Translate

17 Ekim 2007 Çarşamba

* LEYLA ŞAHİN DAVASI VE ANADOLU İNSANININ İNKİŞAFI


Nihayet sorunun sorulması gereken noktaya geldik. Leyla Şahin’i ve onu bu noktaya taşıyan ekibi sabır ve gayretlerinden ötürü tebrik etmek üzerimize bir borçtur. Zira süreci takip edenler bileceklerdir ki bu, son derece kıt imkanlar dahilinde yürütülen bir mücadeleydi ve bu mücadele ekibin “yolda dökülmemesi” ile tahmin edilen şekilde nihayete erdi. Refah Partisi davasının satır aralarını okuyanlar Leyla Şahin davasının bu şekilde biteceğini görüyorlardı. Doğru okumasını bilenler için bu davada yaşanan bir sürpriz yoktu. Teessüf ise Mahkeme’ye değil süreci bu şekilde yaşatarak Anadolu insanına bir hakikati göstermelerine sebep olanlara idi.

Leyla Şahin davası ile Türkiye’de hakim seküler hayat algılayışının Anadolu insanına vaad ettiği hemen her şeyin uzağına düştüğünü gördük. Seküler hayat algılayışının hayatın maddi karşılıkları açısından varolan gelişim çizgisinin çok uzağında bulunduğunu hepimiz biliyorduk. Ancak doğrudan kuramadığımız bağ, insana ilişkin hallerin hemen her çeşidinde seküler algılayışın getirmeye çalıştığını ileri sürdüğü “hak”, “adalet” , “insan onuru” gibi kavramların ihlalindeki durumun arızi bir hal mi yoksa seküler algılayışın bizatihi kendinden kaynaklanan bir çelişki mi olduğuydu. Bir başka ifadeyle seküler algılayış hakim olduğu Anadolu coğrafyasında kendi standartlarının dışında bir yolu mu izliyordu yoksa bu durum seküler yaklaşımların özünde var olan bir çelişkiden mi kaynaklanıyordu?

Leyla Şahin davası bu sorunun cevabını Anadolu insanı için kaçınılmaz bir şekilde gözler önüne sermiştir. Anadolu insanı, bin yılı aşkın sürede elde ettiği İslam Medeniyeti’nin ona bahşettiği “insan” ve “hayat” algılayışının hakim algılayış ile çeliştiği / çatıştığı her noktada hakim seküler algılayışın hayatın her alanında çağdaş uygarlıkların önüne geçebilmek için izlenmesi gereken yolun “seküler hayat algılayışı” olduğu çıkışı karşısında geri adım atmıştır. Ancak bu, 300 yılı bulan bir geri çekilmeden sonra Anadolu topraklarını var olabilmenin yegane unsuru olarak gören ve bunda da haklılık payı bulunan bir toplumun sabrına dayanan bir hareketten başkası olmamıştır. Bu dava ile Anadolu insanı, “var olma”nın ve “öne geçme”nin kendisinin dışındaki hiçbir şartta gerçekleşemeyeceğini iddia eden bu algılayış tarzını eklemlenmeye çalıştığı, kendini ait gördüğü sistem içinde sınamış ve bu algılayış tarzının tüm derecelerinin Anadolu insanına vaad ettiği şeyleri gerçekleştirmekten çok ama çok uzak olduğunu görmüştür.

Leyla Şahin davasından sonra seküler hayat algılayışının “var olma”nın ve “öne geçme”nin biricik esaslı unsuru / yolu /muharriki olduğunu söylemek abesle iştigal sayılmalıdır. Abesle iştigal etmek yerine “var olma”nın ve “öne geçme”nin Anadolu’nun İslam Medeniyeti ile gerçekleştirilmesi imkanlarının konuşulması gerekliliği bu davanın bizi getirdiği yerdir.

Soru şöyle: Anadolu insanının inkişafı için İslam Medeniyetinin araçları hangi düzeyde kullanılmalıdır?

Hiç yorum yok: