda sağlamayan, askeri, idari, adli ve siyasi bürokrasideki hakimiyetleri yoluyla Türkiye’nin kaynaklarını sadece kendi sınıfları için kullanan Kemalist jakoben tabakayı muhafazakar ve İslamcı eskitmesi müttefiklerinin yardımıyla söküp attı. Kemalist jakobenler ülke içindeki muhalefete kan kustururken, ülke dışındaki gelişmelere mümkün olduğunca karışmamayı ehven kabul ediyorlardı. Bugün Kemalistlerin yerini alanlar sadece ülke içi muhalefeti değil, emperyalist efendilerin işaret ettiği tüm kesimleri harap etmek üzere de görülmemiş bir iştiha ile saldırıyorlar. Tıpkı Saddam’ın İran’a saldırışı gibi…

Saddam’ı bir inde kıstırıp yaptığı muamele ile tüm Arapları aşağılayan Amerika işi bittiğinde Türkiye’deki muhafazakar ve İslamcı eskitmesi cenaha da aynı muameleyi yapmak isteyecektir. Amerika’nın niyeti her ne olursa olsun ülkenin yönetimini ele alan bu taifenin bizi onursuz bir yola sürüklediği açıktır.

Başımızdaki bu beylere demek isterim ki, evet, on yıl önce yolumuz yoktu ama katiller de değildik.




1 Ekim 2013 Salı

Destur ya Şevki Hoca

Gürkan BİÇEN

Sene 1989… Milli Gençlik Vakfı Eskişehir Şubesi’nin pencereleri Yalaman Adası’na bakan dairesinde televizyona kilitlenmiş birkaç gençten birisiyim. VHS videokaseti döndükçe ekrana ateşli bir hatibin görüntüsü yansıyor; Şevki Yılmaz. “Vallahi, bana üç saat televizyona çıkma izni versinler şu kellemi vermeye razıyım”, diyor Şevki Hoca. Yer gök inliyor, ya Allah, ya Allah diyoruz biz gençler. Şevki Hoca konuştukça büyülüyor, o büyüledikçe Refah Partisi büyüyor.

Bir hafta kadar evvel Kosova’dan bir dostum ile internet ortamında görüşürken, “Gürkan, bu Şevki Yılmaz Erbakan’a yakın değil miydi?”, diye sordu. Evet, öyleydi ama şu an Erdoğan’ın yanında ve hatta duyduğum kadarıyla “Sıkı Tayyipçi” imiş, diyorum cevaben. Dostum devam ediyor; Geldi buraya, Prizren’e, bir konuşma yaptı, şaşırdık.

İnsanoğlu şaşırmaya görsün. Bir kere şaşırdı mı onu yola ize koymak da zor oluyor. Hele ki bir zamanlar önde olanların şaşırması daha da vahim sonuçlara yol açıyor. Onların şaşırması kimilerini şaşkınlığa uğratırken kimilerini ise tıpkı kendisi gibi şaşırtıp yoldan çıkarıyor. Belki bunun için İmam Humeyni bir mektubunda, “İslam tarihi büyük adamlarının ihanetleri ile doludur”, diyordu.

Birkaç gün evvel bu sefer bir başka dostum Şevki Yılmaz’ın bir yazısını yolladı. Şevki Hoca Yeni Akit gazetesinden sesleniyordu okuyucusuna ve diyordu ki, “Ey İran! Ne zaman mazlumların yanında olacaksın!?” Hoca’nın sözlerini hayretler içinde okudum. Hoca birkaç gün evvel Prizren’e yaptığı ve benim dostumun bana aktardığı ziyaretten bahsediyor ve Kosovalıların İran hakkında kendisine söylediklerini bu yazı ile aktardığını iddia ediyordu. Şevki Hoca’ya göre Kosovalılar İran’ın Kosova’yı tanımamasından hayli rahatsızlarmış ve İran hakkında hayli kötü sözler sarf etmişler. Yazıyı okumadan birkaç gün evvel meseleden haberdar olmam ve Kosova’daki dostumun da bana böyle bir şeyden bahsetmemesi sebebiyle yeni bir görüşme ihtiyacı hissediyorum ve bu yazıyı da dostuma yolluyorum.

Dostum yazıyı okuduktan sonra, “Gürkan, bu neredeyse tümüyle yalan yanlış bir yazı”, diyor  ve devam ediyor: “Evet, Şevki Yılmaz ve birkaç kişi Prizren’e geldiler ve Şevki Yılmaz Prizren Medresesi’nde akşam dokuz ile on bir arasında yaklaşık 100 dakika boyunca durmaksızın konuştu ve hiçbir soru cevap kısmı olmaksızın, Arnavutlara ve Türklere söz hakkı vermeksizin ayrıldı gitti. Burada ne Arnavutlar ne de Türkler İran ile ilgili bir söz söylediler. Zaten Kosova’nın bağımsızlığı ve İran meselesi onun anlattığı gibi değil. Her şeyden evvel Kosova şu an EULEX yönetiminde, Denetimli Bağımsızlık statüsünde olan bir devlet. Yani sizin anladığınız anlamda tam bağımsız bir devlet değil. İkincisi, Kosova’nın Birleşmiş Milletler’de tanınması demek Filistin Devleti’nin tanınmasına benzer bir tanınma demektir. Yani üye olmayan devlet statüsü elde etmesidir. Rusya BM Güvenlik Konseyi’nde Kosova’nın bağımsız bir devlet olarak BM’ye üye olmasına izin vermedikçe Kosova’nın böyle bir imkânı yok. Üçüncüsü, Kosova devlet yetkilileri İran’dan resmi olarak bir tanınma da istememişler. İki sene evvel Prizren’e gelen İran’ın Arnavutluk elçisi bunu açık bir şekilde ifade etmişti. Bizim devlet yetkililerimiz İran’dan bu konuda bir randevu bile talep etmemişler. Dördüncüsü, biz burada ne İran’a ne Şiilere ne de Hizbullah’a bir şey dedik. Şevki Yılmaz bize ‘BOP’a engel olan Şiiler ve Hizbuşşeytan’dır’, dedi. Biz Şevki Yılmaz’ı yüz dakika dinledik ve çıkıp gitti.”
Şevki Hoca öyle yazsa da, Kosova kendisini doğrulamıyor. Şevki Hoca gittiği yeri de tanımıyor. Prizren’de gördüğü camiler ona Sultan Murat devrinde yaşadığı hissi verebilir ama vaziyet öyle değil.

Şevki Hoca bilmez, bugün Arnavutluk ve Kosova Amerika tarafından yönetiliyor. İran’ın Arnavutluk’a teklif ettiği her türlü anlaşma önce Amerikan dışişlerinin kontrolünden geçiyor. Sırf Amerika onay vermediği için bugün Tahran ile Tiran arasında doğrudan uçak seferleri düzenlenemiyor. Öğrenci değişim programları uygulanamıyor. Arnavut politikacılar İran karşısında Batı’nın yanında koşulsuz yer alacaklarını her daim ve açıkça ilan ediyor. Sali Berişa, “Bugün yeryüzünde yaşayan tek bir Hitler biliyorum o da Ahmedinecad’tır”, diyebiliyor. Şevki Hoca bilmez, İran Türkiye’nin Balkanlardaki varlığından rahatsızlık duymuyor bilakis Balkanlarda İslami varlığın devamı için Türkiye’nin varlığını elzem görüyor.

Yazısında Müslüman Arnavut halkına olan ilgisini ve sevgisini izhar eden Şevki Hoca Erbakan’ı bırakarak peşine takıldığı Erdoğan’ın Arnavutluk’taki son genel seçimlerde Sosyalist Parti’yi desteklediğini, Sosyalist Parti Genel Başkanı Edi Rama’nın bir Türk ve İslam düşmanı olduğunu, yine bu adamın Soros’un bir numaralı adamları arasında yer aldığını, Sosyalist Parti’nin genel seçimi kazanmasından sonra Türkiye’nin Arnavutluk’a büyük miktarda kredi vereceğini açıkladığını kuvvetle muhtemel bilmiyor.

Anlaşılan o ki, Şevki Hoca eski Şevki Hoca değil. İktidara bitişik olmak onu adalet duygusundan ve hakikate sadakatten uzaklaştırmış. Bir ihtimal, Şevki Hoca Kosova’da Türkiye ve Erdoğan yalakalığı yaparak nemalanan birkaç densize denk gelmiştir ve bunlar hoşuna gitsin, Türkiye’ye döndüğünde onları da methetsin, bakın ne evladı Fatihan var orada desin diye Şevki Hoca’nın kulağına fısıldamışlardır.

Öte yandan, Türkiye’nin Suriye bağlamında Arnavutlara olan ilgisi de dikkatlerden kaçmıyor. Yine Yeni Akit gazetesinde Muhsin Meriç müstear ismiyle yazan İDSB Genel Koordinatörü Cihangir İşbilir yakın zaman evvel, yanında Şevki Yılmaz da olduğu halde, Arnavutluk’ta idi. Konu elbette ki Suriye ve Mısır’dı. Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’dan Suriye’ye gönderilen Arnavutların sayısının 300’ü bulduğu, bunların onlarcasının öldürüldüğü bir dönemde, bu insanların yakınlarının “Oğlumuz en son Türkiye’ye çalışmaya gidiyorum diyerek evden ayrıldı” sözünde ittifak etmesi ilginç değil midir? Müslüman Arnavutları Müslüman Suriye halkına karşı savaştırmak için teşvik ve tahrik eden unsurların arasında kimlerin olduğunu bilmiyor muyuz? Bu kişiler Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da kimseden habersiz, gözlerden ırak dolaştıklarını mı zannediyorlar? Hayır, onların Arnavut bölgesinde attıkları her adımı biliyoruz ve elbette bir gün Arnavutlar, Müslüman Arnavutların kanını bir hiç uğruna heder etmelerinin hesabını onlardan soracaktır. İstihbarat uzantısı olarak Arnavut bölgesinde dolaşan bu kişiler Türk kurumlarının adını da kirli ilişkilerine karıştırarak ülkemizin Balkanlardaki geleceğini riske atıyorlar. İşbilir, namı müstear Muhsin Meriç, “Son yılların parlayan kurumları TİKA, YTB ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlarımız ve diplomatik misyonlarımız güzel hizmetlere imza atmakla beraber, geçtiğimiz aylarda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın bir makalesinde dikkat çektiği ‘koordinasyon’ etkinliği noktasında hâlâ çok ciddi problemler olduğu çok açık. Bu eksikliklerin giderilmesi uzun sürmeyecektir; yeter ki konunun önemi ve hayatiyeti idrak edilsin.”, diyerek bölgedeki Türk kurumlarındaki istihbarat unsurunu/ etkisini ortaya koyuyor. Bu ifade MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın daha evvel TİKA Genel Koordinatörü olduğunu bilenler için ayrı bir önem arz ediyor.

Hülasa, Şevki Hoca şayet müstear adla yazan bu ve benzeri kişilerin peşine takılarak hiç bilmediği Arnavut bölgesinde Sultan Murat olmak sevdasıyla geziyor ve bu arada İran’a yönelik hasmane tutumunu Arnavutlara aşılamak istiyor ise bu yolun yanlış bir yol olduğunu bilmelidir. Müslüman Arnavutları seviyor ise onların kanına eli bulaşan bu adamlardan uzak durmalıdır. Bu benim kendisine naçizane tavsiyemdir.

Gönül isterdi ki, Şevki Hoca hakikat uğruna kellesini vermeye hazır Şevki Hoca olarak kalmış olsundu. Lakin hayat böyle, insanı evirip çeviriyor, kalpleri değiştiriyor. “Ey kalpleri İnkılab ettiren Rabbimiz! Kalplerimizi senin sözünde sabit tut.”


Not: Bahsi geçen yazılara şu linklerden ulaşılabilir:
Ey İran! Ne zaman mazlumların yanında olacaksın!?

Tiran’da Gençlik Buluşması

İDSB

4 Eylül 2013 Çarşamba

Ne zaman tatmin olacaksın Davutoğlu?

Gürkan BİÇEN

Bu ülkede mürekkep yalamış hemen herkes Ziya Paşa merhumun, “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”, dediğini bilir. İnsanın ortaya koyduğu eser ile aklı arasında doğru orantı kuran bu söze devlet ricali itibar etmiş olsaydı, eminim ki, bugün Dışişleri Bakanlığı koltuğuna yapışan Ahmet Davutoğlu  Malezya’da bir manav dükkanında karpuz satıyor olacaktı.

Tahran’da uluslararası bir konferans için bulunduğum bir sırada iki akademisyen ile aramızda Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik isimli kitabının anlamsızlığı üzerine bir saate yakın bir münazara geçmişti. Bu akademisyenler Davutoğlu’nun halen saçmaladığını kabul etmekle birlikte kitaba laf söylenmemesi gerektiğini savunuyorlardı. Kitabı üçümüzün de okuduğunda mutabık kaldıktan sonra kendilerine “Bir ülkenin dış politikasının temeli haline getirilen bir tezin/ kitabın sıhhatini nasıl kontrol edebiliriz?”, diye sordum. Belli ki, bu akademisyenler Davutoğlu’nun tezine can veren fikre, Türkiye’yi merkeze alma fikrine herhangi bir soru işaretiyle yaklaşmamışlardı. Bu akademisyenlere, Osmanlının Balkanlardan 1912-1914 arasında ayrıldığını, Arap coğrafyasına ise 1919’da veda ettiğini, yaklaşık 100 yıldır bu bölgelerde Türk hakimiyetinin olmadığını, geçen bu süre zarfında Balkan halklarının milli kimliklerinin Türk karşıtlığı üzerine kurulduğunu, Arap coğrafyasında da durumun farklı olmadığını, Türklerin kahraman olarak ilan ettikleri Osmanlı Sultanlarının birçoğunun (Başta Yavuz Sultan Selim gelmek üzere) Arap dünyasında katil olarak görüldüğünü (durum Balkan ülkelerinde daha da vahimdir), bugün Suriye’de hüküm süren rejimin Arap milliyetçiliğini temel alan bir politika izlediğini, Arap milliyetçiliğinin sadece Baas tarafından değil İslamcı görünen hareketler tarafından da kabul gördüğünü, bu bölgede hiçbir halkın Türkiye’yi çiçeklerle karşılamaya hazır olmadığını, Davutoğlu’nun hayal gördüğünü, tarih faktörünü göz ardı ettiğini, tezine/ kitabına dayanak olacak hiçbir saha çalışması sunmadığını, bu haliyle tezin kabul edilemez mahiyette olduğunu, akademik bir çalışma olarak görülse bile buradaki ana temayı doğrular mahiyette hiçbir bilgi/ delil olmaksızın bu tezin dış politikanın merkezi haline getirilmesinin büyük bir hata olduğunu, Davutoğlu’nun bu bölge açısından gelişmeleri okumakta malul birisi olduğunu, ne 2000 yılını ne 2006 Savaşı’nı ne de 2009 Savaşını değerlendirebildiğini, gerek bu kitapta gerekse başkaca yazı ve röportajlarında 2000 yılından önceye ait terminolojiyi kullandığını, Davutoğlu’nun bakış açısını anlamsız kılan birçok gelişmenin bu dönemde yaşandığını ve tüm bu sebeplerle Davutoğlu’nun bir Türk Kissenger’ı olmayı bırakın (Ben şahsen Kissenger’ı da bir katil olarak görüyorum) İsmail Cem bile olamadığını anlattım. Bunları söyleyenin sadece ben olmadığımı ispat sadedinden Herkül Milas’ın, Arben Xhaferi’nin ve İbrahim Cafer’in yazılarından da bahsettim.

Davutoğlu hayal ile gerçeğin sınırını bilmeyen birisi. Yine o, bir hayale sahip olmak ile bu hayali gerçek kılmak için girişilen mücadelede zayi olanların anlamını da bilmiyor. İsrail Shamir’in dediği gibi Davutoğlu Osmanlı dönemini uygulanabilirliği ispatlanmış ve bir kez daha uygulanabilir bir dönem olarak kabul ediyor ve bu çabalarını Sünni temelli Türk devletinin bölgedeki egemenliği için sürdürüyor. Davutoğlu için bu süreçte ölenlerin ne hayatlarının ne sayılarının bir önemi var. Ona göre, nihai iyilik tüm bu kusurları/ kabahatleri örtüp hakikati, Osmanlı dönemlerini hâkim kılacak.

Davutoğlu, mevcut ruh halini ve yanlıştaki saplantı derecesindeki ısrarını 13 Nisan 2013 tarihli Star gazetesine verdiği röportajda, şu sözlerle ortaya koyuyor: "Bu kitabın yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl sonra başbakan başdanışmanlığı görevine geldiğimde, iç tutarlılık ve ahlâkî sorumluluk açısından hayatımın en kapsamlı meydan okuması ve sınavı ile yüzleşmenin derin çilesini ve muhasebesini yaşamaya başladım. Bu meydan okuma, hem tarih boyunca birçok ilim adamı ve teorisyenin elde edemediği büyük bir nimet, hem de tarihin son derece hızlı aktığı bir dönemde, bu akışın coğrafî ve tarihî merkezinde bulunan bir toplumun ferdi olarak taşıması çok ağır bir yüktü. Stratejik Derinlik başlıklı tezin kitap olarak varlığı bu ağır yükün entelektüel zeminini oluşturuyordu. Okuyan muhatapların zihnine bir hitap olarak kaleme alınan bir kitap, bizatihi yazarı için bir yanlışlama/doğrulama cetveline dönüşmüştü."

Davutoğlu’nun tarih unsurunu, Türkiye’nin gerçeklerini ıskalayan tezi başından beri temelsizdi ve doğal olarak çöktü. Ancak bu çöküş Suriye ile değil 2009’daki Gazze Furkan Savaşı ile başladı (http://gurkanbicen.blogspot.com/2009/01/gazzede-ken-trk-di-politikasidir.html). Osmanlı geçmişine öykünen Davutoğlu tezini haklı çıkarmak için bugün Batı emperyalizminden medet umuyor. Bu haliyle o, egosunu tatmin etmek için kana doymak bilmeyen diktatörleri andırıyor. Verdiğimiz her kurban onun yanlışlama/ doğrulama cetvelinde bir çentiğe dönüşüyor.

Davutoğlu, lütfen bize söyle, senin egonu tatmin etmek için halklarımızın kaç kurban vermesi gerekiyor? Biz kendi ellerimizle sunağına getireceğiz onları, yeter ki sen tatmin ol.